"Güvenmeye değer olan politika, yalnız kendi varlığımıza dayanmaktır"

"Türkiye'nin güvenliğini amaç edinen, hiç bir millete karşı olmayan bir barış yönü, daima bizim ilkemiz olacaktır"

Atatürk
Kurucu Ulusal Önder

 

 


Haftalık Sohbet


-Evvela ufukta giderek yay şeklini alan, aygın baygın, yeşilimsi bir parlaklık olarak beliriyor. Parlaklık, sanki hafif bir esinti vurmuş gibi, yavaşça dalgalanan dev bir perdeye dönüşüyor. Sonra perdenin dibinde, kırmızıya çalan dalgalanmalar başlıyor ve ardından mor renk çıkıyor ortaya... Sonunda, işte görüyorsun, bütün gökyüzü, mavisiyle moruyla rengârenk... Birkaç dakika sonra yeşilimsi bir parlaklık halinde dumanlaşıp belirsizleşecek... kaybolacak...

-Sanki perde.

-Açılan bir perdeye benziyor değil mi... Zaten bu cinsinin adı, "perde"... Cezbeye tutulmuş parçacıklar. Aynı böyle işte... Cazibeye kapılmış yüklü parçacıkların şemsî ve dünyevi atomların çarpışıp, birleşmesi... Atmosferin üst tabakasında güneşinde yardımıyla gerçekleşen bir çeşit kutlama...

-Biliyorum. Ne kadar güzel görünüyor... Bir de "Taç" biçimi olan vardı... Daire şeklinde.

-Bak, bak... Şu aynı ağaca benziyor. Bir fil yavrusu hortumuyla ağacı sökmüş de götürüyormuş gibi duruyor... Çalılığa saklanmış zebra sıpasını andıran.

-Hani nerede?

-Uçuşan eteğe benzeyen bulutçuğun ilersindeki.

-Hani?...

-Çiçek desenliymiş gibi... Mor çiçekler.

-Nasıl görüyorsun öyle anlamıyorum?... Aa, bak, şunlarda fasulyeye benziyor...

-Bazen insanın aklı almıyor, biliyormusun.

-Fasulyelerimi?

-Baksana şu gökyüzüne... Güneş sistemimizin içinde bulunduğu galakside 200 milyar civarında yıldız var... 100 bin ışık yılı çapında, 10 bin ışık yılı kalınlığında bir galaksi. Tahmin edilen galaksi sayısı ise, 40-50 milyar... Bir saniyede, 700 milyon ton hidrojenin 650 milyon ton helyuma dönüştüğü Güneş, daha 5-6 milyar yıl idare edecek yakıtıyla, yinede ortalamanın altında bir yıldız sayılıyor... Işığın bir saniyede kat'ettiği mesafe ise, dünyanın çevresinin 7.5 katına eşit... "Bir" dediğin anda, dünyanın çevresinde 7.5 sefer tur atmış oluyor ve bu hız, kara deliğin çekim kuvveti karşısında hikâye... Zamanı bir boyut olarak tamamen kavrayamazsın, mümkün değil... hayal edilmesi bile güç.

-Çimenlerin üzerine yatmış gökyüzünü seyrederken gelir böyle düşünceler... Ortaokul, lise yıllarında... Meselâ, yine böyle Dolunay zamanı, birisi, aynı şimdi yaptığın gibi, dirseklerinin üzerine doğrulup, diğerlerine, "Belki de uzayın derinliklerinde, bizden çok ileri, bizim hayal dahi edemeyeceğimiz kadar üstün bir medeniyetin deneyiyiz... meselâ ortaokul seviyesindeki bir talebenin ev ödeviyiz"...diyebilir. "Yaz tatili veya yarı-yıl tatili ödevi gibi bir şey"... Bütün gözler ona çevrilir, tuhaf tuhaf bakarlar. Bir diğeri, "Nasıl yani?... Bunu bana anlatırmısınız?" diye sorarsa, o da, "Elbette anlatırım, bu bir sır değil, dinle" der... İlkokulda, ortaokulda, bir kâsenin içine, nemli pamuklar arasına fasulye taneleri koyarak yapılan deneyi örnek verir, "Bütün dünya, tarihiyle, teknolojisiyle, canlı cansız organizmalarıyla, belki de bir nevi 'fasulye deneyi'dir olamaz mı yani?"...

