"Sana Musa'nın kıssası erişti mi?"

 


"... 'Bir aylık uzaklığa korku salma kuvveti'... 'Ondan önce hiç kimseye verilmemiş beş şeyden biri'..."

 

"...Aklımda kaldığı kadarıyla tezahürlerinden biri de onu dinleyenlere nakledenin sözüyle 'harfine harfine hatırlandığı' belirtilerek naklolunacak cevabî rivayet olan yılın yaz ortasıydı. Ardından 'Bu terörist bir saldırıdır, korsanlıktır. Koalisyon adı altında yasa dışı bir grup teşkil ederek Irak'a saldıran teşkilâtımız üyesi ABD-İngiltere yönetimleri ile yanlarında yer alan diğerlerini kuvvetle protesto ediyoruz. Saldırgan yönetimler, gerekçesi aynı ülkeye yönelik 1/17/91 müdahalesininkinin aksine şeklen dahi hukuka uydurulması imkânsız olduğundan onaylamadığımız 3/20/2003 Saldırısı'nı  kalıcılaştırıp meşrulaştırmak sonucunu verecek yerel ve uluslararası hiçbir hukuki-kanuni düzenlemede bulunamazlar. Uluslararası hukukun sözleşmelerle tespit edilmiş genel ilkelerine bağlı BM teşkilâtı olarak Irak'ta muhatabımız meşru müdafaa hakkını kullanarak direndikleri bu saldırıyla görev yapması engellenmeye çalışılan üyemiz Irak Cumhuriyeti yönetimidir. BM Sözleşmesiyle bağdaşmayan 'yeniden sömürgeleştirme' maksadıyla Irak'a saldırı düzenleyerek uluslararası toplum önünde suçlu duruma düşen yönetimlerden saldırıya derhal son vermelerini, güçlerini hiç oyalanmadan 72 saat içinde kayıtsız-şartsız Irak Cumhuriyeti sınırları dışına çıkarmalarını, bu ülkede sebeb oldukları zararı -ödeme şekli ve süresi daha sonra karara bağlanmak üzere- tazmin edeceklerini taahhüd etmelerini, uluslararası toplum adına talep ediyor; gerekirse başvurulacak askeri seçenekle ilgili süreci başlattığımı hatırlatıyorum. Seslendirdiğim talepler, yasa dışı oluşumun ele başları ABD-İngiltere yönetimlerine uygulanacak askeri, siyasi, iktisadi yaptırımları görüşüp karara bağlamak üzere acil olarak toplanan genel kurulumuzdaki eğilimle örtüşmektedir: Medeni dünya, uluslararası toplum, 3/20 Terörist Saldırısı'nı düzenleyen yönetimleri Irak sınırları dışına çıkarmakta, sömürgeciliği bir fikir ve hayat tarzı olarak bu yüzyılın hemen başında zihinlerden kazımakta kararlıdır' benzeri bir çağrıda bulunması gerektiğinden; ama saldırı başlar başlamaz 'dakika geciktirmeksizin' almış olması gereken bu tavrı (Irak'a yönelik sözkonusu saldırıyı plânlayan korsan yönetimlerin haklı, Irak yönetiminin haksız, saldırının da gerekli ve kaçınılmaz olduğunu sandırmak için medyanın ve siyasetin kuklalarının insanların zihinlerini çoğunun asılsız oldukları kısa sürede ortaya çıkan yanlış bilgilerle 24 saat bombardıman ettikleri 3/20 öncesinde '...sorunların şiddet yöntemiyle çözülmesine ve her türlü savaşa karşı çıkan, hukuka bağlı, çağının tanığı, vicdan sahibi her aydın gibi elbette karşı olduklarını' açıkladıkları her seferinde '...ama Irak yönetimini de asla desteklemedikleri" cümlesini ekleyip aslında 'saldırının asıl maksadı'nı '...sorunların şiddet yöntemiyle çözülmesine ve her türlü savaşa karşı çıkan, hukuka bağlı, çağının tanığı, vicdan sahibi aydın görüntüsü'nü 'her türlü savaşa karşı olsam da sen yine de saldırıp sömürgeleştirmene...ama demokratik sömürgeleştirmene bak' anlamında pek örselemeden korumayı başararak benimseyenlerden biri olarak) alması da mümkün olmadığından, 'dünyada kitle imhâ silâhlarını en fazla üretip, en çok kullanan' ABD adlı kitle imhâ silâhları deposu uzak-batı ülkesinin 1980 Moskova Olimpiyatlarını boykotu ile Irak'a yönelik Ocak 91 Saldırısı'nın hukuken aynı olan gerekçelerini 15 aydır bir türlü hatırlayamayan BM Genel Sekreterinin Bush yönetimine '...Felluce'de askeri güç kullanmanın bütün Irak'ta direnişi güçlendireceğini, bu durumda Haziran'da egemenliğin devrinin zor olacağını' hatırlatmayı tercih etmesinin üzerinden aşağı yukarı bir buçuk ay geçmişti... Sayıları ve çoğunun nerede kuruldukları bilinmeyen Guantanamo Toplama Kampı benzeri toplama kamplarında, Bağdat'ta Ebu Garip'te, İncirlik benzeri işgal-terör üslerinde rehin tuttuğu mücahit yurtseverlere yönelik 'plânlı programlı yaygın uygulamalar' oldukları, bir yıl evvel 2003 Mayısında İngiltere'de, Kelly adında bir fotoğrafçı kızın 3/20 terörist saldırısına katılan İngiliz unsurlardan birinin bıraktığı filmleri banyo ederken farkedip haber vermesiyle duyuldukları günlerde itiraf olunan ahlâksızlıkları, 'uygar olmayan değerlere bağlı düşmanın direncini kırmak, konuşturmak için kültürel farklar dikkate alınarak oluşturulmuş yöntemler' olarak gören Bush yönetimi (işgali ad ve görüntü olarak pek benimsemeseler de Direniş'in zafer kazanmasını da siyasi-iktisadi değil sırf 'insani kaygı'larla, 'arkasından kaos çıkabileceği kaygısı'yla hiç mi hiç arzu etmeyen batıdaki 'muhalif çevreler'in ABD başkanlık seçimleri öncesine kadar yine 'insani beklentiler'le görmezden geldikleri) bu yöntemleri en fazla uyguladığı ülkelerden biri olan Irak'ta bugün 3/20/2003 sabahından daha az yasa dışı olmayan hukuki konumunu (sahip olmadığı Irak'ın egemenliğini, konumları 'sömürgeci koalisyonu' kadar yasa dışı kuklalara devretmek suretiyle) yasal kılacağı 'müsamere'nin bir perdesi olarak taşeron örgüt NATO'yla İslâmbol şehrinde bir gövde gösterisi yapmaya hazırlanıyordu... Bush-Blair teröristlerine bağlı düşman unsurların saldırıyla birlikte uygulamaya koydukları, 'kültürel farklar dikkate alınarak oluşturulmuş yöntemler'i 'duyduklarında şok olmayı' sırf 'direnişin söneceği demokratik beklentisi'yle 2004 yılı yazına kadar erteleyen; maksadını benimsemekle birlikte karşı oldukları 3/20 Saldırısı'yla ortaya çıkan işgalin adına ve görüntüsüne ilişkin vaktiyle bir benzeri Türkiye'de de sahnelenen 'demokrasiye geçme - işgali kalıcılaştırma - demokratik sömürgeleştirme' konulu kukla oyununu 'beklentileri karşılama yolunda olumlu bir gelişme' olarak gören batıdaki ve Türkiye'deki çağının seyircisi, hukuka saygılı aynı muhalif çevreler; sömürgeci koalisyonunun Irak topraklarından kovulmuş, Irak anavatanının özelleştirme adı altında özgürce yağmalanmasının durdurulmuş ve kuklaların tamamen kırılmış olacağı gün (sanki Irak halkı her yıldönümünde yediden yetmişe sokaklara dökülüp kutlayacağı tarihi bir zafer kazandığını hemen o gün unutabilirmiş, hatta unutması gerekliymiş gibi) Irak'ta 'bir kaos ortamı doğabileceği endişesi'ne öylesine kapılmışlardı ki, Haziran ayı sonunda perdelerinden biri İslâmbol'da, diğeri Bağdat'ta oynanacak iki perdelik 'müsamere'yi 'ABD'nin bölgenin kaderini çizmeye ne kadar kararlı olduğunu gösteren tarihi bir girişim' olarak propaganda ettikleri o günlerde, lâfa, 3/20 Saldırısına ve işgale direnme sözü verip, sözünü tutan meşru Irak yönetimini kastederek, 'Irak yönetimi katil' diye başlıyor; hemen arkasından, Türk milletini, stratejik düşmanın 'geleneksel müttefik', bütün Merkezdoğu'yu hedef alan saldırıya direnen gerçek müttefik Irak'ınsa gözü Türkiye'nin -Manavgat'ında değil- sularında fırsat kollayan, âdeta 'geleneksel düşman' olduğuna ikna etmeye çalıştıkları 1 Mart 'tezkere-paçavrası' günlerinde hangi endişeyle göremediyseler, 'iki perdelik müsamare'nin hazırlandığı günlerde de aynı endişeyle göremedikleri belgelerde (meselâ Iraq and Iran: Rush to Judgement. Richard Curtiss. Ekim 1988; A War Crime or an Act of War? Stephen C. Pelletiere. New York Times 31 Ocak 2003 ) Irak'ı tahteravalli demokrasisiyle yağmalanmaya açmamakta direnen Irak yönetimine tam da bu sebeble ABD-İngiltere-İsrail ekseni ve bu eksenin Ankara'daki kuklası vaktin Özal yönetimi tarafından, gelecekte Irak'a, Araplara karşı bir 'soykırım' suçu olarak kullanılmak üzere 88 yılından itibaren iftira olunmaya başlandığı dolaylı bir dille itiraf olunan Halepçe'den, iftiracıların klişe cümlelerini, 'He gassed his own people!' olduğu gibi tekrarlayarak bahsediyor; sonunda 'en iyi diktatörlüğün en kötü demokrasiden bile daha kötü' olduğunu tekerleyip, yine aynı endişeyle, 'İşgal sona ersin, ersin ama ya sonra?... ABD yenilirse, projesinin başarısızlığa uğradığı görülürse ne olacak?' diye soruyorlardı... Milli iradenin temsilcileri her kesimden mücahit vatanseverler, Merkezdoğu topraklarında yasama, yürütme, yargılama kuvvetlerini kendinde toplayan gerçek devlet olan Direniş'in kanun kuvvetindeki ikazlarına aldırmayıp suçlu duruma düşen sömürgeci koalisyonuna bağlı yabancı unsurlarla, mesleklerini alet ederek onlara hizmet edenleri artık resmi-sivil ayrımı yapmaksızın etnik kökenlerine bakmaksızın tevkif etmeye yine o günlerde başlamışlardı.

