"It takes two to speak the truth...one to speak and another to hear"
 

Henry David Thoreau

...

"La Famiglia"

 

-Gel koşalım.

-?

-Hadi!

-Kahve yapacaktım?

-Elbette yapacaksınız...  Gelince içeriz, daha iyi olur.

-Gecenin bu saatinde?...Hâlâ ne enerjisi bu?

-Hadi, hadi, hadi... Çabuk.

-Rüyayı soracaktım hem.

-Koşarken de konuşabilirim.

-"Notlar"da ne buldum, bak. "Çulsuz...

-Şu rüzgârlığı giyin... Dışarısı soğuktur, üşütürsün. Hadi gel.

-Camdan niye atlıyorsunuz?...

-Kestirme... E, hadi?... Korkma, bırak kendini... Düşürmem.

-"Çulsuz... ülkeyi kurtarmak çulsuzlara mı kaldı?"... Mektup.

-Dün gelmiş olamaz!

-Mart ayı... 7 mart

-Halbuki 6 mart kış ortasında pırıl pırıl güneşli bir gündü... 5 martta öyleydi...N'oldu?

-Gelinde görün, n'oldu!...

-"Haber bülteni"mi başladı?

-Yapıştı kaldı tavana...Göremedim bile...

-Aniden... Çok korktunuz mu?... Elini ver.

-Nasıl korkmam... Cehennem topu gibi... Birden.

-Damak kaldırmakla olmaz, bir bardak su iç.

-Akşam buzdolabına koymuştum bunu?

-Ben çıkarıp radyatörün üzerine koydum... Siz ince kıyılmış domatesli düğün çorbası  yaparken... Al...İçki değil, korkma...

-Niye?

-Gevresin diye.

-Konulur mu hiç oraya... Hey, Allah'ım!

-Niye?

-E, Hamur...maya var içinde... Sıcakta kabardı... Siz mayayıda bilmezsiniz.

-Bira mayasını biliyorum. Ekmeğin içine katıyorlar.

-O işte, aynı.

-Çocukken, bira mayasından, bira yapılır zannediyordum. Babama sordum, "Ekmeği pişirene sor" dedi... "Dolandırıcı" deyince de, bir binanın çevresinde biri diğerini kovalayan iki insan gelirdi aklıma...

-?

-Kadın kaçıyor, adam kovalıyor... Kadın, sanki ecinni...

-?

-Adam çıldırıyor adeta. Bir türlü yakalayamıyor ya ondan... Mesafe aynı... Erişemiyor...

-?

-Çağrışım diyorlar hani...

-?

-Bir şeyin, meselâ bir nesnenin,  bir başka nesneyi akla getirmesi hali...

-?

-Fenomeni... Ortaokul'da öğrendim... Başka da hiç bir şey bilmiyorum... Ciddiyim.

-?

-Öyle mutfağın ortasında, elleriniz belinizde... Gözlerinizle kurşuna diziyorsunuz.

-Tavanı temizlermisiniz...lütfen.

-Vaktimiz yok şimdi. Yarın sabah...

-Sabaha kadar kurur.

-Söz veriyorum.

-Hayır efendim, şimdi halledin. Sabaha kalırsa, hamur katılaşır... İzi kalır sonra.

 -Siz de bir kaç dilim ekmek hazırlayın bu arada. Yol biraz uzun. Yağ sürün üzerine. Normal yağ... Zaten tereyağ yok... Şu şansa bak, güya bisküvi yiyecektik...

 -Pandispanya hamuruydu o...çiğ... Lavabonun içine basmanız şart mı?

-Erişemiyorum ki...

-Çamur oldu işte. Hem fırın daha yüksekte, onun üzerine bassanıza.

-Şu gazeteyi... uzatırmısınız?... Kapının arkasındaki yığından...

-"Haber bülteni dergisi" o...

-İyi ya işte... Uzat, ben katlarım. Bu kutunun patlaması, "Düdüklü tencere, kaybolan tavuk, bilmem kaç yıl sonra gelen mutluluk" hikâyesine benzedi biraz... Hayır, tavuk değil horozdu, evet.

-?

- Gerçek bir hikâye. Ciddi söylüyorum. Ankara'daki akrabaların başından geçti. 1966'da... Sabri Acarsoy yılları... Arçelik'de vardı... Ben o zaman ufağım... Bu hamuru pişiremezmisiniz?

