“Atalet, ölümün küçük kardeşi; sefahat hayatın büyük düşmanıdır”

Namık Kemal

..

"Zaferlerin temeli adalettir, her türlü zararın sebebi, zulümdür; her kusuru örten, lütuf ve ihsandır.

Bütün iyilikleri, hünerleri örten ise, hasisliktir"

Nizami

..

"Dış görünüş, zevahiri kurtarmak için olaylara yeterince hakim olabileceğimizi dost ve düşmanlarımıza söylememizi sağlayan bir dildir"

Norman Mailer

.........

"İrade"

-III-

"O dereye"...

-Bunun frekansını tutturamıyorum bir türlü. Yeni yayına başlayan bir radyo... Al işte!

-A, bu resimdeki sizmisiniz?... "The Crazy Horse".

-Bakayım...  O küçük notu yapıştıran, resmi çeken arkadaş... Şaka.

-Burası kamp galiba... Arkada orman.

-Evet, "rezervasyon" dedikleri yerleşim yeri...fakat "mülteci kampı" değil...

-?

-Esas yerleşimciler orada yaşayanlar... Sahi, ahlâk bekçiliği meselesini bitirecektik değil mi? ..."Evlilik öncesi sağlıklı cinsel hayat"la birlikte?...

-Konuşacaktık...Kapının önüne temiz hava almaya çıkınca, unuttunuz...

-Evet, bir bakalım... Şurası,..."Bu anlamda, geleceği, çocukları düşünüyorsak, elbette 'ahlâk bekçisi'yiz... Jandarma Genel Komutanından hekimine, medyasından istihbaratçısına kadar, herkes de 'ahlak bekçisi' olmak zorunda... sorumlu olmak zorunda...

-'Ahlak bekçiliği" ve "sorumlu olmak' deyince, dizilerdeki, 'iki yüzlü, fırsat düşkünü ahlâk bekçisi' tiplemesiyle, ıvır-zıvır her meseleye burnunu sokan 'mahallenin işgüzarı' karakterini anlıyorlar".

Midem bir acayip gene... Acı biberden herhalde...

-Yağlı yemeklerden konuştuk, belkide ondan. Kusmayın sakın. Leğen  getireyim mi? Sapsarı oldunuz.

-Sigara dumanıda bir yandan...

-Kaç saat geçti üzerinden, dumanın zerresi kalmadı.

-Perdelere sindi bir kere, bir haftada çıkmaz bu koku. Kapının önüne çıkıyorum bir kaç dakikalığına... siz oturun isterseniz.

-Ben de geliyorum...

-Kimse çalmaz ki...

-Alıp kaçarlar belki.

-?

-Önemli değil. Kötü bir şey söylemedim.

-Dilenci çetesi, götürüyormuş zaten... biraderi...

-?

-Cidden...Taşlıtarla'da... Valide, musluğun arkasındaki duvara yapıştırdığı, Hayat Mecmuası ilâvesi "Prenses Süreyya"nın resmine bakıp, nakarat kısımlarını Şah Rıza hakkında pek de hoş olmayan sözlerle süslediği şarkılar söyleyerek mutfakta bulaşık yıkamaya dalmışken, adam vurmuş biraderi sırtına... Yokuşu tam dönüp gözden kaybolacağı sırada, son saniyede valide görüyor. Nakarata denk gelmese, valide şöyle bir dönüp görmese, bugün birader diye birisi olmayacaktı.

Radyoyu kapatma beş dakika için...

-Kapatmadım, baktım sadece...

-Ben de bir gün kaybolmuşum, saatler sonra "kasımpatı"ların arasından çıkmışım. Valide, çok sevdiği şarkılardan, "Akasyalar Açarken"i bitirmiş, "Yıldızların Altında"ya başlamıştı ki, nakarata gelmeden birden sustuğunu, çığlığı bastığını hatırlıyorum...hayal, mayal. Mahallenin büyük kızları oraya saklamışlar, düşünebiliyormusunuz?...Neriman'la, Vildan abla. Neriman, Şükran Abla'nın ufağı.

