6 HAZİRAN BELGESİ

-Türk Milleti'nin 'Milli Hedef'i, Merkezidoğu ve Balkan coğrafyasında, Anadolu ve Trakya toprakları üzerine kurulu Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin birlik ve bütünlüğünden zerre kadar tavizde bulunmadan, Kıbrıs'ta 'dolaylı enosis'e geçit vermeden, 'Ermeni iddiaları' karşısında gerilemeden, bütün komşularıyla şu yada bu derecede, fakat başka güç merkezlerinin menfaatlerine göre şekillendirilmiş projelere göre değil, kendi bağımsız iradesiyle, kendi milli menfaatlerini gözeterek, karşılıklı saygı temelinde mutlaka iyi komşuluk ilişkileri kurarak, oyun kabiliyeti tartışılmaz, sözü dinlenir, dünya çapında bir iktisadi, siyasi, kültürel güç ve karar merkezi olmaktır.

Türk Milleti için, ordusu ve devletiyle, ancak 'asıl mayası olan Doğu maneviyatı'nı muhafaza ederek, bulunduğu topraklara her bakımdan adamakıllı sağlam basarak ulaşacağı bu tek ve gerçek 'Milli Hedef'den, bu 'Milli Hedef Süreci'nden daha önemli başka hiç bir hedef ve süreç yoktur, olmasıda söz konusu değildir.

Batı medeniyetini temsil eden güç merkezlerinden biriyle, zamanın iktidarınca başlatılmış bir 'siyasi tercih' olduğundan, her siyasi tercih gibi şartlara göre aksi savunulması, iptali, yeniden düzenlenmesi mümkün 'AB üyeliği süreci'de dahil, hangi medeniyetin temsilcisi olursa olsunlar, bütün güç merkezleriyle olan iktisadi, siyasi ilişkilerimiz için 'bizim kanunumuz aynıdır': Menfaatlerin karşılıklı olarak dikkate alındığı sürece korur, geliştirir, aleyhimize döndüğü zaman ise, yeniden düzenler ya da sona erdiririz.

Merkezidoğu'da, Balkanlarda, Kafkaslarda, 'her şeyi Türk cephesinden düşünerek', fakat bunu tehdit ve esaret altındaki Doğuyu Batıya karşı güçlendirmeye dikkat ederek, bağlantısız, bağımsız bir strateji izleyerek gerçekleştiren Mustafa Kemal Atatürk'ün vasiyeti, ideali olmayıp, zamanın iktidarının siyasi tercihiyle başlayan 'AB üyeliği süreci', bugünkü eşitlikten uzak, tek taraflı karşılıklı bağımlılık anlayışı ile şahlanmaya hazır bir küheylan gibi, gerçek bir Aşkla ileriye atılmaya, bu cendereden taşmaya hazır, işaret bekleyen Türkiye'nin 'Milli Hedef'ine ulaşma sürecinde bir an evvel aşılması gerekli bir 'engel' haline gelmiştir.

Sonu belirsiz, karanlık gidişatıyla, tam bir engel haline gelen 'Türkiye-AB ilişkileri' yeniden gözden geçirilmeye muhtaçtır. Bu yapılırsa, Kıyamet kopmaz, Türkiye mahvolmaz... Aksine, yutulma tehlikesi bertaraf edilmiş olur.

'AB'ye karşı olanlarla, olmayanlar' ayrımının gereksizliğine işaret etmek prensipte doğru... Fakat bu ayrımın gereksizliğini söylemenin 'Avrupa Milliyetçileri' tarafından kendi haklılıklarının Millicilerce, Milli Devletçe bir çeşit kabulü şeklinde topluma propaganda edildiği bir siyasi kutuplaşma sorusu olarak, her zeminde, toplantıda verilecek cevap şudur;

'Üzerinde Avrupa Milliyetçiliği yazan mevcut olmayan tren gidebilir... İster gidin ister kalın, biz vatanın sağına-soluna astığınız istasyondur levhalarını sökmeye başlıyoruz'...

Esas yol ayrımı, bu kutuplaşmanın açık bir cevap gerektirdiği her yerde, Milli Hedef'e bağlananlarla, 'Avrupa Milliyetçiliğine bağlananlar arasındadır. 'Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir' diyenlerle, 'Hakimiyet kayıtsız şartsız Brüksel'indir' diyenler arasındadır.