 

'Stratejik düşman'ın borazanı medya içindeki suçlu unsurlarsa, 'mutlaka ikna olunmaları, düzeltilmeleri' duasıyla Allah'a havale edildikleri ikazına rağmen dünyaya sömürgeci şeytan nazarıyla bakmak yanlışından kendilerini bir türlü kurtaramıyor, yasa dışı konumdaki sömürgeciliği ve kuklalığı meşru; meşru devlet olan Direniş'i ise yasa dışı olarak propaganda etmeyi sürdürüyorlardı. Tefsir kabiliyetindeki şeytani körleşme o raddedeydi ki, şeklî hukuk mantığıyla dahi haksız 3/20 Saldırısı öncesinde Bush-Blair teröristlerinin sık sık kullandıkları 'BM kararı olsun olmasın Irak'a operasyon düzenleyeceğiz; çünkü kaçınılmaz' benzeri açık tehdit ifadelerini, ekran başındaki izleyicilerde, sanki plânlanan saldırı 'yerine getirilmesi hukuken zaruri olması nedeniyle kaçınılmaz olan yasal bir operasyon'muş ve bu zarureti 'mülkü yağmaya açmayıp dünyanın dışında kaldığı için kavrayamayan' Irak yönetimine 'yasa dışı konuma düşmemesi için önceden son defa yasal bir uyarıda bulunuluyormuş' hissi uyandıracak şekilde; 'ABD Uyardı: Operasyon Kaçınılmaz!'... 'Bush'dan Saddam'a Son Uyarı: 48 saat içinde Irak'tan ayrıl!'... 'Teröriste Son Şans!' benzeri başlıklarla aktaran aynı unsurlar bugün sömürgecilere karşı meşru müdaafa halindeki mücahitlerin yayınladıkları herhangi bir bildirideki '... Düşmanla işbirliği yapmaktan kaçınılması ikazında bulunuyoruz. Mütecaviz sömürgeciyle işbirliği suçunu işlemeyi sürdürenler en ağır cezalara çarptırılacaktır' cümlelerini; 'tehdit' olarak algıladıkları 'cezalandırma'yı gerekli kılan nedenin 'işbirliği' olduğunun belirtildiği ikaz cümlesindeki 'ikaz'ı 'tehdit' yaparak, '...bildiride Iraklıların işbirliğinden kaçınması tehdidinde bulunuldu' şeklinde çarpıtılmış tek bir cümle halinde tercüme ediyorlardı. Bu şaşkınların dilinde her kesimden mücahit vatanseverlerin yasa dışı konumdaki sömürgecilerce rehin alınmaları 'tevkif  edilme', rehin alınan meşru Direniş mensupları 'mahkûm', kapatıldıkları toplama kampları 'tevkif merkezi', fakat Milli Kuvvetlere mensup direnişçilerin istilâcılarla kuklaları mahkeme etmek üzere tevkif  etmesi 'rehin alma...kaçırma', tevkif edilen düşman unsurlar 'Irak'ta görev yapan koalisyon askerleri....rehin alınan anlaşmalı sivil personel...kaçırılan rehineler' idi. Milli Kuvvetlere mensup haysiyet sahibi başı dik insanları hâlâ 'terörist', düzenledikleri operasyonları 'saldırı', sömürgeci koalisyonu'nu sadece 'koalisyon... Irak'ta görevli koalisyon...Irak'ta görev yapan ABD önderliğindeki uluslararası koalisyon',  3/20 Terörist Saldırısı'na karşı meşru Irak yönetiminin yanında yer alıp omuz omuza savaşmak üzere BM'nin görevlendirdiği bir 'uluslararası anti-sömürgeci koalisyon' olarak değil; fakat BM'nin, daha sonra kuklalığı kalıcılaştırma, meşrulaştırma faaliyetlerinde kendisine 'ABD tarafından rol verilmek üzere' karşı gibi görünüp seyirci kalarak yanında yer aldığı 3/20 Terörist Saldırısı'yla sömürgeleştirme görevini yerine getirmek için gelmiş bulunan 'ABD önderliğindeki bu yasa dışı koalisyon'un emrindeki 'kuklalar'ı ise 'Iraklı yetkililer' olarak anıyorlar; 'kararların talep olarak alenen dayatıldığı kukla-yetkili' görünümündeki 'Iraklı yetkililer'in 2004 Haziran ayının son günü bürünmüş sayılacağı 'nispeten kameraların görüş alanı dışında, tenhada dayatılan talepleri yetkili kurullarda görüşerek müspet cevap olarak karara bağlayıp bilâhare düzenledikleri bir basın toplantısıyla kameralar önünde kamuoyunu bilgilendiren bağımsız- kuklalar' görüntüsüne uygun; 'Iraklı yetkili ABD'ye sert çıktı: Operasyonları endişeyle izliyoruz!'... 'Waşington şokta!... Tokat gibi talep. Iraklı yetkili dedi ki; Operasyon yaparken bize de haber verin!'... 'ABD'den geri adım; Irak'ın iç işlerine karışmamız, dayatmada bulunmamız söz konusu olamaz. İç işlerine karışanlar, Irak'a saldıran yabancı teröristler. Biz iradelerine sadece saygılıyız. Hem henüz bir talepte bulunmuş değiliz dedi' benzeri ifadeler kullanıyorlardı. Kanaatlerine göre Iraklılar bu gazete başlıklarından, yorumlardan haberdar oldukça, görüntüleri izledikçe, Iraklı kuklaların kukla gibi görünseler de kukla olmadıklarını nihayet anlayacaktı. Hakikaten Iraklılar 'istilâcıların kalmayı talep eden değil, kalmaları talep olunan güç olarak artık yasa dışı güç konumlarının resmen sona erdiği' açıklamalarıyla bilgilendikçe 'Bu Iraklı yetkilileri 3/20'nin kuklaları diye biliyorduk, halbuki vatanperverlikte Kabil'li yetkililerden aşağı kalır yanları yok' diye düşünüyorlar; içlerinden '... En aşağı egemen Ankara yönetimi kadar yetkili insanlar, belli. Kendilerinden henüz bir talepte bulunulmadığını, bulunulduğu taktirde konunun yetkili organlarca duygusallığa kaçmadan en olumlu şekilde hassasiyetle görüşülüp, ülke çıkarları her zaman neyin yapılmasını gerektirmişse yine onun yapılacağını ifade ederlerken, fiziki varlıkları resmen yabancı istilâcılar olarak burada olsa da meşru olmayan resmi varlıkları yabancı istilâcı terörist güç sıfatıyla beraber bedenen buharlaşıp hemen hemen yok olduğu var sayılan güçlere nasıl da kafa tutuyorlar, şu buz gibi yüz ifadelerine, gergin vücut hareketlerine baksanıza'...diye geçiriyorlardı... Genellikle 'nedeni bilinmeyen bir sebeb olan olay'lar olarak ölümlerin arttığı; artan ölümlerin okurlara ve ekran başındaki izleyicilere 'neyin sebeb olduğu henüz kesinlik kazanmayan...veya tam anlaşılamayan...veya intihar amaçlı olduğu anlaşılan... veya intihar amaçlı olup olmadığı tam anlaşılamayan olay'lar olarak; meselâ, 'aklını kaçıran bir sivil toplum kuruluşu üyesinin sebeb olduğu... veya kapıldığı psikolojik rahatsızlığın sebeb olduğu... veya neden ateş aldığı henüz tam anlaşılamayan bir tüfeğin namlusundan çıkan mermilerin sebeb olduğu... veya bir arabanın sebeb olduğu... veya henüz kesinlik kazanmayan bir nedenle kendiliğinden infilak eden bir arabanın sebeb olduğu' olaylar olarak duyurulduğu günlerdi... Yetkililerin değil, yine ekran başındakilerin endişelerini yatıştırmak için araştırmacı-uzman İslâmologların her seferinde 'Hayır baş vurmaz'...'Baş vurmaz, çünkü inanan adam sevgi dolu ağaca benzer. Sevgi dolu bir ağaçta şiddet meyvesi biter mi? Bitmez. Bunun ötesi yok' diye cevaplayıp, 'vuranları' kınadıkları 'inanan adam şiddete baş vurur mu?' sorusunun tekrar tekrar sorulduğu işte o günlerden birinde; nakledenin hangi sebeble söylediği onu dinleyenlerce tam anlaşılamayan sözüyle, 'kayıp mezarın ürperdiği' 9 Haziran sabahı, vaizlerden bir vaiz, '...Şimdi bu ABD-AB türkiyesi kürdistanımı, ABD-AB kürdistanı türkiyesimi, İsrail-AB-ABD türkiyesinin kukla lâzistanı, kürdistanı, çerkezistanı ve benzerlerimi, yoksa AB-ABD-İsrail kürdistanının, lâzistanının, bizansının, pontusunun, ermenistanının anadolusu, trakyası, türkiyesimi olduğu anlaşılamayan, aynı tren katarı gibi say sayabildiğince karışık vaziyetin nerden çıktığı' sorusuna cevaben, '90'ların başlarında esas sömürgeciliğin kuşatması altındaki vatan topraklarında smokinle değil, bellerinde tabanca, üzerlerinde askeri kıyafetle dolaşan Irak yönetiminin bu görünümünü pek barbar bulan her kesimden Pentagon borazanlarına Memetçik gazeteci dendiğini' hatırlatıp; '... O zamanlar, Pentagon borazanı gazetecilerin yandaşlığını vurgulamak amacıyla Memetçik gazeteci derseniz, iki adın anlamlarını birbirine karıştırmış, Memetçik'le Rambo'yu aynı kaba koymuş olursunuz. Memetçik adı bir simge, menfi bir sıfat değil, onu harcamayın' ikazında bulunanlara; 'Kestirmeden gidiyoruz, böyle kolay oluyor' demişlerdi. 'Böyle kolay oluyor'... Böyle kolay oluyor ama o kestirme yolla öyle bir yere çıkarsın ki ya hedefi unutmuşsundur, ya da hedef seni. Her iki halde de asıl unuttuğun, hatırlayıp bulmak zorunda olduğun özün. İnsan yozlaşarak da değişir, tekamül ederek de. Hem sana hem kestirdiğin yola bağlı... Mehmetçik, esas sömürgeciliğe karşı savaşan bir mücahittir. Hayatına sinek kadar değer vermeyen sömürgeciye Kore Faciası'nda olduğu gibi canlı kalkan olursan, mücahitliğini yitirir, Mehmetçik olmaktan çıkarsın. Kendi vatanına rambolaşır, sömürgeci menfaatlerinin bekçiliğine koşulmuş bir unsur haline gelirsin. Mücahit olmayana Mehmetçik denmez. Adınız gibi bildiğiniz bu gerçeği unutmuş gibi davranmayın. İster asker, ister gerilla, ister milis; Irak'ta, Afganistan'da, Filistin'de, bütün cephelerde esas sömürgeciliğe karşı savaş veren herkes, asker-sivil ayrımı yapmadan Milli güçlere mensup birer 'mücahit', diğerleri rambodur. Her kesimden herkese nane şekeri reklâmını nasıl yapmışlar, 28 Nisan 96 tarihli gazeteye bakacaksınız. O zamanlar en çok o satardı...' diye öğütler verip, havadan sudan konular üzerinde daldan dala atlayarak konuşurken, dinleyicilerden bir askerin yönelttiği 'Peki inanan adam şiddete baş vurur mu?' sorusuna 'Her üç sabahta bir  aynı soru... Zamanında düşemezse çürüyecek olgun meyvaya ne lâzım?' cevabını verecekti de  '...Su olup ana rahmine yürümen, tohumun çatlaması, dünyaya doğman, bunlar hep... Kendine bir sor bakalım, başka nasıl söylenir?' diye soru olmayan bir soruyla terslemeye mi fırsat bulamamıştı bilinmez, görenler öyle söylüyor, meydanlardan süzülüp üç kapıya birden iniyor: Bir kışlaya, bir camiye, bir de okula... Ezeli cevabın gölgesi, ötelerden...ötelerin de ötesinden üç kere verilmiş Söz olarak tepeden tırnağa tek bir olmuş yalın silâh kapıda; 'İnanan adam şiddete en az Bush-Blair-Şaron yönetimlerinin hiç baş vurmayı istemeyip de baş vurmadıkları kadar baş vurmaz!'..."