-Boya karışmıştır içine. Tozlanmıştır.  Bakayım... I-ıh...Kireç parçaları karışmış. Olmaz.

-Kategorik bir ı-ıh'mı?...

-I-ıh...

-İyi.

-Zavallıcık.

-Efendim?

-Yine yaparız, merak etme.

-Evet... Öbür dünyada...

-Söz.

-Hem orda zaten her şey var... Kevser şarabından çağlayan dereleri... Fıkır fıkır kaynayan ılık süt gölleri... Meyve yüklü ağaçlar. Herhalde pandispanyada vardır. Kumsal...orman... Ev bile vardır... Ne istersen... Ve herkes iyi kalpli.

-O dediğiniz yerin adı Cennet... Cennet, Cehennemin zıddı...

-?...

-Bir dilim yeter mi?...Hı?...

-Çok mu komik?...

-Raftan çaydanlığı alayım derken düşen Düriye geldi aklıma bir an, ona güldüm.

-Sizle bir ilgisi yok... O bölümleri yazdıktan sonra bir daha hiç okumadım.

-Y.S'lerde. Tatil köyünde bir mutfaktaydı değil mi?

-Bööö!

-Çok çirkin bir hareket...Ayıp!... N'oldu niye atladınız yere?

-Örümçek ağı var... Tavanla dolabın arasında. "Bööö!" derken gözüme çarptı.

-Isırmaz ki.

-Onu bende biliyorum...Şehir dışında, hamamböceği, örümcek, kırkayak, çıyan, böcek, möcek, tarışman gibi şeyler olmaz, ona şaşırdım... 10 yıldır görmemiştim. Tarışman gördünüz mü hiç?... Böyle zıp, zıp zıplar... Etli.

-?

- Hayvan gibi bir yaratıktır. Okul önlüklerinin içinde saklanır. Meselâ "anne sözü dinlemeyip", önlüğü, kazağı akşam yere attınız... Bu canavar içine girer, saklanır. Sabah giyersiniz, bütün gün kaşınırsınız. Akşam eve dönünce kazağı çıkarınca bir de bakarsınız ki, böyle parçalanmış kanlı manlı bir şey...Tüyler ürpertici... Daha ne hadiseler...  İnsan hortlakla karşılaşsa mesele değil de...işte izi kalıyor insanın bilinçaltında...

-Anlıyorum. Ama kuru tahtaya vurmakla olmaz. Su vereyim için.

-Gerek yok, korkmadım ki.

-Heyecanlandınız demek istedim. Hortlak görmüş gibi renginiz sarardı... Biraz...Yüzünüzü buruşturmayın hemen, suyu şekerleyip öyle...

-Başka bir şeyde içebilirim.

-Efendim!

-Tarışman değildir herhalde. Sanmıyorum.

-Değildir bir şey olmaz. Sabaha hallederiz.

-Şimdi halledilseydi...

-Çıkıp koşacaktık ya...

-Siz artık toz alırken halledersiniz. İyi, hazırsanız çıkalım...

"...Genç kızlar, ekranlara biraz daha yaklaşın. Genç kızların sevgilisi Mustafa Sandal"

-Televizyonu kapayayım mı?

-Kapayın, biz yokken hayaletler seyretmesin. Kaybolduğunu zanneden bir hayalet var, biliyormusunuz? Yakaladım onu nihayet... "Ne hayalet!"...

-Anlıyorum. Adamın ağacın arkasından konuştuğu sahne değil mi?...

-Evet.

-Doğru. Adam mosmor olmuştu.

-Siz öyle zannedin...  Şarkıcılar, kadın veya erkek, şarkılarını bütün insanlar için söylerler değilmi? Şimdi Tuğlaç elinde mikrofon, özgürlük meydanlarında, merdivenlerinde güneşlenen insanlara bir soru yöneltiyor farzedin;

"Size bir soru sorabilirmiyim?"

"Sorun, fakat kolay olsun"

"Çok kolay bir soru, merak etmeyin. Şarkıcılar, kadın veya erkek, şarkılarını bütün insanlar için söylediklerine göre, kadın sunucular neden erkek şarkıcıların sadece genç kızlar için şarkı söylediklerini ısrarla zannederler acaba?

