"Biz milliyetçiler gözleri açık adamlarız.
Gözlerimizi her geçen gün daha ziyade açmaktayız.
Gerek içerde ve gerek dışarda olup biteni görüyoruz"

Atatürk
Kurucu Ulusal Önder

 


Merkez Türkiye... (1)

Bir milletin siyasi, iktisadi, kültürel, hayatın her sahasında, bugünden geleceğe, Milli Hedefi'ni, stratejisini, kısaca rotasını tayin eden kararları, başka milletlerin, güç merkezlerinin belirleyici etkisine kapılmadan, kendi bağımsız iradesiyle alıp uygulama, sürecin devamlığını sağlayan kurumlarını oluşturma hak ve iradesi olan milli-ulusal egemenlik, bu tariftende anlaşılacağı üzere, 'Avrupa Partisi'nin zannettirmek istediği gibi, değerlerine göre örgütlendiği düşünce sistemi ve bu sisteme göre idari, siyasi kurumlaşmasının biçimleri ne olursa olsun, devredilsede olur cinsten modası geçmiş bir gereksizlik değil, ama yokluğunda, bir başka milletin veya son tahlilde aynı anlama gelen bir 'siyasi-iktisadi güç merkezi'nin egemenliği altına girilen, 'bağımsız karar alma iradesi'dir.

Tam manasıyla sahip olunmadığı takdirde, ondan mahrum bulunan milletin kendi Milli Hedef'i yönünde, 'kendi bağımsız iradesiyle' kararlar alamayacağı, menfaatlerini koruyamayacağı Milli-ulusal egemenlik, sonuçta 'muktedir olmak' demektir... Meselenin özü, AB sözcüsü entellektüellerin, onu,tıpkı tasfiyesi için uğraştıkları Milli Devlet tipi gibi, ancak AB'ye devredilerek kurtulunacak modası geçmiş bir fazlalık olarak görmeleriyle değişmesi imkânsız bir toplumsal gerçek olarak budur: Muktedir olmak... Kendi menfaatleri icabı çoktan almış olması gereken kararları alamayan milletlerin, siyasi irade olarak durumları böyledir. İradeleri ellerinden alınmıştır.

AB sözcüsü entellektüellerin, AB'nin, 'Milli-Ulusal egemenliğin tarihe karıştığı, üye devletlerin millilik niteliğinin erimeye yüz tuttuğu, milletler üstü bir siyasal birliğe' dönüşmek üzere olduğu, hatta büyük ölçüde dönüştüğü, kararların, artık büyük ölçüde milletler üstü bir yaklaşımla alındığı' şeklindeki ifadelerini bir an için doğru kabul etsek bile sonuç değişmiyor. 'Avrupa Birliği'nin aldığı kararların çoğunlukla AB içindeki bazı devletlerin, meselâ 'Almanya'nın menfaatlerini koruyormuş gibi durması', gerçekleşmelerini kolaylaştırması, en azından yollarını kesmemesi, yine Kıbrıs'ın Türkiye'den koparılmak istenmesinde olduğu gibi, Kopenhag Kriterleri gerekçe gösterilerek Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne talep olarak dayatılan kararların çoğunlukla Türkiye'nin aleyhine 'siyasi tercih'ler olmaları, 'Milli-ulusal egemenliklerini gönüllü olarak devretmiş devletlerin oluşturduğu bir siyasi-iktisadi birlik'te dahi, her ne kadar 'büyük ölçüde milletler üstü bir yaklaşımla alınmış olsalarda', kararların daima, 'birliğin lideri' olan belli bir devlet veya devletlerin menfaatlerine uygun olarak şekillendiklerini gösteriyor...

Demek ki milletler, 'milliyetçilik ideolojisinden artık vazgeçtiklerini' ilân edip, kararların 'milletler üstü bir yaklaşım'la alındığı 'iktisadi-siyasi birlikler' kursalarda, 'milli' kelimesini bırakmak hariç, menfaatlerinden vazgeçmezler... Almanya ile Türkiye'nin kriterlerin her ülke için görünüşte aynı olduğu, eşit uygulandığı bir 'güç ve karar merkezi'ne Milli-Ulusal egemenlik hakkını devretmeleri, yol açacağı sonuçlar şimdiden görülmeye başlandığı üzere, aslında aynı şey değildir. Farklı cüssedeki iki insanın eşit kurallarla güreş tutmaları sonuç itibarıyla ne kadar adilse, bu 'eşitlikte' o kadar adildir. Kaldıki Türkiye'ye Kıbrıs'ın yutulmasına, onu Türk Milleti olmaktan çıkaracak kültür parçalanmasına razı olmak gibi, özel kriterlerde konmuştur.

