"Nedir o Kâri'a? Kâri'anın ne olduğunu bilir misin?"
 

-...Bütün kavuruculuğuyla bastırmak üzere olan yaz, büyük zaferi haber veren darbeleriyle geliyor. Belli bir hatta direnmekle yetinmeyip, pörsüme nedir tanımayan bir aşkla taarruz üzerine taarruz tazeleyen her kesimden vatansever direnişçiler, Hak ve halk nazarında meşru gerçek devlet olan Direniş, Milli Kuvvetler, kısaca Mücahitler, başta Büyük Merkezdoğu olmak üzere yangın yerine dönen dünyada giderek şiddetlenen savaşın hemen her cephesinde düşmana peşpeşine darbeler indiriyor, yıldönümleri aynı aşkla kutlanacak başarılar kazanıyor. Sömürgeci şeytana ve kuklalarına indirilen her darbeyi sokaklarda meydanlarda bayram sevinciyle kutlayan gerçek insanlar, hakkıyla değerlendirildiği takdirde düşmanı yerle bir etmeye fazlasıyla kâfi bir kuvvete sahip olduklarını hatırladıkça yediden yetmişe mücahitleşiyor, mücadeleye katılıyor. 'Dünya ne zaman değişse hemen ayak uyduran' kuklaların aksine, babaları, dedeleri, anneleri gibi elde tüfek operasyonlara katılan 11 yaşındaki barbar-çocukların taarruza uyanmış iradeleri önünde düşman aciz, kuklalar şaşkın...
 
İstilâcıların Büyük Merkezdoğu'da uğradığı kayıplar düşman sözcülerinin ve medyasının kabul ettiği rakamın çok üzerinde. Felluce Muharebeleri mağlubu suçlu Waşington rejimine göre savaşın bittiği, Direniş'in ise taarruz operasyonlarının genişletilmesi, yaygınlaştırılması kararını aldığı 2003 yılı Mayıs ayından bugüne düşmanın sadece Irak cephesinde uğradığı kayıplar, onlara 3/20'nin gerekçesi olarak propaganda olunanların yalan olduğunu farkettikçe buhrana kapılıp sağa sola rasgele ateş açan askerlerle, mücadeleye sempati besleyen erlerin, subayların öldürüp yaraladıklarıyla birlikte, sivil görevli, amatör araştırmacı, kapı çalışanı, komisyoncu, medyacı, geçici idareci, gönüllü şirket psikoloğu, anlaşmalı sorgulama uzmanı, taşeron, kadrosuz profesyonel sivil kamyon sürücüsü gibi ıvır-zıvır vesair adlar altında faaliyet gösteren terörist sömürgecilerle, polis kılıklı yerli ajan unsurlar da dahil, aylar önce bir kaç bine ulaştı. Medya kendisi gibi zihni işgal altında bulunan Merkezdoğu sömürgelerinin güvenlik güçlerine "rambo, gurka, anzak" değil; fakat ataları gibi Milli Kuvvetlere mensup birer Mücahit olduklarını hatırlatıp model teşkil edeceği, Anadolu'ya Trakya'ya yayılacağı endişesiyle, mücadeleye yakınlık duyan erlerin, Milli Kuvvetlere mensub gerçek polislerin, subayların, sömürgeciler üzerine mücahidane taarruz ettiği operasyonları ya hiç duyurmayıp ört-bas ediyor ya da Kosova'da Nisan ortalarında Ürdün vatandaşı bir Arap askerin ABD askerlerini öldürdüğü taarruz operasyonunu haber verirken yaptığı gibi "Esrarengiz hadise...Olay açıklığa kavuşturulamadı... Ne olduğunu bilen yok, sır gibi hadise... Bilinmeyen bir nedenle açılan ateş sonucu iki kişi öldü... " benzeri cümlelerle anlamını saptırıyor, akla doğmadan unutturuyor.
 