-Lâfın gelişi öyle söylüyor sunucu...

-Dur, röportajı bölme. Tuğlaç devam ediyor,

-Fakat saçma.

-Çocuk böyle düşünüyor... Evet, Tuğlaç devam ediyor, "Erkek şarkıcılar, şarkılarını sadece kızlar için söylüyorsa, bu durumda kadın sunucuların, özellikle de sunucu erkeklerin, kadın şarkıcıların sadece erkekler için şarkı söylediklerini ısrarla zannetmeleri gerekmezmi?  Mesela,"Genç erkekler... ekranlara biraz daha yaklaşın, genç erkeklerin sevgilisi Nükhet Duru'yla sizleri başbaşa bırakıyorum"...demesi gerekmezmi?"

-Tuğlaç, kıskanç!

-Hangi eğitim programında vuruldu o "damga-teşhis"i?... Bence hiç de saçma değil. Tuğlaç sorumlu bir çocuk. Bal gibide doğru bir mantık yürütüyor. Bunlar eğitim...

-?

-"Bilgi toplumu" diyoruz... Meselâ İnternet... Mevcut haliyle, erkeklerin yüzde ellisinden fazlası, kadınların ise yüzde kırkı, internetten "porno endüstrisi"nin "hizmetlerinden, ürünlerinden" yararlanmak maksadıyla kullanıyorlar. Bu oranlar İsveç toplumuna ait...

-Ya Türkiye'de...

-Türkiye'de daha beter... İnterneti bırak, Türk televizyonlarında, çocuklar için gösterilen çizgi filmlerde, bazı sahneler öyle bir seslendirilmiş ki, kadın ağlıyor mu, gülüyor mu, canı acıdığından veya şu yada bu sebeble kızdığından haykırıyor mu, belli değil. Daha doğrusu, görüntüdeki sebep, bu şiddete çığlıkların atılması için yeterli değil...yani tutmuyor...

-?

-Tutuyormu?...Eğer yan odada oturan, sadece sesleri duyan birisi, bu çığlıkların atılış sebebini sorsa, "gülme krizine tutuldu... ağlama nöbeti geçiriyor... çocuğun teki saçına yapışmış, çekiyor da ondan" cevabını versen, inandıramazsın. Ciddi söylüyorum?... Kendimden biliyorum çünkü...Aksine, yapacağı tahmin, görüntüdeki sebepten daha inandırıcı gelecektir soruyu sorana... Şimdi aklıma geldi, bir televizyon programının başında gösterilen kısa bölümler, programın muhtevasıyla ilgilidir değil mi?... "Bakın, sizlere bu konularda bilgiler vereceğiz, öğreteceğiz, eğlendireceğiz" anlamında. Öylemi?

-Evet...

-Yani ekranda, nara atan güreşçi veya elinde balta ormanda dolaşan adam görsek,  jenerik mi, tanıtım mı deniyor, odaya filmin ortasında bile girmiş bulunsak...

-Programların başlarında ki kısa film şeysi deniyor...

-...programın türü üzerine sadece bu görüntüye bakarak yapacağımız tahminler arasında, meselâ "yemek programı" kesinlikle olmaz...Yani, sağlık, kültür, ekonomi, politikayla ilgili konulara yer veren bir magazin programının başında, jeneriğindeki inleme ünlemi bulunmamış olsa, o programın muhtevasıyla ilgili yanlış bir kanaat edinmiş olmayız değil mi?...

-?

-Yani, odaya girdiğim anda böyle bir ses duysam, bunun iktisatla, politikayla, ilgili bir program olduğunu anlamam mümkün değil... Bunlar hep eğitim...

-Fakat o ses, müziğin bir parçası.

-Öyle mi?... Ses efekti değil mi?...  Yani eğitimle alâkasını mantık olarak kuramadıklarım arasında, "Türkçenin yozlaştırılmasıyla mücadele edilmesi"de var... Bu konuda gösterilen duyarlılığı samimi bulmadığımdan değil, "ti-vi olarak Türkçe konusunda duyarlı olma"nın nasıl mümkün olduğunu anlayamamam.

-Hadi çıkalım, koşalım dediniz, şimdide.

