-Sen bir sulu sepken olsan

Kanadım kırmaya gelsen


-Ben bir deli poyraz olsam

Tepsem dağıtsam ne dersin?




Radyo Dolunay Yazıları...


-Daha iktisat dersinin ilk saatinde, "iktisat nedir, ne değildir" faslının sonunda Hoca, "Kaynakları sınırlı olan bir dünyada yaşıyoruz, insan ihtiyaçları ise sonsuz; işte bütün mesele" deyince, O da "Ortada bir mesele göremiyorum" dedi

-O çocuk mu dedi?

-Aynı çocuk.

-Karışmadan duramaz mı bu?

-Efendim?

-"Ne demek istediniz şimdi" diye sormadı mı dedim.

-Sordu. "Bir mahzurumu var? Neden göremezmişsiniz?" dedi.

-Ne cevap verdi peki?

-"Mümkün değil de ondan" dedi..."Bu mümkün değil, zira kaynakları sınırlı olan bir dünyada insan ihtiyaçları istense bile sonsuz olamaz". O böyle deyince, dersin başından beri, bir eli ceketinin eteğini geriye atacak şekilde pantolonunun cebinde, kürsüden kapıya, kapıdan kürsüye, salonu bir uçtan öbürüne arşınlayan Hoca, gelip çocuğun önünde durdu;

"Size 'Prensipler'den bahsediyorum. 'Sonsuzca artan ihtiyaçlar'dan. Bu bir nazariye"

"Bence spekülasyon kelimesi daha uygun. Marshall'ın ki iyi niyetli bir 'itiraz'dı. Fakat 'sonsuzca arttığını' söylediği 'ihtiyaçlar', aslında 'temel-sabit ihtiyaçların karşılanma biçimleri olarak ihtiyaçlar'... İhtiyacın kendisiyle, 'ihtiyacın karşılanma biçimlerini' tek bir 'ihtiyaç' başlığı altında zihinde aynılaştırırsanız; üreme, barınma, beslenme gibi, temel-sabit ihtiyaçlarla, bu ihtiyaçların karşılanma biçimlerini "ihtiyaçlar' olarak anlarsanız, bu anlamda 'insan ihtiyaçları' elbette 'sonsuz' olacağından, iktisat bilimi içinde, 'Esas mesele, kaynakları sınırlı bir dünyada 'sonsuz insan ihtiyaçları'nın nasıl karşılanacağı' olur. 'Sonsuzca artan ihtiyaçlar' teorisi bir spekülasyondur. Spekülâsyon ve zan üzerine "ihtiyaç yaratma endüstrisi" kurulur, bilim değil. Önermenin kanıtlanabilir olması lâzım"

"İnsanın doğasında var bu, insan hep daha fazlasını ister, lüksün bir ihtiyaç olduğunu zanneder, isteme diyemeyiz, karışamayız"...

"Hep daha fazlasını iste!" demek, 'zannettirmek', bir karışma değil mi?"...

-Sonra?

-Galiba, Hoca, "İnsan leğende de yıkanır, jakuzili banyoda da yıkanabilir. Leğende işimi görür deyip, daha iyisini istemesen mi?" dedi. O zamanlar jakuzi yaygın değil. Çocuk da; "Yıkanma ihtiyacının karşılanması bakımından leğenden daha fazlasını ihtiyaç olarak istesin tabii. Yanlış olan, meselâ, 'ev kadar büyük banyo'ları temel-değişmez ihtiyacın kendisiymiş gibi sunmak, istetmek... Hem yıkanma ihtiyacının karşılanması bakımından leğenle, banyodan evvel su olacak. Su olmadıktan sonra, leğen ya da banyo, içinde suyu hayal ederek yıkanamazsınız. Bu anlamda  birinin diğerine bir üstünlüğü yok. Yıkanma ihtiyacı deyince Taşlıtarla'da akla evvela su gelir, oralarda pek bulunmuyorda"...dedi.