 

Bu cümleler Büyük Merkezdoğu Bağımsız Devletler Topluluğu Projesi'nin nasıl gerçekleştiğini ilerde hikâye edecek olanların "sömürgeciliğin ve sömürge tipi 'yetkili-demokrasi'lerin, Afganistan'a ve Irak'a yönelik saldırılarla kesinleşen çöküşünü" anlatırlarken  "... '2003 yılı Mayıs ayında Direniş'in Taarruz Operasyonlarının genişletilmesi yaygınlaştırılması kararını açıklamasıyla birlikte gözle görülür bir hal alan esaslı tezahürleri Büyük Merkezdoğu Bağımsız Devletler Topluluğu tarih sahnesinde yerini alana kadar ardı ardına patlak vermeye devam edecek bu zincirleme çöküşün kaçınılmazlığı' Kuzey Atlantik Terör Organizasyonu'nun İslâmbol şehrinde bozgunla sonuçlanacak gövde gösterisine teşebbüs ettiği o günlerde bir daha te'yid olmuştu" tespitinde bulunmak üzere Haziran Ayı başında hatırladıkları...

 

"İçimden bir ses, 'Yapış' diyor yakalarına herhangi bir yıldönümü kutlamasında; törenin, programın, canlı yayının tam o anında"... Bu, "Waşington'dan ellerine Milli Kuvvetlerle bağlantıları olduğunu gösteren bir son dakika istihbaratı ulaştığı" gerekçesiyle bazı Türkiyeli yetkililerin üstünü başını arayıp, ellerine bakan; Türk Silâhlı Kuvvetleri ve polis içindeki mücahit vatanseverlerin taarruz operasyonu düzenleyeceği korkusuyla, bazı görevlileri yan odalara kapatıp, "Biz de polisiz, kardeşiz, hem 50 yıllık geleneksel müttefikiz, yakışmıyor ama..." diye acı söylemlerde bulunmalarına hiç aldırmadan, külotlarının içine, atletlerinin kıvrımına varıncaya kadar didik didik patlayıcı madde arayan, pantolonlarının paçalarını, ceketlerinin astarlarını dikişlerinden çatır çutur ayırıp gizli suikast silâhı var mı diye bakan Amerikalı teröristleri "Hemen her Amerikalı gibi yanlarında marihuana adlı ot bulundurdukları" ihbarı aldıkları gerekçesiyle niye yaka paça yan odalara sürüyüp üzerlerini araştırmadıklarını; yola bir mücahid fert olarak çıkanın resmi altına, duvar dibine dal yaprak sıralayıp, saç diplerine silâh kabzası yardımıyla tek tek bakıp uyuşturucu madde aradıktan sonra, kamuoyunu, "Haklarında Irak'taki yabancı teröristlerle, yani Amerikan, İngiliz ve diğer sömürgeci teröristlerle bağlantıları oldukları yönünde, Irak, Afganistan devletlerinden, yani Direniş'ten ulaştırılan kuvvetli bir istihbarat bulunan şüpheliler, Milli Kuvvetlere mensup özel operasyon timleri tarafından düzenlenen 'Köpek balığı Operasyonu'yla dakika yitirilmeksizin derdest edilip, Uluslararası Kızılay Teşkilâtı görevlileri tarafından belli aralıklarla tekrarlanacak sağlık kontrollarının ilki yapıldıktan sonra, delilllerin toplanması işlemi tamamlanana kadar kalacakları bir 'tevkif merkezi'nde emniyet altına alınmışlardır. Terör zanlılarından, haklarında ayrıca HIV taşıyıcısı oldukları cihetinde bir son dakika ihbarı alınmış olunanlar, sevkedildikleri tam teşekküllü Devlet Hastanesi'ndeki tahlilleri tamamlanır tamamlanmaz nerede olduğunu sömürgeci terör zanlılarının can güvenlikleri bakımından gizli tuttuğumuz aynı tevkif merkezinde gözetim altına alınacaktır" açıklamasıyla niye bilgilendiremediklerini yüksek sesle sorduğunda "hortlak" görmüşe dönüp yanından kalkarak iki sıra öteye, sonra kompartımanın en ucuna uzaklaşan "polis yetkilisi" arkadaşının ardından "Bir terör örgütü kongre toplama bahanesiyle İslâmbol'u rehin alıyor; Afganistan'da içinde Karzai kuklası bulunan dar bir üçgene sıkışmış vaziyette çırpınan örgütün aynı üçgende temsilciliğini yapan şahıs elini kolunu sallaya sallaya dolaşıyor, sen seyrediyorsun. Senin gibi polis yetkilisi olacağına hiç olmasın daha iyi" diye seslenip, kompartımanda yolcu olarak bulunan ekran başındaki izleyicilere, "Öyle değilmi anti-statükocu dinamikler? 'Hayat süren leşler!' sizi" diyerek vaziyeti yüzlerine olduğu gibi el eden Milli Güçlere bağlı, gerçek bir polis... Aksi hattaki tren henüz kalkmış ağır ağır önünden geçerken, ona pencereden eliyle bir nevi uğur işareti yapan çocuğun buğulu cam üzerine sonunda ünlem işaretiyle kocaman bir "1922 Kasım Ayı" yazdığı o yağmurlu Nisan gününden beri, ne zaman trene binse, kulağına trenli türküler çalınsa, bir istasyon görse, lâf arasında "istasyon, tren" kelimeleri öylesine kulağına çalınsa, 1922 Kasım Ayını hatırlayıp, bütün vücudu dayak yemişten bin beter bir hisle seğirmeye başlayan, "Hani Kavurucu Bir Yaz Olacaktı? Hani Cayır Cayır Bir Yazdı? Pöh!" başlıklı yazısıyla meşhur uzman araştırmacı o gece ekranda "...yüzleri soğuk olduğundan ulu orta konuşulamayacağı"ndan bahsederken "...'yolda yürüyen adamın cebindeki çakmağın markası okunacak şekilde uzaydan resminin çekildiği, adamların yüz yıl sonrasını bile şimdiden plânladığı, teknolojinin akıl almaz boyutlara ulaştığı, herşeyin uluorta konuşulduğu bu iletişim devrinde'... hangi zıt kavramlar, hangi aynı hadiseyle ilgili olarak, aynı uzman araştırmacıların dilinde, vaziyete göre, bir günden öbürüne, hem modası geçmiş sayılırlar hem de buz gibi var"...soru olmayan sorusu aklına geldiği anda aynı polisin duvarda gördüğü: "Hâviye istikametinde baş aşağı dağılma konumundaki ABD'nin umduğunu bulamadığı İslâmbol şehrinde tertiplenen örgüt toplantısından sonraki aylardan birinde, bir yıldönümünde, belki Uday-Kusay Kardeşlerin, Uday'ın 14 yaşındaki oğlu Mustafa'yla birlikte şehadete ulaştıkları Temmuz ayında, belki Ağustos günlerinde, kimbilir, Eylülün birinde... Bakırköy Meydanında, belki İzmir Konak'ta, belki Ankara'da yakalayacağım düşmanı 'tevkif merkezi'ne götürürken canlanacak olan, aynı 'eski masal'ın acı hatırasıydı: Bu defa sömürgeci soracaktı; 'Is this civilization?' Onların diliyle 'Yes!' cevabını verecek ve yüksek sesle ekleyecektim; 'terbiye-i nâs ve icrâ-yı nizâmât' ... 'usûl-i me'nûsiyet'..."