"Güzelle çirkini ayıran, insanın güzellik bilincidir"

Ssu Tso

...


"İnsanların çoğunun hayatlarında büyük işler yapabilecekleri

bir an vardır.

Bu, onlara hiç bir şeyin imkânsız görünmediği andır"


Henri Beyle Stendhal


.........

"İrade"

-II-

-Ayaklarınızı kaldırırmısınız

-"Patè de fois gras".

-?

-"Patè de fois gras" zihin açıklığı veriyormuş. Bir şey mi söylediniz?...

-Ayaklarınızı kaldırın da süpüreyim diyorum.

-"Sosyetenin tanınmış simalarından Dilküşadelerden Muhteşem Durmaz Öztalaneroğlu, 'Siti Prosperiti'de artık gelenek haline gelen iftar ziyafetlerinden birinde, üzerine 'patè de fois gras' sürülmüş ekmekle, kameralar karşısında orucunu açarken" böyle demiş. Ne dergisiymiş bu... "something mirror news" gibi bir şey herhalde. Bittimi?

-Bir saniye, elim değmişken kanepenin altını da süpüreyim...  "Daily Gossip" dergisini Türkçe olarak yayınlamaya başlamadan evvel çıkardıkları örnek sayı. Yolda okumak için yanıma aldığım dergilerin arasına karışmış.

-
"... Sonra da, etiyle balığıyla, baklavasıyla böreğiyle, pastırması çukulatasıyla, binbir çeşit yiyecekle kaplı masanın üzerine kusunca, altı süper yıldızlı otelin  ziyafet salonunu dolduran davetlilerin neredeyse tamamı"...

-Midem bulandı.

-Midesinin üçte birini lastiklemişler. Eskiden kesiyorlardı. Bu yeni teknik. Daha önce plastik şeritle kelepçeleme tekniği vardı... İftar ziyafeti sofrasında poğaça, çubuklu susam galetası bile varmış. Adı neydi çubuklu galetanın?...

-?

-Susamları siyahda olurdu, beyazda?

-Siyah olana çörek otu denir.

-?

-Bildiğimiz çörek otu... Tadı kekremsi...

-Sahi ya, öyle deniyordu... O daha güzeli. Peki, "Patè de fois gras" yediniz mi hiç?

-Çok lezzetli... Yalnız, ateş pahası...

-Sebep?

-Kazlara "özel beslenme programı" uygulanıyormuş, yemek uzmanları öyle diyor. Yumurtanızı nasıl isterdiniz?... N'oldu ki?... Komik mi?

-Ekran altı yazısı geliyor gözümün önüne...

-?

-"O artık forsa!"... Güzel mi?

-Umurumda değil. Nasıl istersiniz?

-Farketmez... Öbür odaları ben süpürürüm... İşte böyle elektrik süpürgesi gibi özel bir aletin hortumunu sokuyorlar kazın veya ördeğin ağzına... Hava basıncıyla üç-dört kilo kadar mısırı, buğdayı, arpayı, işte artık her neyse, pompalıyorlar midesine...

-?

-Çünkü hayvan doyunca yemez...

-Ama bu miktar çok değil mi?

-Ciğerin "çok lezzetli" olması için hayvanın "tüketmesi" gereken miktarla, doyduğu miktar aynı değil ki. Ağızlarda lezzete dönüşmek üzere bir günde yaklaşık olarak on kilo kadar hububatı sindirip ciğerlerinde yağ olarak depolamaları lâzım, fakat hayvancıkların çok lezzetli ciğerlere sahip olmak gibi bir meseleleri yok...ciğerleride dahil, organlarının fonksiyonlarını devam ettirmek, yaşamak için günde üç yüz, dört yüz gram yiyecek onlara yetiyor, doyuyorlar. Cidden?... Günde 300 gram yiyecek bir insanada yeter. Eğer vitamini, minerali, yağı, proteini dikkatle ayarlanırsa hayatınız boyunca günde yarım kilo besinle yetinebilirsiniz. Çinliler işte... biraz pirinç, balık, sebze, yaşayıp gidiyorlar. Soruyorum, hayati fonksiyonlarınızı sürdürmek için yeterli günlük besin miktarının 30 katını bir günde yiyebilirmisiniz?