Diller düzelecek... Aynı cümle içinde kriter hilesiyle bölücülüğe iki misal; "Sünniler, Şiiler ve Kürtler..." ve "Sünniler peşmergeleri tehdit etti!"  haber başlıklarında görüldüğü üzere Büyük Merkezdoğu topraklarında yasadışı konumdaki terörist sömürgeciliği ve kuklalığı meşru; meşru devlet olan Direnişi ise yasadışı terörist olarak propaganda eden bir dil kullanan medyadaki mihraklar artık Allah'a havale... Bildiği yoldan ikna edecek, mutlaka düzeltecektir.
 
"...Akıl yürütürken, samimi niyetinizi ifadeye dökerken dikkat edin. Irak'ın kendi bayrağına sahip çıktığını, 'Irak halkı işgalcilerin hazırladığı yeni bayrağı kabul etmedi, eski bayrağına sahip çıktı' cümleleriyle ifade eder, işgalcilerin 'bayrak' adını verdiği nesneyi 'yeni bayrak', Irak bayrağını ise 'eski bayrak' diye anarsanız, niyetiniz Irak'ın kendi bayrağına sahip çıktığını söylemek olsa bile, bu sizin Irak'ta yasadışı konumda bulunan sömürgeciliği meşru güç olarak gösteren propaganda makinesinin tesiri altında olduğunuzu gösterir. Veya... Taraflardan birinin, ona katılmayı, şayet gerçekleşmezse mahvolacağına iman ettiği bir kutsal amaç olarak benimsediği AB'ye zaten kabul edilmiş olan diğer taraf, aynı 'birliğin' görünüşte desteklediği 'birleşme'yi onun lehine düzenleyen plâna, karşı taraf AB'ye tam üye olma amacından vazgeçmediği takdirde 'birleşme'nin zaten zamanla o tarafın eriyip yutulması şeklinde çok daha lehine gerçekleşeceğini hesaplayıp elbette 'hayır' der; tarihi bir fırsatı heba etmiş de olmaz. Veya... Bir tarafın 'çözümsüzlük' olarak gördüğü belli bir denge, diğer tarafa göre 'esas çözüm'dür; mevcut durumun 'kanser, kambur, çakıl taşı, yolu tıkayan statüko' olarak adlandırılması ise ufkunda ne olduğu geçiştirilen 'yol'u açacağı söylenen belli bir 'çözüm'le sanki bir daha statüko oluşmayacakmış, 'yolu tamamen ortadan kaldırıp, çözümsüzlüğe yol açtığının görüldüğü' tespitinin pekâlâ yapılabileceği yeni bir statüko oluşması mümkün değilmiş hissi uyandırmak için atik davranılması. Gördüğünüz gibi anahtar, 'göre'... 'Göre', farkında ol, olma, nereden, nasıl, hangi gayeye bağlayarak baktığına bağlı; dolayısıyla o bakışın ürünü 'çözüm'de. Hadiselere dürüst bakmak anlamında kullanılsa da 'nötr taraf ' diye bir nokta mevcut değil; o, Bush-Blair idarelerine boyun eğmeyi, aksi halde mahvolunacağına inandığı 'dünya gerçekleri'ne 'ayak uydurmak' olarak bahanelendiren 'nötr idare' gibi iğdişlik halidir. Veya... Statüko basit anlamıyla mevcut durum demek. Mevcut durum ise '80 yıllık statükoya karşı çıkmak adı altında mülkün özellikle son 20 yıldır yağmalanması'dır. Niyetiniz statükoya karşı çıkmaksa 'statükoya karşı çıkmak adı altında mülkün yağmalanması statükoculuğu'nu sadece lâfla protesto etmek, kınamak yetmez; özelleştirme adı altında cebren ve hile ile yıllardır yağmalanan kamu mülkünü, asıl sahibin Allah olduğunu bilmek kaydıyla mülkün kamuya ait olduğunu unutturan medyadaki anlayışa aldanmadan, 'pabuçcu muştaları'nın yağmacılığa yönlendirdiği idareye kulak asmadan artık zor kullanarak savunun, muhtekirin, vurguncunun yağmaladıklarını, 'iyi vurguncu-kötü vurguncu-ne de olsa bizden vurguncu' ayrımı yapmadan geri alın ki millete ait mülkün asıl sahibi olduğunu kabul ettiğiniz Allah'ın gazabına uğrayıp kahrolmayasınız.
 