Bu bağlamda, Türk Milletinin 'zaten batılılaşmış' olmasını, ona diğer batılı güç merkezleriyle olan ilişkilerinde daha rahat hareket imkânı sağlayacak, bağımsız, bağlantısız bir strateji için değerlendirmek yerine, Türkiye'yi ille ve de mutlaka, batı medeniyetinin belli bir güç merkezinin, AB'nin eyaleti yapmanın gerekçesi olarak kullanan,  siyasi yapı, devlet kurumu, bürokrasi ve medya içinde yuvalanmış 'bedeni Türkiye'de ruhu Brüksel'de yaşayan', Avrupa milliyetçileri bir tercih yapmak zorundadırlar.

Ya Avrupa milliyetçiliğinde ısrar ederek işbirlikçilik batağına iyice gömülüp, 150 binliklerden olacaklar, ya da son anda gerçeği görecekler, vazgeçecekler...

-Kesinleşmiş idam cezalarını, sonra ki yıllarda, uygun bir zamanda, idamın bir ceza maddesi olarak mevcudiyetine son vermek üzere, bugünkü durumun ortaya çıkmasından yıllar evvel dondurmuş olan Türkiye'nin bunu gerçekleştirmesinin önündeki en büyük engel, kendi mecrasına bırakılsa, zaman içersinde rahatlıkla yapılacak bu düzenlemeyi, 'dik kafalı Türk millicilerine, Kuvayi Milliye ruhuna verilmiş bir demokrasi dersi'nin sahipleri kılığında, yakın gelecekte 'siyasi başarı' olarak kullanma hesabı yapan siyasi çevrelerin, ille ve mutlaka mevcut durumla 'ilişkilendirme' çabalarıdır.

Zamanlaması, zaten dondurulmuş cezaya bir etkide bulunmayacak bir hukukî tasarrufun ille ve mutlaka mevcut durumla 'ilişkilendirilmesi', vatanın tehlikedeki birliğini ve bütünlüğünü darmadağın edecek, onu hiç bir karar ve etki gücü bulunmayan iktidarsız etnik adacıklara, kukla yapılanmalara bölüp parçalayacak bir projenin siyasetidir.

Milletvekilleri, parti genel başkanlarının bir bütün olarak bakıldığında, Milli devleti, orduyu tasfiye edecek, Türkiye'yi iktidar gücü sökülmüş idari bölgelere, kukla yapılanmalara bölüp parçalayacak bu projeye, Mecliste ettikleri yemin gereği tek yumruk halinde karşı çıkmaları gerekiren, bazılarının tam tersine, 'talep ilişkisi' kurmaları hazindir.


-Bir insanın zamanını yataktamı ayaktamı değil, fakat doğru şekilde geçirmesi önemlidir. Siyasetçi, köşe yazarı farketmez, ruhi, fiziki fonksiyonları görevini yerine getirmesine yetiyorsa, bunu yaparken dilinin sürçmesinin, gözünün seğirmesinin bir mahzuru yok.

Felç olduktan sonra evvela Vali, daha sonra ABD Başkanı seçilen Franklin Delano Roosevelt, zamanını tahmin edileceği üzere tekerlekli sandalye üzerinde geçirirdi. Belki Amerikan halkını sıhhat-siyaset ilişkisi üzerine bilgilendirip, uyaracak uzman bir medya olsaydı seçilemezdi, ancak Amerikan tarihinde dört defa göreve seçilen tek Başkan olan F.D.R'ın, 'Büyük Depresyon'dan muzdarip, bankaları kapalı, borçları diz boyu, işsizliği çığ boyutlarında 'hasta Amerika'yı, sosyal güvenlik sistemini kurmakta dahil, aldığı akıllı tedbirlerle 'iyileştirmekle' pek sağlıklı bir misyon ifa ettiği kesin. Yoksullar da onu zamanını Beyaz Saray'ın hangi odasında nasıl geçirdiğini konuşarak değil, yaptığı hizmetlerle anıyorlar...

'7 Haziran Toplantısı', zamanın, sağlık-idam muhabbetleriyle ziyan edilmediği yararlı bir 'sohbet' olsun...


Yücel Atasel

6 Haziran 2002