-Bir saniye, notlarda vardı, belki görmüşsünüzdür, şöyle bir şey;

"Alo, canım"

"Söyle güzelim, dinliyorum tatlım"

"Şekercim, nasılsın, rahatsızlığın geçtimi?"

"Geçti canikom. Dostların sayesinde. Seni sormalı"

"Çok iyiyim. Şekerciğim kokteylde görüşmek üzere... Öptüm,"

"Kokulu, gökkuşağı öpücükleri gönderiyorum. Öpüldünüz"...

Bu konuşmanın taraflarını görmedik, seslerini duymadık, şimdi konuşmada kullanılan lisana bakarak, bu konuşma,

a-iki erkek arasında

b-İki kadın arasında

c-Bir kadınla bir erkek arasında mı geçiyor, bir tahminde bulunurmusunuz diye sorsam?

-İki kadın arasında. "Kadın konuşmaları"...

-Bahse girseydik, kaybetmiştin. İki erkek arasında geçen bir konuşmaydı. Yani kadın ve erkeği lisanda bulmak hemen hemen imkânsız. Bir fark olmalı. Ne arıyorsunuz?

-Poşet... Ekmek dilimleri için.

-Lavabonun altındaki çekmecede...

Aslında bu soruyu, "Konuşmada kullanılan lisana bakarak, konuşanların cinsiyetlerini, aralarındaki mesafenin  derecesini tahmin edin; adlandırın, yani, aralarında aşk bağı bulunan iki sevgilimi?... Meselâ bankada çalışan, aralarında iş yeri arkadaşlığı bulunan iki kişimi... Aralarında bir çeşit sevgili  ilişkisi bulunan mesela "genç kızların veya -henüz böyle sunulmaya başlanmamış olsada- genç erkeklerin sevgilisi" bir şarkıcı ve hayranı arasındaki bir konuşmamı?"... diye sormak daha doğru olurdu...

-?

-Mesela, annenize aşık babanız, ona hitap ederken kullandığı sıfatları, fiilleri, başka kadınlara kullanmamıştır değil mi? Bu annenizi yaralardı. Anneniz bir yana, diğer kadınlar bir yana...  Bu aşk farkı, lisanına mutlaka yansımıştır. Lisanı olmayan aşk olur mu? Ben, annemin bazı sıfatları, "ek"leri, sadece babam için kullanmasının bir rastlantı olmadığını ilkokula başlamadan anlamıştım. İnsan, karşısındakinin lisanında kendi tekliğini görebilmeli. Bunlar hep eğitim. Çocukları düşünmemiz lâzım.

11 yıl evvelki saldırıda, Türkiye'de yayınlanan bir derginin kapağı üzerine şöyle yazmışlardı: "Amerika orgazm olmak istiyor"...

Amerika, erkeklik organı, Merkezidoğu, herkese açık kadın. Böyle görüyorlar. Bundan rahatsız olmadılar. 11 yıldır...

Öbür tarafta ne cevap verecekler?... "İnsanlara yalan söylediniz, çocukları kandırdınız, zehirlediniz" sorusuna ne cevap verecekler?... Sanmam ki Yaratıcı, "Tanrı ABD kararlıydı, bizde görevimizi yaptık, halka duyurduk" cevabıyla tatmin olsun...

-Peki o halde. Koşarken soracaktım, yeri geldi. Hani kadınlar en önemli güçtü, anneler en önemli güçtü?

-Doğru.

-Niye konuşmuyorsunuz artık? Meselâ burada doğumdan sonra izin durumu?

-Burada anneler bir yıl ücretli izin yaparlar. Hem bizim konuştuğumuz farklıydı... "Evet öyle düşünüyorum!... Evet, öyle düşünüyorum!" demiştiniz, unutmuşsunuz.

-Öyle, acayip, kalın bir sesle konuşmamıştım.