-'Hayalet denizci'yle, çocukları' hatırlattı... Peki, öbürleri?

-Ürkenler olabilir... Soruyu soran, "Ortaokul seviyesindeki bir talebe ha... Bütün uygarlıklar, ülkeler, buluşlar, savaşlar, üzüntüler, sanat eserleri, ABD, Avrupa, yani herşey ortaokul seviyesindeki bir talebenin 'ev ödevi' ha... Fakat bu nasıl olur?" diye itiraz formunda tedirgince şaşırır...Gözlerini iri iri açıp, kırpıştırarak tabii ki...

-Şaşırınca hep böyle yaparlar zaten. Sonra?

-Sonra çocukta, "Bir grup çalışmasıdır belki... Mezuniyet projesi nevinden bir atelye çalışması olarak 'bir medeniyet projesi'yizdir...Meselâ bütün bu trenler, tren şiirleri, Amerikân rüyaları, ilimler, dağlar, bayırlar, göç hareketleri, hakem hataları, pastalar, buzullar, hadiseler, reklâmlar, televizyonlar, böyle bir 'medeniyet projesi'nin çocukça plânlanmış ayrıntıları olamaz mı yani"... diye omuzlarını silker meselâ.

Ancak öbürü, "Madem öyle, niye bizle hiç konuşmuyor, veya konuşmuyorlar, iletişim kurmuyorlar?" diye dudak bükebilir. Fakat ürkütücü hayalin sahibi, peşini bırakmaz,

"Peki siz, börtü böcekle... tek hücreli canlılarla, işte amiplerle, terliksi canlılarla, kelebek, su örümceği, kum tanesi, yoksul zincir böceği gibi şeylerle konuşmaya kalkışıyormusunuz?... Buna tenezzül ediyormusunuz?... Bu dünyanın ölçüleriyle, çok büyük ve karmaşık görünse de, deneyin sahibi veya sahipleri de kendileri için 'fasulye deneyi' basitliğindeki bir dünyayla niye konuşsunlar, iletişim kurmaya kalkışsınlar ki?... Üzerimize eğilmiş, merakla inceliyordur... Bence, konuşuyordur da bizler duymuyoruzdur... Anladınızmı şimdi"...der.

Öbürüde gidip yetişkin insanlara, meselâ öğretmene şikâyet eder, "Bu çocuk dur durak demeden bütün gün korkunç şeyler anlatıyor!" diye sızlanır. Öğretmen de...

-Öğretmende, "O kaka çocukla konuşmasaydın sende... Onu büyüyünce Ev'den atacaklar" diye fısıldar... Anladım.

-Yanlış... İlkokul değil, Ortaokul çocuğu bunlar bir kere... Öğretmen, "Cevabına katlanamayacağın soruyu sormasaydın. Madem ki sordun, katlan ve dinle. Korkmazsan sonu güzel, ona göre" diyecekti.

-Anahtar kelime "korku" yani... Sonra?

-Bu kadar...

-En heyecanlı yerinde?

-Biliyorum. Hakikatten çok acayip. "Bir" dediğin anda, dünyanın etrafını zırt diye 7.5 defa dolanıyor ha... Kara delikse, ışığı bile sızdırmıyor. İçinde n'oluyor meçhul. Bilim, milim hak getire... işlemiyor.

-Maddenin kendine çöküşü... Çökme, bir son değil...geçiş.

-Böyle işaret parmağını uzatınca... sanki dokunacakmış gibi. Halbuki git git bitmez. Dokunamazsın.

-?