-?

-Ve kardeş olanlar daha Asya'lı...

-Tahmin etmiştim.

-Sanıyorum, Karadeniz'in kuzeyindeki bir yerlerden  Bulgaristan'a göç etmişler...Bir saniye...

-N'oldu?

-Üstte, yanda... Üç koldan aralarında kalmışız meğer, şimdi farkettim. Babam zaten...

...

(İçerde...)

"... 'Yasaklanmış Türküler'den, 'Pencere Açıldı Bilâl Oğlan, Piştov Patladı' idi...  Alo?

"Kahrolsun, Türk-Arap gericiliği!... Kahrolsun Türk faşizmi!... Yaşasın özgür halklar federasyonu temeli noktasında Anadolu rönesansı!..."(Çarpılan ahize sesi)

"Siz devam edin. Geçenlerde Teşkilat-ı Mahsusa'yla ilgili bir belgeselde fon müziği olarak çalınabilirdi halbuki. Evet, 'Kavga'... Alo?"


"Savaş kışkırtıcılığı yapmayın, sizi kınıyorum... Allah ıslah etsin ne diyeyim".

"Üç kardeş emaneti, aldılar o dereden

Emanet makineli, tüfekler hotchkiss marka"

"Teşekkür ederim. Nerden arıyordunuz, Güney Kıbrıstan mı, Kuzey Irak'tan mı?"

"Tüfeklerden bahsediliyor"

"Sizdeki Nutuk'ta bahsolunanlar su tabancasımı?

"?"...

"Evet?"

"Ben ciddiyim... Hayvan!" (Çarpılan ahize sesi)


"İlyas, Temel, Süreyya, dönmediler geriye

Hatçe, Ümmü, Gülizar, gittiler o dereye"


Kavganın haklı olanı, erkek dişi bilmiyor,

Bütün halk birlik olmazsa, kavga haklı olmuyor"
 


(Dışarda...)
 

Tam anlayamadım.

- Yani, bluğ çağını tamamlamış bir kızla, bir erkeği, şayet çocuk kıza dokunmadığı takdirde, bu davranışının, "sorumluluğu sadece kendi gövdesiyle, menfaatleriyle sınırlayan" mutlak liberalist anlayış tarafından "aptallık olarak görüleceği" bir ortamda düşünelim. Sorumluluğu kendi gövdemizin tatminiyle, menfaatleriyle sınırlamayan doğru ahlâka göre çocuk, kıza, bir ömür boyu bağlanma duygusu taşımadığını bilerek, sorumluluktan kaçarak dokunursa, onun bu davranışının ahlâki niteliği, ilerde kızın hayatında ortaya çıkacak etkilerinin, sonuçlarının "bilimsel" olarak  "müspet" veya "menfi" olarak görülmesiyle, "sağlıklı cinsel yaşamın başlangıcı" olarak görülüp, görülmemesiyle değişmeyecek bir gerçektir ki... kullanmak olur.

Kıza karşı kalbinde bir ömür boyu sürecek bir sorumluluk hissetmeyen çocuk, sırf "bir anlık sağlıklı ilişki" uğruna kıza dokunsaydı, bu davranışının ilerdeki sonuçlarının değiştiremeyeceği bir gerçek olarak kızı ziyan etmiş olacağını biliyordu. Bu yüzden dokunmadı.

Bir profesyonelden bahsetmiyorum, 15 yaşında 37 erkekle ilişki kurmuş bir öğrenci kız...  Az evvel bahsettiğim asansördeki tecavüz olayı sırasında oradan geçtikleri halde müdahale etme gereği duymayan erkekler arasında bence, bu kızla ilişki kurmuş olanlarda vardı veya o erkekler de aynı ahlâkın erkekleriydiler...ve büyük bir ihtimalle de birisinin kadınla "meşgul olduğunu" düşünüyorlardı... yani kadınında  "değişik bir heyecan yaşadığını"...