-Sonra?

-Biraz daha konuştular, galiba çocuğun canı sıkıldı, çıktı. Çıkarken, "Kaynakları sınırlı bir dünyada, insanların ihtiyaçları sonsuzca arttırılmaya devam edilemez, benden söylemesi" dedi... "Edilirse...then it would need a 'roto-rooter job'... Don't say you weren't warned".

Hava güzeldi, pırıl pırıl güneşli bir gündü, Temel Bilimler'in önünde, basamakların üzerinde birisi consertina çalıyordu...çalmaya çalışıyordu... durup onu dinledi bir süre. "Silly Wizard"mıydı?.

"İhtiyaç yaratma endüstrisi" dedik ya demin, temel ihtiyaçların karşılanması biçimlerinin çoğu, aslında "ihtiyacın" istismar edilmesiyle başlı başına bir ihtiyaç olarak 'yaratılıp', benimsetilmiş sentetik ihtiyaçlar, imal edilmiş ihtiyaçlardır. Ürünler ve hizmetlerin çoğu böyle...

-Küpelerimde mi böyle?

-Göremiyorum ki... İmitasyonmu?

-Sentetik!

-İyi... Mesela, kadınlar içinde "viagra" çıkarılmaya başlandı. Kadınların "viagra"ya ihtiyacı olduğuna karar veren kim? İlâç şirketleri. Maksat? Para kazanmak. Halbuki yabancı bir tıp dergisinde de yazıldığı üzere, erkeklerin aksine iktidarsızlık sorunu bulunmayan kadınların böyle bir "ilâca" ihtiyaçları yok. Reklâmlarla, uzmanların köşe yazılarıyla, programlarda seks terapistlerinin yapacakları, istatistiki bilgilerle zenginleştirilmiş bilimsel açıklamalarla, kadınlar viagranın "doğal bir ihtiyaç" olduğuna inandırılacaklardır.

-Yönlendirilecekler..."Özgürlüğün simgesi... Çağdaş kadının markası, alamet-i fârikası"

-Bütün mesele bu "imal edilmiş ihtiyaçlar"ın, ayırıcı niteliği antropolojik temel ihtiyaçlara bağlı olduğunu unutmamakta. Yeni bir şey söylemiş değiliz. Bir başka misal, mesela boş vakitlerini değerlendirme ihtiyacı olarak bir insan kompüterde dünyanın taa öbür ucundaki, meselâ Japonya'daki bir insanla bile satranç oynayabilir değil mi?

-Evet.

-Bu arada benimle oynamayı unutuyor.

-?

-Di'mi?... Benimde canım sıkılıyor ya, meselâ yine taa dünyanın öbür ucunda bir başkasıyla, meselâ briç oynuyorum... Böylece sosyal bir ihtiyacın karşılanma yollarından biri olarak, "taa dünyanın öbür ucundaki biriyle bile satranç, pişti oynamak" giderek başlı başına bir "ihtiyaç"a dönüşüyor, sosyal bir soruna yol açıyor. Taa dünyanın öbür ucundaki bir insanla bile satranç oynanmasın değil, fakat insani ilişkilerin yerini cam almasın, bunu söylüyorum.

-İptila haline geliyor. Sigara alışkanlığı gibi.

-Sonrada bu iptilânın tedavisi adı altında başka "ihtiyaç olmayan ihtiyaçlar" piyasaya sürülüyor. Meselâ... bir saniye, alo?...

-Alo?... Geçenlerde ilk defa "Benimle Oynarmısın"ı dinledim. Dikkatimi...

-Şarkımı?

-Hayır, anladığım kadarıyla çocuklara çevre bilinci aşılamaya yönelik bir televizyon programının adı. "Kuşlar nerede yaşarlar?"

-Bana mı soruyorsunuz?