Anlaşılıyorki, bir ülke, dışardan bakıldığında, kararların 'büyük ölçüde milletler üstü bir yaklaşımla alındığı' söylenecek bir 'siyasi-iktisadi güç birliği'nin kurucu-önder ülkelerinden birisi değilse, Milli-ulusal egemenliğini devredeceği söz konusu 'birlik' içinde, menfaatlerini koruyamaz, geliştiremez. Bir ülkenin Milli-Ulusal egemenliğini devrettiği bir 'birlik' içinde, menfaatlerini, Milli-ulusal egemenlik kavramına, Milli devlet tipine karşı çıkarak koruyabilmesi, 'birliğin' lider ülkesi, Almanya'sı olmakla mümkündür.

Dolayısıyla, Türk Milletinin 'bağımsız karar alma iradesi' demek olan Milli-Ulusal egemenlik, değil devredilmesi, 'devredilmesi teklif dahi edilemez' bir değerdir.

Yücel Atasel

 


"Baylar, onlar yüzünden Türk vatanının ve Türk ulusunun geçirdiği kederleri, elemleri duymamış bir kimsemiz yoktur. Bu kadar kederler ve matemler geçirdikten sonra, elbette Türk öğrenmiştir ki, vatanı yeniden yapmak ve orada mutlu ve özgür yaşayabilmek için her halde egemenliğe sahip kalmak ve Cumhuriyet bayrağı altında bütün evlâtlarını toplu ve dikkatli bulundurmak gerekir"

Atatürk
Kurucu Ulusal Önder

 


1

"... hemen hemen hiç şansı olmayan bir kavgayı üstlenmişti; başarısızlığa uğrarsa, o zaman cesareti cürüm, boyuneğmezliği delilik olacaktı."...

"Temmuz başlarında, Asya yazının kızgın sıcak ve kurağı ortalığı kavururken, büyük ve mağrur Yunan ordusu, krallarının gözetimi altında doğuya doğru harekete geçti. Büyük demiryolunun hemen önlerinde, çok iyi tahkim edilmiş Türk mevzileriyle karşılaştı. Bu sefer General Papulas daha kurnaz davrandı. İlkbaharda yaptığı gibi, doğruca kilit noktası Eskişehir'e karşı cepheden saldırıya geçmeyip, asıl vurucu gücünü daha güneydeki Kütahya üzerine kaydırdı.

İsmet Paşa, bu üstün kuvvetlere karşı on gün süreyle direndi. Fakat sonra Türk cephesi Kütahya'da çöktü. İsmet Paşa soluklanabilmek için umutsuzca karşı saldırı üstüne karşı saldırı tazeliyordu; buna rağmen etrafındaki çember giderek daralmaktaydı. Daha güneyde ise Yunanlılar Afyon Karahisar'ı almışlar ve burdan Kuzeye doğru yön değiştirmeye başlamışlardı.

Savaş devam ediyordu, fakat durum Türkler için her saat biraz daha vahimleşmekteydi. Buna rağmen İsmet Paşa, son ana kadar direnilmesi gerektiği kanısındaydı. Generalleri de kendisiyle aynı görüşteydiler. Bir mevziin düşmana bırakılmasını asla kabul etmiyorlardı, bunun savaşın kaderini belirleyeceği kanısındaydılar. Cepheden gelen kaygı verici haberler üzerine Başkan-Paşa, Ankara'dan hareketle genel karargâha geldi. Durumun ne şekil aldığını ve alabileceğini açıkça görür görmez, hükümetin başı olarak derhal savaşa son verilmesi, doğuya doğru topluca çekilmesi emrini verdi. Bu mevzilerde daha uzun süre kalmakla, Türk ordusunun bir felâketin içine itilmesinin kaçınılmaz olacağını hemen anlamıştı.

Böyle hallerde pek az önder, olumsuz yönde cesur bir karar verebilmiştir. Onu haklı çıkaracak tek olgu başarısıdır, yükselmesi de bununla olacaktır, devrilmesi de. Mustafa Kemal hemen hiç şansı olmayan bir kavgayı üstlenmişti; başarısızlığa uğrarsa, o zaman cesareti cürüm, boyuneğmezliği delilik olacaktı. İç yapısı bakımından durmuş oturmuş bir devlet sarsıntılara dayanabilir, fakat bir devrim sırasında her geri çekilme, o devrimin kendisinde köklü değişimlere yol açabilir.

Yenilmiş ordu geriye doğru akıyordu. Düşmanın baskısı altında kalmaksızın, ondan çözülmeyi başarmıştı. Çok geçmeden İç Anadolu'nun ıssız, kıraç toprakları yorgun ve yılgın geri çekilen asker kollarıyla kaplanmıştı. Birçok insan hayatını kaybetmiş, büyük çapta değerli malzeme elden gitmişti. Bir yıldan fazla bir zaman mevzilerini korumuş bulunan bu askerler, düşmanın iki defa giriştiği saldırıyı püskürtmüştü. Ama şimdi çekiliyordu.