Bir toplumda, sorumluluğu gövdenin tatminine yönelik davranışlarla sınırlayan bir ahlâk ve bu ahlâka uygun bir bireysel hukuk hakim kılınırsa, herkes herkese "dokunursa", zamanla mevcut hukukun, kanunların, devlet kurumunun "dokunamadığı" kişiler, güç merkezleri çıkar ortaya...

Görüyorsunuz işte, her şey birbirine gene bağlı... Dudağınızı bükmeyin öyle. Bunlar yuvarlak lâflar değil.

-Hayır bükmedim ki. Teorik olarak bir itirazım yok, fakat hayatta...

-Ne düşündüğünüzü anlıyorum, bu örnekteki çocuğun kıza dokunmamasının asıl sebebi, "belkide kızın çirkin olması"... diye düşünüyorsunuz. Dolayısıyla,"ahlâki sebeb"i  sırf bu sebepten kıza dokunmayan çocuk uydurmuştur. Yani çocuk, durumu "yemek-içmek gibi, sadece bir ilişki, anlık tüketim ilişkisi olarak görmemişse", bunu kızın çirkinliğiyle açıklıyorsunuz... İçeriye geçelim, gel...

-Evet...  inanmak güç doğrusu...

-Var böyle insanlar. Azda değiller. Şu resme bir bakın... Bir arkadaşıma ait. Lise yıllarında arkadaşlarıyla birlikte çektirdiği bir resim... Bahsettiğim örnekteki çocuk şu... Benim arkadaşım... Şu da kız... Kızın, "yemek-içmek gibi, sadece bir anlık ilişkiye, anlık tüketim ilişkisi"ne, tabirimi mazur görün "obje olmaya" mani görünüşü var mı?

-Hemen hemen kusursuz denilebilir.

-Denilebilir değilmi?

-Evet. Meselâ...

-Hayır, hayır, gerek yok... Hayatımda böyle bir soru sormadım, fakat ortada sizin kuşkulandığınız gibi, çocuğun ahlâki gerekçeyle örttüğü bir mazeretin olup olmadığı anlaşılsın diye düşüncenizi öğrenmek istiyorum, tek sebeb bu, yoksa çocuk davranışından  o gün olduğu gibi bugünde emin...

-Artist gibi diyecektim...

-Çocukta aynı böyle düşünüyordu, fakat önemli değil. "Güzeli ve çirkini ayıran, insanın güzellik bilincidir", az evvel söyledim... Sizin gördüğünüz fiziği gören çocuğun kalbinde bu fiziğin ruhuna yönelik bir kıvılcımlanma yoktu. Kalbi çarpmıyordu. Bir anlık "sağlık uğruna" kızı ziyan etmedi. Böyle davranan insanlar var, böyle insanlar çoğalmalı.

Arkadaşlarıyla birlikte oturup tartışıyorlar, yani aksi davranmak için ortada "görünür" hiç bir sebep olmadığı halde çocuğun o şekilde davranmasını anlayamıyorlar. Birisi meselâ, çocuğun "hem aptal, hem keşiş" olduğunu yüzüne bağırıyor;

"Ya, etme eyleme... bizle dalga geçtiğini söyle!"...

"Dalga geçmiyorum... Doğru söylüyorum"...

-O zamanlar televizyon yok değilmi.

-İyi ki hatırlattınız...Sadece TRT var, o da çok yeni... Zaten, "hiç de öyle sanıldığı kadar ayrıntılı ve bu ölçüde; 7 yaşındaki çocukla 20 yaşındaki yetişkine aynı lisanla ve aynı anda ulaşarak... 'öğretilmesi' gerekmeyen 'güdü'yü, dolaylı dolaysız, sabahtan akşama kadar seyircilere öğreten bir medya" olmuş olsaydı ve çocuğun kulağına 7 yaşlarındayken, aynı lisanla yapılan bir "evlilik öncesi sağlıklı cinsel hayat" tavsiyesi çalınsaydı...

-Evet?