Hadiselerin anlamlarını ilerde doğru olarak hatırlanmalarını engellemek için önceden saptırarak unutturmak, önemsiz gibi görünen ayrıntılarda boğuntuya getirmek sömürgeci şeytan taktiğidir; aldanmayın. Hazır hatırlamışken, 'Anadolu'nun bir hayli kısmını yeniden dolaştım, halkın fikrini yokladım. Baktım ki zavallıların bir şeyden haberi yok. Vakıa nisbetle havas (seçkinler) geçinen takım, bu şartların pek ağır olduğunu biliyor, lâkin ilimler son derece icmalî. Avam ise hiç bir şeyden haberdar değil. Zannediyorlar ki memleketin kenarları, yani Hicaz gibi, Bağdat gibi, bir iki yer elimizden çıkmakla iş bitecek; Rumeli, İstanbul, Anadolu, Suriye yine bizde kalacak, artık çiftçi çiftiyle çubuğuyla; esnaf san'atıyla, dükkânıyla; ülema medresesiyle, mektebiyle; tüccar alışıyla verişiyle meşgul olacak! Heyhat! Düşmanlarımız bizi ne hale getirmek için geceli gündüzlü çalışıyorlar, biz ise hâlâ ne gibi hülyalarla kendimizi avutuyoruz!... İstanbul'un Yunan elinde bulunması demek, daima donanmasına muhtaç olduğu İngilizlerin elinde bulunmak demektir. Rumeli'nin, İstanbul'un, Aydın vilâyetinin Yunanlılar elinde bulunması ne demektir biliyor musunuz? Oralarda tek bir Türk Müslüman kalmaması demektir. Vaktiyle eski Yunanistan'la Mora'daki halkın yarısı Rum ise yarısı da Müslüman'dı. Bugün o havalide tek bir dindaşımız kalmamıştır. Bu antlaşma mucibince verilecek memleketlerde de bir müddet sonra aynı hal zuhura gelecektir. Evet, Müslüman ahali katliam ile korkutulacak, hicrete mecbur edilecektir'..."
 
Akif'in bu sözlerini aktardıktan sonra dinleyenlerin bazılarına nedense ay kadar uzun gelen sessizliği takiben İmam devam ediyor;  "Hiç bir yerde kasdolunduğu anlamda tam olarak mevcut olmayan demokrasi uygulaması, milletin tuzak-bahanelere dönüşmüş 'bekçilik'le, mülkün kamuya ait olmasını kötü anlamda statükoculuk olarak propaganda eden güya 'anti-statükoculuğa' bölünerek birbirine düşürüldüğü, her kesimden yağmacının 'İslâm tehlikesi'yle 'komünistlik tehlikesi' ne karşı böyle korunduğu bir danışıklı oyundur, bu oyunun perdesidir; yırtacaksın. Okulu, camisi, kışlası bir bütündür. Okula, camiye, kışlaya bölünüp birbirine düşürülen ordu-millet; okulda, kışlada, camide; hutbede, içtimada, derste ordu-millet olduğunu hatırlayacak; onlara 'sömürge olarak kalalım, etimiz ne budumuz ne, gücümüz yok, sömürgecilikle savaşamayız; dünya gerçeklerinin dışında bir kalırsak, ABD bizi bombalar, bombalayınca da hapı yutarız; zaten biz adam değiliz ki, bir bataklığın esiriyiz; kendimizi hele hiç yönetemeyiz; haddimizi bilelim, gerçekçi olalım; silâhla, direnmekle bir yere varamayız' diyenlere, 'Varırız!...Irak'ta, Afganistan'da, diğer cephelerde 11 yaşında çocuklar elde tüfek nasıl savaşıyorsa öyle şakır şakır savaşır, varırız' cevabını sille gibi indirip, askeri, sivili, kadını, erkeği, doktoru, hukukçusu, işçisi, köylüsü, tüccarı, medyacısı, talebesi, öğretmeni, cemaati, imamı aynı meydanda buluşacak; tek sloganda birleşip, tek bir yumruk olacak... Namlular, güvenlikleri sağlanmak üzere kordon altına alınan 'pabuçcu muştaları'na bakmalı ki Irak'taki 'anti-statükocu demokratik değişim ordusu'yla olması gereken fark, ramboyla mücahit arasındaki fark çıplak gözle görülsün. Bu Allah'ın Darbesi... İşittiniz mi?"...
 