... Kahvesini içerken hayranlıkla şahid olanın yıllar sonra "köylü memleketin efendisidir" sözüyle hatırlayacağı sahnede, bir çay içmek için girdiği kafetaryadan onu atmak isteyen tuzukuru takımını, sopasını başları üzerine şöyle bir havalandırıp, "Siz kim oluyorsunuz! Bulgaristan benim alın terimle doyuyor, vatanı koruyan benim tüfeğim!" diye bağırarak sindiren köylünün torunu Bulgar askeriyse, artık Irak'ta hangi yana baksa, ona rüyasında, "Irak'ın sırtında hançer olanın sonu korkunç olur evlât. Direnişin yanında yer al, silâhını sömürgecilere çevir. Vatanına dön" diye nasihat eden dedesinin hayalinin canlandığı "eli tüfekli adam"ın resmini görüyor: Koalisyon halinde saldıran kuklaların kuşattığı dede, kimi gulyabani cücesine, kimi cadaloz bacağına benzeyen vantuz dudaklı sömürgen kuklaları 90 yıllık sopasıyla "Bu İsa aşkına!... Bu Hz.Musa aşkına!... Bu da Resüller Resülü Hz Muhammed aşkına!... Allah en büyük!" diye bağırarak indirdiği üç darbeyle keenlemyekûn yerle bir edip, hatırlatıyor: "Irak'ta da!"... Çocukluğu boyunca, İncirlik adlı-işgal-terör üssünden havalanıp, Irak hava sahasına izinsiz olarak giren düşman uçaklarının, Irak'taki tahıl depolarını, ambargo etkili olsun diye değil, "kitle imhâ silâhı saklamak için gizlice inşa edilmiş gizli depolar olduğu yönünde istihbarat bilgisine dayanarak"; ekin tarlalarını, tahıl henüz tarladayken tahrip etmek maksadıyla değil, fakat vakti gelmiş ekinlerin görüntüsü, "altında Irak yönetiminin gizli depolara taşımaya fırsat bulamadığı kitle imha silâhları bulunan bir çeşit kamuflaj örtüsünü andırdığı için, istemeden yanlışlıkla";  meyve bahçelerini, "ağaç kümeleri bir an için gizli depolara uzun menzilli füze taşıyan Irak ordusuna ait kamyonlara benzetildiği için, yanlışlıkla istemeyerek"; arabaları, "camdan yansıyan güneş ışığına aldanıp bir an için radar zannederek kendilerini tehdit altında hissetmelerinden ötürü, kazara"; çobanları, köylüleri boş bira tenekesine benzetip, kompüter oyunu oynar gibi, keyif için değil, "uçakları görünce birden sağa sola kaçışarak şüpheli hareketlerde bulundukları için, saldırı niyeti taşımayan savunma güdüsüyle" bombaladıkları haberlerini dinlemiş asker; şehadet operasyonuna şahlanıp düşmana ilk esaslı darbeyi indiren Mücahit Mehmetçik olarak tarihe geçecek askerin kendisi olduğundan habersiz... Subay ya da er, şehadet operasyonuna şahlanıp düşmana ilk darbeyi indiren Mücahit Mehmetçik olarak tarihe geçecek askerin çocukluğu boyunca dinlediği haberleri tek tek hatırlayansa, "Irak'ta geçici hükümeti belirleyecek BM elçisi Brahmi, az önce yaptığı açıklamada, '...Eğer Iraklılar 30 Haziran sabahı kalktıklarında Amerikan askerlerinin'..." diye başlayan "bir son dakika haberi"nin ilk cümlesinin ortasında birden durup, "...Afedersiniz, baştan okuyorum: 'Yıkılıp yeniden yapılandırılma sürecindeki BM'nin ABD sınırları içinde yönetimi ele almak üzere mücadele eden anti-sömürgeci Amerikan Direnişi'yle görüşmelerde bulunmakla görevlendirdiği geçici Uzakbatı temsilcisi Huntington, az önce yaptığı açıklamada, 'Eğer Amerikalılar arasında hâlâ 'Şükran Günü' sabahı kalktığında Arap askerlerinin buharlaşacağını zanneden tuzukuru bedbahtlar varsa, yanılıyorlar' dedi. Havaalanında uçaktan iner inmez yaptığı ayaküstü değerlendirmede, Merkezdoğu düzenli-gönüllü ordularının, 'kaos ortamı sona erene, Amerikalılar İlâhi esaslara ters düşmeden kendilerini yönetmeyi öğrenene kadar bu ülkede kalıp, Amerikan Direniş Hareketi'nin yanında mücadele etmeye devam edeceklerini' belirten Amerikan asıllı Huntington, topluluğun 1.dönem başkanı Irak'ın teklifi üzerine İslâmbol'da bir araya gelerek uluslararası toplum ve dünya barışı için bir çıbanbaşı teşkil eden Uzakbatı bölgesinin geleceğini belirleyecek yol haritasını görüşüp, ana hatlarıyla masaya yatıran Büyük Merkezdoğu Bağımsız Devletler Topluluğu devlet başkanlarının zirvede bu yönde sergiledikleri kararlılığa dikkat çekerek, mücadelenin, 'Her türlü demokratik inancın serbest olup hiç kimsenin demokratik inancına karışılmadığı; İlâhi esaslar üzerinde liberal yağmacı tahakküm kurmamak şartıyla kişinin demokratik inançlarının gereklerini kolayca yerine getirdiği; demokratik törelerine bağlı olanların duygularını rencide edici aşırı uygulamalardan sakınıldığı; demokratlığın, demokratik inanç adı altında körpe dimağlara aşılanan demokratik hurafelerden arındırıldığı; demokratik göreneklerle İlâhi esaslar arasında ikame ilişkisi bulunmayıp, demokratlığın görüntü değil, karar almayla ilgili bir davranış alışkanlığı olduğunun anlaşıldığı bir İlâhi özgürlük rejimi kurma mücadelesi olduğunu' söyledi... 'Sorunlu Bölge Uzakbatı'ya dönmeden evvel bir dizi resmi temaslarda bulunmak, Felluce'de ki Zafer Âbidesi'nin açılışına katılmak üzere geldiği Irak'ta Devlet Başkanı'yla bir görüşme yapması beklenen tecrübeli diplomat, İslâmbol  bildirisindeki, '...ibret teşkil edeceğinden, Irak'a ödenecek tazminat için oluşturulacak fona ABD-İngiltere sınırları dahilindeki petrol yataklarının mutlaka dahil edilmesi gerektiği... Kuveyt'in Irak anavatanının bir parçası olduğunu Kuvey'te yaşayan Araplar kabul ettiği için plebisitle zaman kaybetmeye lüzum bulunmadığı' görüşleriyle mutabık olduğunu, halen üzerinde çalışılan kuruluş sözleşmesinin ilk maddesinde sömürgeciliğin enkazı üzerine kurulduğu vurgulanan gerçek BM'de, Kuveyt'in Irak anavatanının parçası olduğunu tanıyacak bağlayıcı bir karar alınacağını tahmin ettiğini açıkladıktan sonra, bu ihtimalin derecesini soran gazetecilere 'kuvvetle muhtemel' cevabını verip, Uluslararası Saddam Havaalanı'ndan ayrıldı" şeklinde düzelterek, ekran başındaki izleyicileri "Gözleriniz fincan gibi açıldıysa, bu okuduğum haberin öbür türlü benzerlerini her gün haber bültenlerinde seyrederek, internet haber sitelerinde okuyarak huzur içinde uyumaya alıştığınız için. Sizlere, 'derimizi tamamen mi değiştirsek... Ah, bari tam düzeltseler!' feryadıyla sağa sola kaçışan haşerat muamelesi yapılsın, sizler de onlara şükran hisleriyle dolup taşın diye Merkezdoğu'da değil, kasten dünya dışında yaratılmış bir bataklıkta yaşadığınızı telkin eden öbür türlü benzerlerine müptelâ olmaktan kurtulursanız, huzur sandığınız uyuşma halinden uyanıp, ayağa kalkmak zorunda kalacağınızı anladığınız için. Öyle olmadığını idrak ederseniz aklınızı kaçıracağınızı sandığınız; ABD'nin 'tanrı' bu 'tanrı'nın da haşâ Allah olduğu hurafesiyle uyuşmadığı için. 'Veba mikrobundan daha tehlikeli iftira basilleri'nin geçtiği, geçeceği bütün yalan haberleri, şu kâğıt parçasını yırttığım gibi, yırtıyorum. Medya afyondur, yutmayın" ikazında bulunacak gerçek bir haberci...