-Bir bakıyor oradan aşağıya, kafaya dank ediyor...Zaten bazı astronotlar uzaydan dönünce, köye kapanıyor. İnsan büyüse bile aklı almaz.

-Bunu diyordum işte... Böyle bir kâinatta, ABD'ye AB'ye tanrı gibi bakmak, talepleri yerine getirilmezse Türkiye'nin haritadan silineceğini zannetmek, bu korkuyla saçını başını yolmak, daha akıl almaz olanı... Türkiye'deki siyasi yapının, medyanın haline bak, koskoca adamlar, kadınlar, "AB talepleri" kabul edilmeyecek diye günlerce hop oturup, hop kalktılar. "AB Talepleri" kabul edilmeden evvel neydi o televizyon stüdyolarının hali?... Telâffuz edilmesede, "Allah saklasın!" kısmı yüz çizgilerine, ses tonuna sinmiş, "Kabul edilmezse n'olur?" soruları..."Düşünmek bile istemiyorum"la başlayan cevaplar, "kıyamet senaryoları"...Üüü!...

-İnsanın aklı almıyor... Bir de "savaş senaryoları" çıktı şimdi...Her üç cümleden biri, "Gün geçmiyorki yeni bir savaş senaryosu ortaya atılmasın"... "Operasyon ihtimali gündemdeki yerini korurken". Senaryo okuma saatimi,  haber bültenimi?... Ağustos böceği gibi. Vır, vır, vır, dır, dır,dır...

- "Kabul edilmezse n'olur?"... N'olacak, bazı anaların sütü kesilir, bazılarının taşar, sel olur, heyelanlar çoğalır, acayip hastalıklar baş gösterip yayılır, bu arada başımıza taş yağmamış hiç olmaz, eh, oldu olacak, o da olur"...

-Türkiye çöl olur...  14 Ağustos 1921'de  n'oldu, önemi nedir diye sorsan cevap alamazsın. Kendi çocuklarıda dahil, Amerikan uçak gemilerinin bordo numaraları ezberlerinde...

-Oradan başlıyor... Uzaydan. Bu daha da akıl almaz bir durum aslında...

-?

-Korkunç... Bu düzeltilmeden nasıl eğiteceksin?... Beyinler elek gibi. ABD ile Irak Devleti arasındaki anlaşmazlıkta, ABD'nin görüşlerini biz nasıl öğreniyoruz?

-Medyadan... Televizyonlardan, gazetelerden, radyolardan... Sen iyi misin?

-Fena halde iyiyim. Bu saydığın araçlar, Türk televizyonları, radyoları, gazeteleri, dergileri, "ABD'nin görüşleri"ni nerelerden, kimlerden, öğreniyor, nasıl aktarıyor, bunu soruyorum.

- ABD, AB medyasından aldıkları haberleri aktarıyorlar.

-Yani nasıl?

-Basbayağı...Türkiye'den kurulan canlı bağlantılarla, ABD'li siyasetçilerden, strateji uzmanlarından, ABD Bakan ve senatörlerinin Türkiye ziyaretlerinde, bazen uçak merdivenlerinde vermeye başladıkları demeçlerden, basın toplantılarında söylediklerinden, Safir'in Times'da  köşesinde yazdıklarından öğreniyorlar. Times, Newsweek, Economist, Stratejik araştırma yayınları... Bir de, Clinton'dan öğreniyorlar.

-Peki Irak Devleti'nin görüşlerini nasıl öğreniyoruz? Türk medyası Irak Devletinin görüşlerini nerelerden, kimlerden ve nasıl aktarıyor?... Yani "Irak tarafının görüşleri"ni, Bağdat'la kurulan canlı bağlantılarla  Irak'lı strateji uzmanlarından, devlet adamlarından, Irak medyasından mı öğreniyorlar?...

-Bazen, Irak'lı bir bakanın görüntüleri gösteriyorlar, üç-beş saniyeliğine...Fonda bir ses özetliyor... "Şöyle demiş, ABD'yi suçlamış, yine tehdit savurmuş, tehditlerini tekrarlamış"...