Askerlerle birlikte ya da onların yanı sıra arabalardan kağnılardan, akla gelebilecek her çeşit taşıttan oluşan, ucu bucağı görünmez kafileler de hareket halindeydi: taşıtların üzerleri alelacele yüklenmiş ev eşyalarıyla doluydu; onlarla birlikte kalabalık gruplar halinde kadınlar, erkekler, çocuklar yürüyordu. Yunanlılardan kaçmak için halk köylerini, kentlerini terketmişlerdi. Bütün bir millet göçetmekteydi. Sanki Türkler pılılarını pırtılarını toplamışlar, nice yüzyıllar önce gelmiş oldukları İç Asya'daki anayurtlarına tekrar dönüyorlar gibiydi. Ve arkalarında bıraktıkları yuvaları alevler içinde yok olmaktaydı.

"Elinin bir savurma hareketiyle kırmızı tespihi haritanın üstüne fırlattı ve...'

Ankara doğrultusunda Eskişehir'i terkeden son trenlerden birinde Mustafa Kemal oturmaktaydı, yanında pek az kimse vardı. Geceydi. Perişan görünümlü kompartımanın tavanında isli bir gaz lambası yanıyor, gövdesinden aşağıya da gaz damlatıyordu. Kırık camdan içeri giren rüzgâr ıslık çalmaktaydı; lambanın küçük, bulanık alevi her an sönecekmiş gibi görünüyordu.

Yanındakilerin, kurmay heyeti subaylarının yüzlerini derin bir yılgınlık ifadesi kaplamıştı. Birbirleriyle seslerini kısarak, yavaşça konuşuyorlardı. Artık hiç bir umut kalmadğına göre, felâketten söz ederek rahatlamak istemekteydiler. Konuşma dönüp dolaşıp hep bir noktaya geliyordu. Daha sonraki direnişi olumsuz kılması bakımından bu yenilgi çok cesaret kırıcıydı. Bütün Küçükasya'da, Eskişehir ile Afyon Karahisar merkezlerini birbirine kesiksiz bağlayan sadece tek demiryolu vardı. Modern savaş yönetimine aşina olan, bunun ne demeğe geldiğini biliyordu. Yapılması gereken demiryolunu ne pahasına olursa olsun elde tutmaktı, burası ordunun can damarıydı, savunmanın belkemiğiydi. Şimdi ise onu kaybetmişlerdi; onunla birlikte zengin yardım kaynakları bulunan bütün Batı Anadolu'yu da. Yol ve geçit vermez iç kesimlerde, verimsiz Anadolu yaylalarında ordu beslenemezdi; daha da kötüsü orduyu eyleme yöneltmek de güçlemişti. Hayır, Eskişehir bu kadar ucuza düşmana bırakılmamalıydı.

Paşa dizlerinin üstüne yaydığı bir haritanın üzerine eğilmiş halde oturmaktaydı. Yüzü kül rengi bir peçeyle örtülmüş gibiydi. Bu yüzde çizgiler bir maskenin kaskatılığındaydılar. Kıpırdamadan oturuyordu; sadece ince parmakları tespihinin kırmızı taşlarıyla oynuyordu.

Paşa birden başını kaldırdı. Yanıbaşında yapılan sohbetin son sözlerini işitmiş olmalıydı. Elinin bir savurma hareketiyle kırmızı tespihi haritanın üstüne fırlattı ve 'Ne önemi var demiryolunun?' dedi. 'Eskişehir'in ya da bilmem nerenin? Hiç! Herşeyden önce ordu gelir ve ordu henüz ayaktadır!'

Kırık pencereden, dışarda, ay ışığının aydınlattığı çıplak tepelerin üstünde, çekilen ordu görünüyordu; gölgemsi karaltılar, başları önde sessizce ilerlemekteydiler. İnce, uzun yürüyüş kolları -bazıları damlalar gibi birliklerinden kopmuşlardı- yavaş akan bir ırmağın geride bıraktığı son sızıntıları andırıyorlardı. Bu insan yığınına hâlâ bir ordu denilebilir miydi?

Sessizliğin içinde Paşanın, uzun uzadıya bir düşünüşün sonucunu bildirircesine söylediği sözler duyuldu: 'Dört haftada düşmanı yenilgiye uğratacağım!' Böyle bir şey, bu ortamda gerçekleşmesi öylesine olanaksız bir şey görünüyordu ki, bir delinin hezeyanı sanılması eğilimi ağır basmaktaydı.

Sakarya'nın çamurlu yatağının ardında, ovadan batıya doğru yükselen, uzun bir dizi halindeki tepelerin doğal bir tabya oluşturduğu yerde geri çekilmeye son verildi. Yeniden düzenlenen birlikler düşmana karşı tekrar cephe aldılar. Kısa bir dinlenme günüyle yorgunluklarını çıkardıktan sonra, denilebilir ki elleri kan içinde kalarak, kaskatı kayalık toprakta siper kazmaya koyuldular"


4 Temmuz 2002