 

"...Dinleyeceksiniz.... Milletin mülkünü yağmacıya teslim etmek yok. Asıl sahibi Allah olan mülk, kılıcındır; gerekirse kır, fakat yağmacıya teslim etme. Petrol, koy, sahil...su, ağaç, çay, dağ... yağmacıya, mülkün katresi bile çok. Milli Kuvvetlerin bu anlayışla taarruz operasyonları düzenlediği Irak ve diğer cepheler bir model. Allah'ı hoşnut edecek, sözün icabını yerine getireceksiniz. Veya... Madem ki 'orman kanunu' mevcut haliyle esas, madem ki  güçlü olduğun kadar haklısın, o halde bu kanunun bir de hukuku, dolayısıyla tarafları olduğunu anlayıp, içtihad haline getirelim, 'söz'le 'fiil' arasındaki uçurumu kapayalım. Başta BM Teşkilâtı olmak üzere, uluslararası hukuk kuruluşları, 'terörizmle savaşıp, demokrasi götüren' tarafın yanında yer almayı sürdüreceklerse, yanında yer aldıklara tarafın ağzıyla tarafsızlık yapmayı bırakmalı, taraf tuttuklarını gizlemeye çalışmamalı. Evvelâ, bütün dünyada savaş halinde bulunan iki taraf olduğunu; bunlardan birinin, taleplerine boyun eğmeyen devletleri, siyasi hareketleri, devlet başkanlarını, liderleri, kısaca herkesi, bütün kuruluşları 'terörist... terörist devlet...potansiyel terörist' olarak adlandırıp 'Terörizmle Savaş' adı altında saldırılar düzenlediğini; diğer tarafınsa, taleplerine boyun eğmediği için saldırılarına maruz kaldığı saldırganın 'asıl terörist... terörist sömürgeci' olduğunu haklı olarak tespit edip, 'Terörist Sömürgecilikle Savaş' yürüttüğünü reddetmekten vazgeçecekler. Bu gerçeği kabul ettikten sonra, BM Genel Kurul'unun 13 Kasım 81 tarihli kararında varlığını kabul ettiği 'önceden tasarlanmış saldırganlık fiili'ni işlemeyi, şimdiye kadar zaten yanında yer aldıklara tarafa bahşedilmiş bir hak olarak gördüklerini açık yüreklilikle itiraf edecekler. 'Niyet'le 'fiil'in, kalple akılın bütünleştiği idrak derecesini kastediyorsak, samimiyet budur. Irak'ın 1990 yılı Ağustos ayında Kuveyt'i fethetmesi misalinde olduğu gibi, şeklen haksız özde haklı, dolayısıyla büyük ölçüde haklı olunduğu durumlarda 'hukukun üstünlüğünü esas alan tarafsızlığını' hatırlayıp, kendi bayrağı altında müeyyide uygulayan, fakat ABD-İngiltere yönetimlerinin aynı Irak'a yönelik, hem şeklen hem öz olarak, dolayısıyla kesinlikle haksız 3/20 Saldırısında hukukun üstünlüğünü unutup saldırıyı kolaylaştıran bir politika izleyen başta BM Teşkilâtı olmak üzere, uluslararası hukuku temsil makamında olan kurumlar, BM Ana Sözleşmesi ve temel kabul edilen diğer önemli sözleşmeler, haklı-haksız çoğu durumda, hele müeyyide uygulamak gerekiyorsa daima belli güçlerden yana tavır alan iki yüzlü paravan örgüt-paravan sözleşme-bahane hukuk durumuna düşmekten ancak böyle kurtulabilirler. Hangi tarafın yanında yer alıyorsan al, fakat gizleme... Orman hukukunda menfaatlerini kuvvet kullanarak kabul ettirmek, sadece taraflardan birine, terörist sömürgeciliğe bahşedilmiş bir hakmış ve ormanda yaşayan diğerlerinin hakkı hep altta kalmaya mahkûm bir durumda yaşamakla sınırlıymış gibi feryad edilmesi ahlâka aykırıdır. Orman hukuku, bu hukukun kanunları, ormanda yaşayan her canlı için, ormanın bütün köşelerinde geçerli: Evi başına yıkılan, ocağı söndürülen; yarın evini başına yıkar, ocağını söndürür. Dünyanın öbür tarafından gelip, bir devlet başkanının evini barkını dağıtıyor; evlâtlarını şehid edip, kendisini rehin alıyor, bilinmeyen bir yerde zindana atıyor... Aynısını karşı taraf yaşamadıkça İlâhi Adalet hissinin sükûn bulacağını zannetmem... Veya... Haberler, katılanların belli bir siyasi tercih lehinde dolaylı, dolaysız propaganda yaptıkları, psikolojik savaş yürüttüğü 'propaganda-tartışma programları' değil. Haberler, hadiseyi haber veren cümlelerle propaganda-ajitasyon yapılan, beyin yıkama bültenleri olmaktan mutlaka çıkacak... Onları bildiği yoldan mutlaka ikna etmesi dileğiyle Allah'a havale olunduklarını duymayan mihraklara bütün kuvvetinizle yardımcı olun ki, televizyon-radyo-gazete haberlerini hazırlayanlar, 'ABD önderliğindeki uluslararası koalisyon sözcüsü, saldırıya uğrayanların Iraklı, saldıranların yabancı teröristler olduğunu açıkladı' benzeri cümlelere yer verdikleri haberin sonuna 'Bir yanlış anlamaya fırsat vermemek için, haberde kullanılan 'uluslararası' ifadesinin; uluslararası medyada ve yetkililerin dilinde ABD önderliğinde uluslararası koalisyon olarak adlandırılan güçlerin Irak'taki varlıklarının uluslararası hukukun sözleşmelerle kabul edilmiş prensiplerine ve geçerli temayüllere göre meşru olduğu anlamına gelmediğini; aynı prensiblere ve temayüllere göre, bu güçlerin Irak'ta, onlara karşı İstiklâl Savaşı verilen gayrı meşru yabancı istilâcılar konumunda olduklarını izleyicilerimize hatırlatırız. Hâlen nerede oldukları bilinmeyen bir yerde rehin tuttukları Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin ve Irak Hükümeti üyelerinin görev yapmasını cebren engelleyen ABD-İngiltere yönetimleriyle, yanlarında yer alan diğer yönetimler, aynı prensiplere ve temayüllere göre uluslararası terörizm kapsamına giren saldırıyı, hatırlanacağı gibi 2003 yılı Mart ayında düzenlemişlerdi' diye not düşmeyi unuttuklarını hatırlasınlar, dillerini düzeltsinler. Hadiseyi haber verirken...yorumlarken değil, haber verirken, o bölümün içine, haber başlığına, 'o senin propaganda faaliyetin' olacak cümleler karıştırmadan, kelime sıkıştırmadan olduğu gibi, onların tabiriyle 'duvar gibi suratla' kupkuru ver; bir siyasi propaganda faaliyetiyse, öyle olduğu gizlenmeksizin yapılması gereken hadisenin yorumuyla -  haber verilmesi arasındaki çizgiyi görünür hale getir: 'Irak'ın Yeni Başbakanı'na Ankara'dan Tam Destek!'... Kukladan kuklaya oyununun meşru; kırık dökük kuklacıkların Irak'ın yeni başbakanı, bakanları olduğunu sana kim söyledi, Irak halkı mı, elçilik yemeğinde bilgilendirilen Ankaralı yetkililer mi?... Hutbenin sonunda yine döneriz... Lâflarını bitirirken 'İşgal sona ersin, ersin ama ya sonra?... ABD yenilirse, projesinin başarısızlığa uğradığı görülürse ne olacak?' diye soran olursa; '... 