-Kızı harcardı... Başkalarını da... Bunu önleyen ne oldu biliyormusunuz? Arkadaşım 7 yaşlarındayken bir akşam üstü, bahçesinde define aradığı bir evin delikanlı çağındaki oğluyla babası arasında geçen bir konuşmaya şahit oluyor, daha doğrusu adam oğlunu evin arkasına çekmiş, azarlıyor;

"...Öbür mahallenin kızı olursa, ziyan etmen helâlmi oluyor?... Ha komşu kızı, ha öbür mahallenin kızı, adam dediğin dokunduğu kızı alır!"...

"Bu önledi" demişti...

-Hiç mi günahı yok sizce?

-Bu anlamda hiç bir zaman olmadığını adım gibi biliyorum. Bence hukuk, insanların böyle davranmasını engelleyici değil, tersine özendirici olmalı.

-Anlıyorum... Fakat bu defada "ahlâk bekçiliği"ni iş edinenler çıkıyor...  işte, sokak ortasında cezalandırıyorlar. Empoze ediyorlar.

-Bu doğru değil, fakat o iki kişinin sokak ortasında o şekilde davranmalarıda belli bir ahlâkın empoze edilmesi değilmi?... Medyanın, "hiç de öyle sanıldığı kadar ayrıntılı ve bu ölçüde; 7 yaşındaki çocukla 20 yaşındaki yetişkine aynı lisanla ve aynı anda ulaşarak... 'öğretilmesi' gerekmeyen 'güdü'yü, dolaylı dolaysız, sabahtan akşama kadar seyircilere öğretmesi"de belli bir ahlâkın empoze edilmesi değilmi?...

Ben savunduğum ahlâkı "anlatıyorum", empoze etmiyorum ki...

"Sorumluluğun kendileriyle sınırlı olmadığını anlamış iki insan", meydanın orta yerinde, ev dışında açık cinsel davranışlarda bulunmaz, empoze etmez...idrak etmek çok mu zor?

Yani, bir gece vakti, bir başkasının evi, iş yeri soyulurken, gözünün önünde bir kadın saldırıya uğrarken, oradan geçen bir insan, "benim evim, işyerim, kadınım değil, beni ilgilendirmez" deyip görmezden gelmeyecek. Herkes kendi evinin önünü süpürsün anlayışı bu noktaya varmayacak. Kendi davranışlarından sorumlu insan, kanuni bir zorunluluk olduğundan değil, fakat doğru ahlâk icabı öyle davranacak, müdahale edecek. Elbette istasyonları soyma ihtimali var diye kimlik kontrolu yapmaya da kalkmayacak.

"Sorumluluğun kendi bedenimizle sınırlı olmadığını anlamış olsaydık", aslında israfda olmazdı, biliyormusunuz.

 "Toprağından bin batman mahsul çıkacak bir insan, eğer ihmal ve isteksizlik yüzünden dokuz yüz batman mal elde edecek olur ve aradaki yüz batman fark insanların istifadesinden uzak kalırsa biliriz ki, bunun hesabı kendisinden sorulacaktır, çünkü aradaki fark israftır" diyoruz ya, bu aynı zamanda,

"İklimiyle, doğasıyla, insanda dahil bütün canlı varlıklarıyla parçası olduğumuz bütünlüğün kaynaklarının yaratılmışlar için sınırlı olduğunu dikkate aldığımızda, mesela, en fazla bin batman mahsul çıkması gereken bir topraktan, eğer aç gözlülük yüzünden bu bütünlüğe zarar vermek pahasına, iki bin batman mahsul alınacak olursa, o bin batmanlık kaynak israfıyla, doğada sebeb olunan yıkımın hesabıda kendisinden sorulacaktır, çünkü, apaçık israftır"... demektir.

Otomobil ve fabrikaların doğaya bıraktığı zehirli maddelerin azaltılmasını öngören "Tokyo Anlaşması"nı imzalamayan ABD'nin gerekçesi şu:

"Amerikan tarzı hayat, tartışılabilir değildir"

Yani, "Do it"... Bu kadarına aklı eriyor. "Do it, but don't think about the consequences!"... Dünya batmış, bitmiş  önemli değil. 

-İlle de bir çeşit "Pate De fois Gras"  kazı gibi yaşayacak.

-İsraf!