-Evvela anlatayım; sunucu aklımda kaldığı kadarıyla şöyle diyordu, "Karabaş eve gitmek istiyordu. Önünde üç yol vardı. Biri klübeye, diğeri kümese, üçüncüsü de kafese gidiyordu. Hangisine gitmeli?. Çocuklar, Köpekler klübede yaşarlar...Tavuklar kümeste, kuşlarda kafeste yaşarlar"...Sizce kuşlar nerelerde yaşarlar, kafeslerde mi?

-Ben biliyorum. Hattakilerden cevap vermek isteyen var mı?

-Doğada yaşarlar.

-7 yaşındayken ilkokulda bize "Kuşlar tabiatta; ormanlarda, dağlarda, kartal gibi yırtıcı olanları sarp kayalıklarda yaşarlar; yuvalarını ağaçların üzerine, kayalıklara kurarlar" diye anlatırlardı. Öğretmenim, "Çocuklar 'Bülbülü altın kafese koymuşlar ah vatanım demiş', bunu unutmayın, kuşlar kafeste yaşasınlar diye yaratılmadı" derdi. Fakat kafeste doğan kuşu da tabiata bırakamazsınız, yanlış olan, küçük çocuklara çevre sevgisi, bilinci aşılarken, "Kuşlar kafeslerde yaşarlar" diye genelleme yapmak.

-"Ağaçlar, çiçekler, yeşil alanlarda bulunur, ormanda değil" demek gibi bir şey...

-Bu yanlış genellemelerle büyüyen çocuğa, "Tabiat nedir?" sorusunu yöneltseniz, "yeşil saha olarak düzenlenmiş yerlere tabiat deriz"  cevabını alabilirsiniz. Bir şey mi söyleyecektiniz?

-Bumerangla ilgili sloganın doğrusu, "Bumerang en iyi kahkahadır"..."
Gülmesini bilmeyen dükkan açmasın" sonuncusu.

-Öylemi? Gülmesini bilenden dükkân vergisi alınmıyor mu? İlk slogandaki kahkaha-vergi ilişkisine benziyor, o neydi?

-"Sizi biraz gülümsetebildiysek, aman öyle kalın, biliyorsunuz kahkahaya vergi yok"du...

-E, aynı işte. "Vergi vermesini bildikten sonra, dükkân açmasan da olur"... "Hatta daha iyi olur" demek istiyor sanki. Beşiktaş'lı çocuklar bunları geçen sene 23 Nisan'da, hem de öyle böyle değil, bayağı yenmişlerdi. Galiba, 11-1 yenmişlerdi. Niye 22-0 gibi net bir skor hatırlıyorum ki.

-Maçın rövanşında zorlanmışlardı.

-Alâkası yok... Onu mahsustan yaptı çocuklar. Burdan televizyondan bile belli oldu. "Avans verdik" denilen bir futbol hilesi taktiği uygulamışlardı. Psikolojik bir şey. Rakip üzülmesin diye, maç uzun süre berabere götürülür, galibiyet golü sonlara saklanır, son dakikada içeriye bırakılır. Gündemin ne içi kalmıştı, ne dışı. Programlar kesintiye uğramıştı. Haberlere bile yansımıştı. Hâlâda yansıyor. Ambole olmuşlardı...

-Ne biçim konuşuyorsunuz siz?

-Siz misiniz?... Tanıyormuyum?

-Canlı yayında böyle konuşulur mu? 7 yaşındaki...

-Bir saniye, hani siz hattan ayrılmıştınız?

-Hayır!

-Gitmiştiniz, evet.

-Hiç de bile! Mutfağa kadar gitmiştim.

-Mutfağa kadar gitmişmiş!...Bir saniye, alo?

-Alo? Geçen programda bahsolunan "haber özetleri" üzerinde konuşmayacakmısınız?

-Hangi "haber özetleri"?...

-Bir arkadaşın okuduğu MGK bildirisiyle ilgili değerlendirmenin sonunda, "28 Aralık sabahında" diye başlıyordu.