'Sen hiç, eğer ABD yenilirse, projesinin başarısızlığa uğradığı görülürse ne olacak?' diye canını sıkma. ABD'nin yenildiği, ezelden galip esas projenin yoluna devam ettiği ortaya çıkmış olacak. ABD projesinin çoktan uğradığı başarısızlığın nihayet görülmesiyle, ABD'nin kader çizen değil, kaderi çizilen olduğu da farkına varılmış olacak' cevabını verirsiniz. Sömürgeciliğin Irak topraklarından son zerresine kadar kovulmuş, Irak anavatanının özelleştirme adı altında özgürce yağmalanmasının durdurulmuş, kuklalığın tamamen kırılmış olacağı gün; tam o anda, ABD projesinin çoktan uğramış bulunduğu başarısızlığı nihayet görecekleri bir resim; o güne kadar inkâr ettikleri başarısızlığı nihayet gördüklerini - anladıklarını, onlara bütün Irak sathında itiraf ettirecek bir başarı resmi belirecek: İlâhi iradeden aldıkları güçle mücahitleşerek istilâcıları Irak topraklarından kovma, yağmayı durdurma, kuklalığı tamamen kırma başarısını gösteren meşru yönetimin en yüksek makamıyla, tüfekle düşman uçağı düşüren köylünün kucaklaşıp, kutlayacağı bir Büyük Zafer resmi... İşte size gümbür gümbür yaklaşan kaos ortamı!... Başlattığı savaşı kaybedeceği ezelde karara bağlanıp mühürlenen Şeytan'ın aldatabildiği müddetçe âdemoğlunun nazarında olduğu gibi görülmesini perdelediği mağlubiyetini böylece sonunda başarıya çevireceği kuruntusu içinde sürüklendiği kat'i mahvın olduğu gibi görüleceği o an, nasıl ki bütün debelenmelerine rağmen giderek belirginleşiyorsa; Irak anavatanını ur-sermaye için yağmaya açık özel doğal park haline bozacak sömürge tipi demokrasi hastalığı mikrobunu bulaştığı yerde urlaşmasına fırsat tanımadan ezen mücahit Irak'ın hafızasını kukladan kuklaya oyunuyla silme teşebbüsünde çoktan uğradıkları başarısızlığı, kuruntudan ibaret aynı şeytanî beklenti içinde henüz itiraf etmemiş olma 'başarı'sıyla görünmez kıldığını sanınca, herkesin de öyle sandığını zanneden sömürgeci düşmanın mahv anı da öyle belirginleşiyor. Kukladan kuklaya oyunu, dilleriyle örtmeye çalıştıkları Allah'ın giderek daha kuvvetli vuran ışığı altında renk renk, biçim biçim debelenmeye dönüşüp, şehir şehir ölüyor. Resim içinde resim; tek bir resim. Bu, ABD'nin kaosu; kaos ABD içinde... Akıl yürütürken dikkat edeceksiniz. Maksadı benimsenen bir saldırıya karşı olmak ne kadar mümkünse, o saldırıyla ortaya çıkan işgale, meselâ, 'Iraklılar meşru Irak yönetimini unutana kadar, ABD'nin projesi başarısızlığa uğramasın, başarısızlığa uğramış sayılmasın' diye bilinçaltında hesaplar yaparak karşı çıkmak o kadar mümkündür. Meşruiyetini 3/20 Saldırısı'na ve işgale direnerek ispatlayıp, pekiştiren yönetimin Irak'ın meşru yönetimi olduğu gerçeğini unutursanız, meşruiyetini 3/20 Saldırısı'na ve işgale direnerek ispatlayıp, pekiştirmiş bir yönetimin aynı işgale yediden yetmişe mücahidane direnen Irak'ın kalbinden çıkarılamayacağı gerçeğini hissedip anlayamaz; meselâ, 2003 yılı Eylül ayı sonunda Batman'da bir toplantıda konuşan Almanya Federal Parlamentosu Dışişleri Komisyonu Başkanı zat gibi, 'Amerikan işgaline karşıyız, ama ABD Irak'ta başarısızlığa uğrarsa bölge büyük zarar görür' anlamında lâflar etmeye başlar; belirtileri Avrupalı okumuşlarda görüldüğü üzere, ABD'nin 'Irak'ta yenilirsem, Avrupa'da yenilmiş olur. Dünya mahvolur, uygarlık biter, 60 yıl önce seni ben kurtardım' propagandasına kapılıp, bilinçaltında öbür türlü kaos korkusuyla endişelere garkolur, sonra da gazeteci Fisk gibi soykırım edebiyatı yapmaya, meşru yönetimin direnmediğini iddia etmeye, meşru Irak yönetimiyle Irak'ı birbirinden ayırmaya, bölmeye kalkışırsınız... Irak halkı, nasıl diyorlardı, hafızaları silinip, programlanan türden 'ekran başındaki izleyiciler'mi ki Irak yönetiminin 91 Saldırısı'ndan beri direndiği aynı düşmanın 3/20 Saldırısı'na da direnerek sözünü tuttuğunu unutmuş olsun?... Hatırlayalım; 1920'lerde İslâmbol'da, 1970'li yılların sonunda Afganistan'da, 2003 yılı Mart'ında Irak'ın kuzeyinde ve Ankara'da olduğu gibi sömürgeci düşmanı istilâya davet eden, cesaretlendiren, onları çiçeklerle karşılayıp, beraber hareket eden hükümetler, muhalif  hareketler, devlet örgütleri, ister mevcut belli bir sistem içinde yasalara göre meşru seçim yoluyla, ister belli bir sisteme son veren devrim hareketiyle yetkilerini almış olsunlar, Hak ve halk nazarında meşruiyetlerini yitirip kuklalaşırken; 3/20 sabahı Irak yönetiminin yaptığı gibi halkı direnmeye çağırıp, silâhla direnen hükümetler, muhalif hareketler, devlet örgütleri ise meşruiyetlerini bir defa daha ispatlayıp, pekiştirmiş olurlar. Aranızda, 'Afganistan'da, Irak'ta yaşayan milyonlarca müslümanı kurtardıklarını' propaganda eden Bush-Blair yönetimlerinin bu ülkelere saldırdığı tarihleri veya 30 Ağustos yerine 4 Temmuz'u 'Şükran Günü' olarak kutlamak; ülkedeki varlıkları sona erdiği gün, önlerinde kuklalar gibi yerlere kapaklanmak; saçlarını, eteklerini savurup, çiçeklerle uğurlamak isteyenlerin sayısı sanmam ki çok olsun. 'Amerikan saldırısına, işgale karşıyım ama Saddam Hüseyin yönetimine de karşıyım, fırsat bu fırsat, niye görevinin başında olsun diyeyim ki?' diye düşündünmü, Amerikan saldırısına, işgale karşı olmakla birlikte, aslında Saddam Hüseyin yönetimine daha çok karşı olmuş olur ve karşı oldukları işgale yine de şükran hisleriyle dolu bütün ilkesiz fırsatçılar gibi sömürgeci sinsi şeytanın kurduğu 'şükran borçlusun!' tuzağına düşüp, Hâviye'nin dibini boylarsın... Sömürgeci koalisyonunun varlığının sona erdiği günü, dost ve kardeş ramboların uğurlandığı değil, düşmanın defedilmesinin tamamlandığı, Büyük Zafer resminin olduğu gibi görüldüğü gün olarak her yıl bayram sevinciyle kutlamak istiyorsanız; kim olursanız olun, mutlaka Saddam Hüseyin'in Irak Devlet Başkanı olduğunu söylemek ve stratejisini aksi her durumu 'başarı' olarak pazarlamak üzerine kuran düşmana bu gerçeği fiilen itiraf ettirmek mecburiyetindesiniz.