Bush-Blair rejimleri de dillerini düzeltecek. Kendi aralarında konuşurken "...Bir an evvel çekilmemiz lâzım, işler sarpa sardı. Fakat çekilir çekilmez şimdi bile kararlar almasını tam olarak engelleyemediğimiz meşru Irak yönetimi hemen zafer kutlamalarına başlayacak; bir türlü bölemediğimiz Direniş liderleri, geçit resminde bulunan savaşçıları, Mücahitleri hep birlikte selâmlayacak; günler geceler sürecek bu kutlamalarda madalyalar takılacak; bütün Irak ayağa kalkacak; Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'i serbest bırakmak zorunda kalacağız. Arkasından Türkiye'deki idare gümbür gümbür devrilir; orada da aynı manzaraları El Cezire'den izleriz. Raporlar felâket. Türk Silâhlı Kuvvetleri içinde 'Warşova Paktı dağıldıktan sonra, özelleştirmeciliğin bekçiliğini statüko haline gelmeye başladığı 90'lardan itibaren, o vakte kadar resmi baş düşmanı 'komünizm tehlikesi'nin gölgesinde tuttuğu 'İslâm tehlikesi'ni baş düşman ilân ederek yapmaya başlayan NATO adlı paravan örgütte ne işi var Çanakkale, Sakarya, Dumlupınar zaferlerini kazanmış bir halk ordusunun?' diye düşünenlerin sesleri giderek yükseliyor. Sesleri giderek yükselenler, BM 'yi de '...artık sefil mahiyetleri bütün çıplaklığıyla ortaya çıkan bütün bu teşkilatlar'dan birisi' olarak görüyorlar" şeklinde cümleler kurup kurmadıklarını tam alarak bilemeyiz; ama Bush-Blair ne yapmaları gerektiğini biliyor; "Çanakkale'den ders almadık, sömürgecilikten vazgeçmedik. İlâhi iradeyi yeneriz sanmıştık, yanıldığımızı anladık.Yalan söyleyip aldattığımız için bütün dünyadan özür diliyoruz. İnsanlığa karşı işlediğimiz suçlardan pişmanız. Büyük Merkezdoğu topraklarından kayıtsız-şartsız derhal çekilmeyi, bu topraklarda neden olduğumuz zararı tazmin etmeyi, 3/20'nin baş failleri olarak yargılanmayı kabul ediyoruz" diyecekler...

Artık sıra geldi önemli yıldönümleriyle; bayramlarla, doğum günleriyle dolu üç aylara... Mayısa, Hazirana, Temmuza. Ve Ağustosa.
 
Selâm; tamamlayacağına adı üzerine söz verdiği zaferi O'na insan ruhunda savaş açanın unutmadığı halde unutmuş gibi yapınca herkese unutturduğunu sandığı ezelî hükmü yedi iklim dört bucakta görünür kılıp hatırlatan, devlete biçimlendirip olduran Allah'ın Musavvir adıyla birlikte


Devam eder