-Sorusu bile insanın midesini kaldırıyor, elbette hayır.

-E, kazlarda yiyemez, yemek istemez... İşte elektrik süpürgesi gibi özel bir aletin hortumunu gastroskopi yapar gibi kazın veya ördeğin yemek borusundan sokup, insan veya hayvan, hiçbir canlının gönüllü olarak yiyemeyeceği toplam  bir aylık yiyecek miktarını, yaklaşık on kilo hububatı, hava basıncıyla hayvanların midesine pompalıyorlar. Adına "zoraki beslenme" denilen bu işlem, bir günde üç kere tekrarlanıyor. Bir günde midesine her seferinde üç dört kilo kadar hububatın pompalandığı üç seanslık "zoraki beslenme" işlemine maruz kalan hayvanın duyduğu fiziki acı, tahammül sınırlarının ötesinde...

-Fakat bu.

-Vahşet diyebilirsiniz... Hayvan acıdan uyuşuyor, yerinden kıpırdayamaz hale geliyor. Can çekişme olarak tanımlanan bu "hayat", hayvanın ciğerinin istenen ölçüde yağlandığına, lezzet kıvamını bulduğuna kanaat getirilinceye kadar sürüyor...

-Ne kadar?

-Aşağı yukarı 30 gün...Yani, ciğerini kanepe üzerine sürülmüş "Patè de fois gras" olarak "tüketirken" gerçekten "çok lezzetli" bulmanız, yaklaşık bir yılda yiyeceği hububat miktarının, kazın midesine bir ayda pompalanmasına bağlı... Günde yirmi pound hububat... "Gourmet"ler "lezzet"le ilgilidir, "hikâye"siyle değil. "Bir lezzet hikâyesi" işte... The downside.

-Buna işkence denmezde ne denir bilmiyorum.

-"Özel beslenme programı" diyorlar... Her yıl yüz binlerce kaz ve ördek üzerinde uygulanıyor. Yavrusu için gerekli süt miktarının 10 katını sağdıkları inekler ise, yerlerde sürünen göğüslerinin ağırlığından, verdiği ızdıraptan  yürüyemiyorlar. On yavru buzağıya yetecek sütle dolu göğüsler haliyle tahriş oluyor, mikrop kapıyor. Sürekli enfeksiyon... Bu da "süt hikâyesi"...

-Genetik manipülasyonlamı?

-Hayır, bu "süt inekleri" türün "ıslahı yoluyla" elde ediliyor. Bir ineğin vücudu, ikiz yavruya yetecek sütü yapabilir, fakat bir batında on yavru doğurmayan bu hayvanların, bir günde tek bir yavru için gereken miktarın on mislini üretecek bir süt fabrikası olarak yaratılmadıkları da besbelli...

Genetik manipülasyonla, "Belgian blue" adındaki türü yetiştirdiler. Bu hayvanların tabii ölçüler içindeki iskelet yapısı, genetik manipülasyonla normalden iki kat fazlasına çıkarılmış kas miktarıyla et dağına dönmüş gövdelerini taşıyamıyor. İskelet yapısı elvermediği için,  normal doğum yapamıyorlar, yavrular döl yatağı kesilerek çıkarılıyor... Zaten inek, sığır; "canlı hayvan"  olarak görülmüyorlar, adları "production unit"...bir çeşit "madde"... Bu da "et hikâyesi"...

-Fakat bu sayede yoksullar...

-Hangi yoksullar peki?... Bahsettiğiniz yoksullar on yıl evveline kadar ineklerini balıkla besleyen "et deposu" bir ülkeyken, bugün  "belgian blue" adlı "et dağları" ithal eden bir ülke konumuna yükselen Arjantin'de, annelerinin kollarında can veren aç bebeklermi?... Bu bebeklerin annelerimi?... Taşlıtarlanın çulsuzlarımı?  Bu tür genetik manipülasyonları "yoksulların kursağına hiç olmazsa et giriyor, bunlar olmasa çulsuzlar belki hiç et yiyemezlerdi" diye savunan medyanın mutlak liberalistler yiyor, yoksullar değil... Çulsuzları, yersiz yurtsuzları, "Belgian blue" etinden yapılmış leziz biftekler yiyerek, göğüsleri toprakta sürünen zavallı hayvanların yağı tadı yerinde sütlerini içerek kurtulmuş bir ülke yok...