 

Akıl yürütürken dikkat edeceksiniz... Haklı, iyi ve doğru olduğu fiilde kabul edilen uygulamalarla ilgili kararların alınma süreci / biçimi 'demokratik olmadığı' gerekçesiyle, o uygulamaların ve ait oldukları belli bir sistemin '...ama yine de kötü, tercih ve idealize edilemez' olduğunu söylerken; diğer yandan haksız, dolayısıyla kötü ve yanlış olduğu kabul edilen uygulamalarla ilgili kararların alınma süreci / biçimi 'demokratik olduğu' gerekçesiyle, o uygulamaları ve ait oldukları sistemi '...ama yine de iyi' bulmak; o sistemi mutlaka tercih ve idealize edilmesi gereken evrensel tek sistem olarak göstermek ruha terstir. Bu tarafın inandığı ölçülerle, mülkün yağma Hasan'ın böreği gibi açıldığı 12 Eylül sonrası dönemi, propaganda edildiği üzere 'Türkiye'ye çağ atlatan özelleştirme çığırının açıldığı dönem' olarak görenlerin, özelleştirme tatbikatında kararlara ilişkin tespit olunan 'demokrasinin ruhu'na aykırı, 'demokratik olmayan' bunca manipülasyondan sonra, özelleştirme tatbikatının ve ait olduğu mutlak liberalizm anlayışının 'haksız, yanlış ve kötü' olduğunu, adına 'diktatörlük' dedikleri yönetim tarzını eleştirirken gösterdikleri karar alma süreciyle ilgili aynı şekil titizliğiyle çoktan farkına varmış olmaları gerekirdi. Şekil titizliğinde, esasta doğru bulduğu özelleştirme tatbikatının ve ait olduğu sistemin haksız, kötü ve yanlış bir sistem olduğunu kabul edecek kadar samimi olan var mı?... İktidara geliş biçimiyle alâkalı darbe-seçim; atanmış-seçilmiş sahte kutuplaşmasını da içerecek şekilde: Özelleştirme tatbikatını ve ait olduğu mutlak liberalizm anlayışını esasta tercih edenler arasında, bu dönemin 83 seçimleriyle değil, 80 yılı sonunda gerçekleştirilen bir 'darbe' tarafından açılmış olduğuna dikkat edip, tatbikatın ve ait oldukları sistemin sırf bu sebeble, şekilden hareketle 'yine de kötü' olduğunu düşünmeye başlayan?... Nasıl bir çağ olup, nereye doğru atlandığı bir yana, Türkiye'ye çağ atlattığına inandıkları mülkün satılması çığırını başlatmış olsa bile, bu çığırı açan kararları aldığı göreve, o sırada mevcut belli başlı kitle partilerinin genel başkanlarını hapseden ABD kuklası bir 'darbe yönetimi' tarafından 'demokratik olmayan' bir şekilde 'atanarak' gelmiş olduğu için, Turgut Özal'ı, 'aldığı kararlar ABD yönetimi tarafından dikte edilen bir darbe yönetiminin atadığı kuklaydı. 83 seçimleriyle konumunu 'demokratik' kılıp, örtülü diktatörlüğünü kurdu. Irak Devlet Başkanı yapmış olsa, medyanın köşe manşetlerinde anti-demokratlığın işareti olarak yorumlanıp, sofra demokrasisi olarak adlandırılacak bir davranış alışkanlığıyla, ABD talepleri ve mülkün satışı söz konusu olunca ekran başındakilere ne kadar güçlü olduklarını hissettirerek bürokrasinin üzerinden atlayan bir çeşit eyalet valisiydi' cümleleriyle hatırlayan peki?... Yok mu?... Fakat hatırlasalar, kapıldıkları demokratik endişelerin sebebinin, darbeleri ve atamaları, NATO'ya ve demokrasi takvimine bağlı askerlerle sivillerin yaptığı darbeler ve atamalarla, NATO'ya bağlı olmayıp, kendine göre bir takvimi bulunan asker ve sivillerin yaptığı darbeler ve atamalar şeklinde haklı olarak ikiye ayırdıktan sonra; hastayı hazırlayıp acı ilâcı yutturacak kadroları göreve getirecek, şekil bakımından demokratik olmasa da Türkiye'ye çağ atlatıp 10 yıl ileriye götürecek yine de iyi darbe ve iyi atamaları, sadece NATO'ya bağlı asker ve sivillerin gerçekleştirebileceğini; NATO'ya bağlı olmayıp, kendi takvimi bulunan asker ve sivillerin yapma ihtimali bulunan darbe ve atamalarınsa, bütün güzelliklerin, hürriyetlerin üzerine şal örtüp rafa kaldıracak, Türkiye'yi trenden indirip öküze bindirecek yine o kafa...nın eseri mutlaka kötü bir darbe olacağını bugünden peşin peşin sanmak olduğunu itiraf etmiş olacaklar... Halbuki çoktan çağını doldurmuş NATO'yu vatan topraklarının dışına süpürmek isteyen asker ve siviller de şekil bakımından demokratik olmasa bile, hastayı hazırlayıp ilâcı içirecek; mevcut demokratik sömürge statüsünü kökünden değiştirecek, bütün kapitülasyonları rafa kaldırıp, çoktan çağını doldurmuş NATO üslerini iyice kapatacak, evin kapısını, penceresini, duvarını, temelini, bahçesini yağmaya açan zihniyete, mülkün işgaline hiç unutmadığı Çanakkale - Sakarya - Dumlupınar ruhuyla bir dur diyecek asker-sivil kadroları göreve getirecek atamaları gayet iyi yapabilirler. 'İslâm'da idare şekli yok, idare ruhu var'... Fakat ahlâksızlık sıfatı, onu menfi bir hüküm olarak karşısındakine yöneltenin ölçülerine göre nasıl ki kötü, tercih ve idealize edilmemesi gereken ahlâk anlamında bir ahlâk yoksunluğu demekse, el değiştirmesi de dahil, idarede güya şekli esas tutmak da 'ruhsuz' değil. Kurallar elbette olacak, fakat her durumda, hele iktidarın el değiştirmesinde, alınan her kararda, şekil esas olamaz. Darbe ve atamalara, idarenin kararlarına, hangisi olursa olsun, şekli esas alan düz bir tutumla karşı çıkmak, yanlış da olsa samimidir, evet... Samimiyetsizlik, darbe ve atamalar arasında iyi-kötü ayrımı yapmakta; şeklin değil, ruhun esas olduğunu açıkça belirtip desteklemekte veya karşı çıkmakta değil, fakat maksadını benimsediği bazı darbe ve atamalar, tatbikat ve kararlar söz konusu olduğunda, yandaşlığını, sırf ne olursa olsun şekilden asla taviz vermeyen, 'demokratik olmadığı' gerekçesiyle güya desteklemeyen aydın görüntüsü altında gizlemeye yönelik tutum takınmaktır. Bu samimiyet kılığında samimiyetsizliği, 'Amerikan işgaline ilke olarak karşıyım ama Saddam Hüseyin yönetimine de karşıyım, fırsat bu fırsat, niye görevinin başında olsun diyeyim ki?' diye düşünen ilkesiz fırsatçıların tutumlarında görebilirsiniz. Aslında çoğu sadece meşru Irak yönetimine karşı oldukları için sömürgeciliğin yanında yer alan bu ilkesizlere söylenecek olan şudur: 'Mademki Amerikan işgaline ilke olarak karşısın, işgalin sonuçları kalıcılaşsın diye uğraşacağına, o sonuçlarını ilkeleşmesine fırsat verme, savaş!... Veya madem ki işgalin sonuçları, demokratik olmasa da işine geliyor, o halde kutsal demokrasi, memokrasi edebiyatına gerek yok, sömürgeciyi, haksızda olsa sırf güçlü olduğunu vehmettiğinden