-Hatırladım, "...üstelik içinde Mustafa Kemal'in Ankara'ya ilk defa geldiği günün yıldönümünün de bulunduğu bir gün öncesinin 'haber özetleri' ise, ABD'yle birlikte olma iptilâsının, 'yabancılara hoş görünerek, yumuşak ve nazik davranarak, büyük ülkülerin gerçekleştirilebileceğine inanma aymazlığının' üzerinde durmaya değer, küçük çapta şaheserlerinden birisidir" deniyordu. Evet, şöyle yapalım, hattakiler, dinleyin;

1-Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanının "Kıbrıs Türklüğünü Rumluk içine monte etmek istiyorlar" anlamındaki demeci.

2-Türkiye'nin Bağdat Büyükelçisinin 28 Aralık sabahı Bağdat'a hareket edeceği bilgisi.

3-MGK Bildirisi.

4-"Güneydoğu Anadolu'ya kimyasal-biyolojik saldırı olursa"... faraziyesi.

5-Mustafa Kemal Atatürk'ün Ankara'ya gelişinin yıldönümü.

6-ABD'nin Irak'a yönelik saldırı tehdidi.

7-ABD ile Hindistan arasında aynı hafta içinde imzalanan bir çeşit "suçluların iade edilmemesi" anlaşması. Meselâ bu iki ülkeden her biri, şayet diğerinin vatandaşları bir üçüncü ülke tarafından "savaş suçlusu" olarak yargılanmak üzere istenecek olursa, tam da o sırada sınırları dahilinde bulunacak o kişileri, sözkonusu ülkeye teslim etmeyeceğini taahhüt eder.

Bunlar, dünyada ve Türkiye'de 27 Aralık günü yaşanan veya daha önce başlayıp devam eden gelişmelerden sadece akılda kaldığı kadarıyla birkaçı...

Haberlerde kullanılacak görüntüleri de verelim;

1-91 saldırısında, Bağdatı bombalamak üzere Amerikan uçak gemilerinden havalanan savaş uçaklarına, Bağdat'a atılmış füzelere, tanklara ait CNN kaynaklı görüntüler. Amerikan askerleri, bayrağı, tankları, topları da var elbette. Fakat demirbaş olan görüntü, havalanan uçak ve roket görüntüleri.

2-Türk Ordusu Kıbrıs Kurtuluş Harekâtı'nı gerçekleştirirken, meselâ savaş uçakları Rum mevzilerini bombalamak üzere havalanırken, dalış yaparken, çıkartma gemileri kumsala kapak atarken, tanklar, zırhlı taşıyıcılar karaya çıkarken alınmış görüntüler. Ateşlenen toplar, Türk bayrağı görüntüleri...

3-28 Aralık Cumartesi sabahı, yanılmıyorsak, 12 yıllık bir aradan sonra  Bağdat'a gideceği duyurulan Türkiye Büyükelçisinin resmi. Konunun önemi dikkate alındığında, hayli uzun olacağı belli bu  haberde kullanılacak başka görüntüler.

4-Mustafa Kemal Atatürk'ün Ankara'ya gelişiyle ilgili görüntüler.

Şimdi bahsolunan şaheseri hazırlayacak ekip olarak bu gelişmeleri, az evvel burayı arayıp, "Cuma gecesi televizyonda 'Türkiye Barış turuna çıkıyor' başlıklı haberi dinledikten sonra 'ABD, Irak Devleti'ne mutlaka saldıracak, saldırmalı' duygusuna kapıldığını" anlatan teyzenin neden böyle hissettiğini ortaya çıkaracak şekilde nasıl haberleştirirsiniz?... İki "joker" kullanma hakkınız var.

-Joker mi?

-Maksat bakımından haber değeri taşımadığına kanaat getirdiğiniz iki gelişmeyi    atıyorsunuz. Komşu çocukları dışarda kartopu oynuyorlar, onların yanına gidiyorum, siz aranızda konuşun, bülteni hazırlayın... birazdan dönerim.