-Y.S'de de var... Bakayım, ezberim nasıl; "Kadının çocuğu en iyi şekilde yetiştirmede kullanacağı maddi imkânlara sahip olmak için, tıpkı bir erkek gibi çalışmaya ayırdığı zaman, aslında aynı zamanda bir anne olarak her bakımdan en iyi şekilde yetiştirmekle sorumlu olduğu çocuğuyla birlikte bulunması gereken zaman dilimi... O halde kadın, (anne) çalışmak mecburiyetinde olmamalı... Toplum anneye, onun anneliğini en iyi şekilde yerine getirmesi için gerekli maddi imkanları vermek zorunda. Zorunluluk, toplum, yani devlet için var. Ve kadın, 'mecburi bir işte harcamazsan özgür olamazsın!' denilen zamanı, bebeğine, kendi eğitimine, faaliyetlerine istediği gibi ayırabilecek. İşte kadın için gerçek özgürlük bu. Mutlak liberalizmin, kadını mevcut erkek tipine benzetmekten, çocuğu kreş köşelerinde annesiz bırakmaktan başka bir işe yaramayan,'mecburi çalışma özgürlüktür' anlayışı değil...Yine çalışabilir, fakat mecbur olduğu için değil, çocuğa ve kendi gelişimine harcayacağı zamandan arta kalırsa... O bir ayarlama sorunu. Bu fon kurulabilir. Anne çalışmak mecburiyetinde değil, fakat toplum, onun eğitilmesinde en büyük rolü oynayan anneye borçlu...

Kadın özgürlüğü meselesini böyle anlayan bir kadın hareketi, bir parti, Türkiye'de muazzam bir değişim gerçekleştirebilir"...

Mutfağa kapatılmış olmakla, ekonomik özgürlüğü kazanmak için çalışmak arasında ortak olan şey; "mecburiyet"... Yani bütün gününü mutfakta geçirmekten...

-Anlıyorum. Çalışarak maddi gücü kazandık, fakat bu defada o gücü  kendimiz ve çocuğumuz için  kullanacağımız vakti yitirdik. Toplum, geleceği kuracak insanın ilk ve en önemli öğretmeni anneye gerekli maddi gücü sağlasın ki, o da vaktini kendisi ve çocuğu için kullanabilsin. Okula, kurslara gitsin... İllede çalışacaksa, bu bir mecburiyetin yerine getirilmesi olmasın. Bir yıl, iki yıl izin meselesi değil.

-Hah, bu işte...

-Biraz "komünistçe"!

-Demek öyle.

-Benziyor biraz... Benzemiyormu?

-E, siz bilirsiniz.

-Yoo, gayet iyi. "Anne komünizmi... Hadi koşacaksak koşalım.

-Bir saniye...Dur, kapama...

-?

-Ses duyunca...

-Öylesine baktınız. Sahi, siz dansçıydınız eskiden, hatırladım. Böyle eşikte dikileceğinize, oturun rahat rahat seyredin. Ben de sizin nasıl seyrettiğinizi seyrederim.

-Gel hadi çıkalım. Ekmekleri unutma... Sahi, "Amadan önce söylenenleri unutun, yalandır" gibi genellemeleri tekrarlamayı da bırakin. Su yüz derecede kaynar, ama cıva değil... Hava ne kadar güzel değil mi?

-Tertemiz...Bayağı serin.

-Burada bahar ayları çok kısa sürer. Yaz ve kış... Şimdi buradan hafif bir tempoyla başlarız... Ağır ağır... Hiç acele etmeden... İlk önce yorulursun. 3-4 kilometre sonra rahatlar, hafiflersin. Sözümü dinle, inatçılık etme oldu mu? Yarı yolda kalırım sonra...

-Ne kadar bu yol?

-8 kilometre... Saçların nefis.

-Biliyorum. "Hele bu model"... N'apıyorsunuz!

-Kokluyorum.

-Neler söylüyorlar, haberiniz yok.

-İlk defa kokluyorum.

-Hayır, öbürleri... Çulsuzluk...

-Haberim var...İki yıldır "Engelliler günü"nüde  kutluyorlar... Notlarda var.

 "I'm not tryin' to be

 any kind of man!"

-Komşular uyanacak!

-Mırıldanıyorum.

 "I'm trying to be somebody

 you can love, trust, and understand.

I know that I can dream

 a part of you that no one else could see

 I just gotta hear, hear you say

 It's all right

 yeah, yeah, yeah!"


-Kulaklarım!

-"I'm only flesh and blood

I can be anything that you demand...

I could president of General Motors baby, heh!

or just a tiny little grain of sand...

 

And if ever hurt you baby

You know I hurt myself as well".


.........
 

 

 

"La Famiglia" Ettore Scola filmi.

"I'll Love You More Then You'll Ever Know" - Blood , Sweat and Tears