ötürü demokrat görüyormuş gibi davrandığını itiraf et!... Tatbikata ilişkin kararların alındığı süreç sırf  'demokratik olmadığı' için 'yine de kötü, tercih ve idealize edilemez' bulup, adına 'diktatörlük' dediğiniz bir yönetim biçim ve anlayışıyla; karar süreçleri 'demokratik olduğu' için 'yine de iyi, tercih ve idealize edilebilir' bulduğunuz 'demokrasiler, hür ve demokratik rejimler' arasında, bu sonuçlara vardığınız kıyaslamayı, size göre tutarlı, birbirini doğrulayan aynı iyilik-kötülük ölçüleriyle yapmış olduğunuza göre, coşkulu anlarınızda sık sık 'en iyi diktatörlük en kötü demokrasiden daha kötüdür!' diye haykırmakla siz, aslında, 'öyle durumlar vardır ki, esasta en kötü, sırf kılığı hatırına en iyiden yine de daha iyidir' demiş oluyorsunuz. Coşkunuzun samimiyetinden şüphe etmemekle birlikte biz yine de 'şekli' elimizin tersiyle bir kenara itip, 'hiç bir durum olamaz ki, esasta en iyi, sırf kılığı tutmadığı için, en kötüden bile yine de daha kötü olsun' diye düşünmekte ısrar ediyoruz: 'İyi bir diktatörlük, kötü bir demokrasiden daha iyidir'...Dolayısıyla, karar alma sürecini demokratik kılan ne?... Şurada bir meclis teşkil ediyoruz, oturup tartıştık, o kadar savunmama rağmen, sonunda önerimin aksine, kapitülasyonları 72 saat içinde değil, 24 saat içinde yürürlükten kaldıran bir karar aldık. 'Astığı astık, kestiği kestik' bir lider olarak 'dikte' edebilirdim, fakat kararları böyle almak benim alışkanlığım, yasaklayamazsınız ki... Diğer yanda, yine meclisin tekinde, gizli yapılmasının gerekçesi ekran başındakilere 'konuyu ilgilendiren ulusal çıkarların çehresinin pek sıcak olmamasıyla' açıklanan bir toplantı yapıldığını düşünelim. Konu, bir talep... Katılanların daha sonra kameralar önünde gayet demokratik geçtiğini belirtecekleri, ekran başındakilerin içerde neler olup bittiğine dair araştırmacı uzman siyaset sosyologlarının yorumları aracılığıyla stüdyolardan baştan sona hararetle izleyecekleri bir gizli tartışma süreci sonunda, yine gizli oylamayla bir karar alınıyor. Gizli toplantıdan önce yabancı elçilliklerde, nasıl bir karar alınmazsa iki ülke arasında ortaya çıkabilecek çok ciddi gelişmelere dikkat çekmek üzere tertiplenen basına kapalı karşılıklı bilgilendirme yemekli toplantılarında masaya yatırılıp en ince ayrıntılarına kadar ele alınması, bir yerde okuduğum tabirle, 'uluslararası çıkarların birbirine geçtiği bu devirde artık gizliliğe yer kalmamasıyla' açıklanan aynı konuyla ilgili gizli tartışma oturumu kapanır kapanmaz; karar henüz ekranlardan duyurulmamışken, toplantıya katılanlardan biri, meclis pastanesinden, kulis dehlizlerinden birinden, her neyse, meclis içinde bir yerlerden, bir başka zatı bilgilendiriyor; '...Hafta sonu akşam yemeğinde mutabık kalındığı gibi, uygun bir karar çıktı... Evet, evet... Demokratik bir tartışma sonunda, beklenildiği gibi kabul kararı çıktı...Herkes rahat... Türkiye rahatladı alt başlığıyla geçiyorsunuz. İyi, iyi'... Bu davranış da bir alışkanlık... Fakat meclisteki irade, misal bu ya, söz konusu talebi red olarak tecelli etseydi, aynı hayali zatlardan dışarıyı arayan, muhtemelen, '...Sürecin yeterli olmadığını söylemiştim' diyecek; '...Karar verenlerin gizli toplantıdan önce yeterince bilgilendirilmediğini, toplantı öncesindeki bilgilendirme süreci yeterli olmadığı için beklentilerin tersine bir karar çıktığını, kimsenin böyle bir şey beklemediğini, bütün mecliste bir şaşkınlık havasının gözlendiğini, çaycısından vekiline, pastacısından berberine herkesin şaşırıp kaldığını, ordunun mu  piyasaların mı daha çok tedirgin olacağının henüz bilinmediğini, olayın şokunu üzerlerinden atar atmaz görüşlerini beyan etmeye başlayan uzman araştırmacıların, talebi kabul eden oy sayısının yeterli olmaması şeklinde ortaya çıkan bu gelişmenin bir talihsizlik olduğunu belirttiklerini, bu durumun Türkiye'de demokrasinin ne kadar yerleşmiş olduğunu gösterdiğini, nasılsa eğrisinin doğrusuna denk gelip Türkiye'nin ABD'ye bir demokrasi tokadı atarak ders verdiğini, ancak herşeyin bitmediğini, bu talihsiz kararın muhtemelen ordunun yapacağı bir açıklamayla telâfi edilmesinin mümkün olduğunu söylediklerini' duyuracak; ' Türkiye şaşırttı!. Şaşırtan oylama!' başlıklarını uygun bulacaktı. Hattın diğer ucundaki, yine muhtemelen kaydıyla, bizim karar-hutbemizin resmi altına, '...Dinleyenler tir tir titrediklerini gizlerken, tiran nasıl vahşi ve rahat!' ibaresini yazansa, 'Demokrasinin cilvesi!' başlığını tercih edecekti...Bunlar hep alışkanlık... Diktatörlük kelimesini esas alarak: Bir yanda açık-harbi 'diktatörlük', diğer yanda 'demokrasi' adlı örtülü-iki yüzlü diktatörlük. En büyük 'diktatör' Allah'ın ahlâkına uygun samimiyet hangisinde?... Dinleyeceksiniz... Karşısına çıktıkları günlerden birinde, bir buçuk yıl evvel 'bir müdahale değil, saldırı olduğunu' tespit ettiği 3/20'nin baş failleri İslâmbol'da bulunduğu sırada, aralarında bir alâka kuramadığından taşeron örgüt NATO'nun saçtığı şuaların güzelliği üzerine konuşmakla yetinen zayıf hafızalıyı, 'Şaşkınlar!.Öyle kuyruklu ceket kuşanıp, yılda üç beş kere buraya gelip boy göstermekle vatanperverlik olmuyor' diye azarlayıp, tepelerine bomba gibi düşecek o sesi: 'Türkiye bir maymun değildir ve hiçbir milleti taklit etmeyecektir. Türkiye ne Amerikanlaşacak, ne batılılaşacak, o sadece özleşecektir'....

 

Her imkânı değerlendireceksiniz. Düşmanın önleyici darbe adını vermek suretiyle haklılık kazandırmaya çalıştığı saldırılarını gerçekleştirmesine fırsat vermeyecek önleyici darbeleri indirmek ananızın ak sütü gibi helâldir. Büyük Merkezdoğu toprakları sömürgeci koalisyonunun bütün örgütlerine yasaktır. Etnik kökenleri aynı olmayabilir, öyle hissedenlerde dahil, hep birlikte, bütün Türk milleti vazifeli. Düşmana indireceğiniz darbenin zamanı içindesiniz. Ölüm göze gelin"...

 

Artık etle tırnak gibi birbirinden ayrılması imkânsız bir bütünlük teşkil eden Anadolu-Trakya-Arabistan Yarımadalarında, Asya'da, Afrika'da, mücahit vatanseverler eliyle indirdiği seri, muazzam ve kararlı darbelerle düşmanı adım adım yerle bir eden Allah'ın Şehid olan adıyla Selâm


Devam eder