Dünyada ve Türkiye'de, nüfusun büyük bölümü, toplam besin maddelerinin çok küçük bir bölümüyle yetinerek, yani açlıktan sürünerek, çöp tenekelerinde yiyecek arayarak hayatlarını "tüketirken", besin kaynaklarının çok büyük bir bölümünü kontrol altında tutan, "tüketen", paylaşmayan belli bir azınlık, bu bir türlü vazgeçmedikleri  "açgözlülük hakkı"nın hangi kutsal kitapta yazdığını, hangi bilimsel gerçeğe uyduğunu açıklamalı. Yaklaşanı, gerçeğin manipülasyonuyla durduramazlar. Dünya bitti, yalan sanatının bütün hileleri tüketildi.

-Çok "israf" ediliyor...

-Evet...Az evvel, bir başka konuyla ilgili olarak konuşurken, "kendimizle sınırlı olmayan sorumluluk duygusu"ndan bahsettik. Yani?

-O konu bitmedi değilmi?

-Aklımda. Zaten hepsi birbirine bağlı. Yani?

-Yani?

-"Çok lezzetli" bulduğunuz ciğer aslında "hasta"... "Özel beslenme programı" ise, "işkence"... Bir hastalık süreci... Yani, "lezzet"in diğer yüzünde "ızdırap" var.

-"Her şey birbirine bağlı", evet.

-Dolayısıyla, ekran başındaki izleyicilerin beyinleri de özel beslenme programıyla yağlandırılmış kaz ciğeri gibi. 

-?

-Kazın, ördeğin ciğeri "özel beslenme programı"yla nasıl yağlandırılıyorsa, onlarında beyni öyle dolduruluyor. Aksi halde, "Milli dava" Kıbrıs'ın milli dava olmadığına inanılmasına, buna mukabil, Kuzey Irak üzerinden Türkiye Cumhuriyeti topraklarının Yugoslavya gibi etnik parçalara ayrılmasına yol açacak etnik projelerin ise "milli dava" zannedilmesine bir açıklama getiremeyiz. Bir genel tespit olarak söylüyorum, yoksa müspet değişiklikleri görmüyor değiliz.

-Irak haberleri meselâ... Gerçi Irak tarafının görüşleri yine pek yansıtılmıyor fakat...

-Belki de seçimlerden sonra AB'ye göre bir ayarlamadır, bizimle bir ilgisi olduğunu sanmam, doğrular aylardır söyleniyor. Kastettiğim müspet değişiklikler başka... Bakalım devam edecek mi... Bir saniye.

"Utançtan öldü!...

Doktora gitmeyi reddeden..."

-...
Gerisini duyamadım... Ses de kayboldu.

-Akşamdan beri böyle...

-Tek bir uyduya ayarlayıp, sabitlemek lâzım. Neydi haber, siz duyabildiniz mi?

-"Utançtan öldü!...

Doktora gitmeyi reddeden kızın sivilcesi kangrene çevirdi, kız öldü"...
Bu kadar duyabildim.

-"Özel beslenme programı"ndan bir örnekti bu...Kız niye ölmüş, anlayamadım, ölümüyle ilgili belgede, ölüm sebebi olarak "utanma"mı gösteriliyormuş?...

-?

-Semantik...Kangrene çeviren "sivilce"mi, "utanma duygusu"mu?...Kız hekime mi gitmeyi reddetmiş, yoksa şu hekime değil de bu hekime giderim mi demiş?...

Hani "tercih hakkı"?...

-Anladım... Beğendinizmi yumurtayı...

-Biber tozumu koydunuz içine?

-Kırmızı pul biber serptim.

-Serptinizmi döktünüzmü?...

-?

-Semantik.

-Biraz döküldü işte.