-Gözdağı da vermiyormuydu?...Bırakında kendisinden dinleyelim?... Fakat hayır, ABD Başkanı veya bir ABD Bakanı basın toplantısı düzenlediğinde, bazen toplantının tamamını yayınlayan televizyonlar, Irak Devleti söz konusu olduğunda, "başlıca görevi, hatta başta geleni toplumun doğru haber almak ihtiyacını karşılamak olan" aynı televizyonlar, basın toplantısını ABD'ye ayırdıkları zamana eşit bir süreyi Irak Devletine de ayırarak yayınlayacaklarına, haber bültenlerinde, basın toplantısından görüntüler eşliğinde, "elbette Irak Devleti'ni haklı bulmadıklarını belli ederek" güya özetliyorlar... Yoksa, Türk gazetecileri de dahil, basın toplantılarını başka ülkelerin gazetecilerine, televizyoncularına yasakladılar mı?... Öyle bir şey de söz konusu değil. E, hani "haberleşme özgürlüğü?"... Nerede, o, şöyle elini kalbinin üzerine koyup, ilânı aşk eder gibi "Sizin düşüncenize katılmıyorum ama görüşlerinizi duyurmanız için canımı veririm" diyenler?

-Medyada çalışıyorlar.

-AB üyeliği macerasıyla ilgili haberlerde olduğu gibi, "the song remains the same".

1-ABD'nin görüşleri ABD'den öğreniliyor

2-Irak Devleti'nin görüşleri de aynı kaynaklardan, Amerikalı strateji uzmanlarının, Safir'in yorumlarından, bunları doğrulayan Irak'lı rejim muhalifleri"nden, Irak Devleti düşmanı Arap gazetecilerden, kısaca yine ABD'den öğreniliyor.

3-Her iki tarafın görüşleri üzerine uzman yorumları da, çoğu durumda,aynı kaynaklardan edinilen bilgilere, "her iki tarafın ABD'den öğrenilmiş görüşleri"ne dayanılarak, bunlar doğru veriler kabul edilerek yapılıyor.

Zaten böyle olmasaydı, "ABD'nin bazen uluslararası hukuk kurallarına titizlikle uymadığı doğruysa da buna sebep olan Irak Devleti'nin kötülüğünü, insanlık için oluşturduğu tehlikenin büyüklüğünü göz ardı etmenin bundan daha vahim bir hata olacağını" hiçbir zaman öğrenemezdik...

 Sonra, haber bültenlerinin, gazete yorumlarının, insanlar unutmasın diye...

-İnsanlar güzeldir...

-Öyle dedim.

-Sadece insanlar dedin, atladın.

-Şaka yapıyorsun.

-Ciddiyim.

-Peki... Güzel insanlar unutmasın diye... oldu mu?...

-Tamam.

-Güzel insanlar unutmasın diye, "İnsanlık için oluşturduğu tehlikenin büyüklüğünün gözardı edilmemesi gerektiğini" hemen her fırsatta sık sık hatırlattıkları "Irak tarafının görüşlerini"de, meselâ "Ambargodan ötürü ABD'yi suçladığını", yani "kendi suçunu bir de utanmadan ABD'nin üzerine yıkmaya çalıştığını" asla bilemezdik.

Ambargo yüzünden yeterince ilâç da bulunmadığından, özellikle çocukları daha kolay öldüren kan kanserinin yüzde 900 arttığı Irak topraklarını temizlenmesi binlerce yıl sürecek radyasyonla dolduranların, Irak Devleti'nin elindeki "kitle imha silâhları"nın "radyoaktif kirlenmeye yol açabileceği" ikazından da haberimiz olmayacaktı. Ayakta uyuyacaktık.

-Anacığım.

-Meclisteki AB lobisi, gerçekleştiği takdirde Türkiye Cumhuriyeti'nede sıçrayacak Irak'ın etnik parçalanmasına karşı çıkmadan Türkiye'nin toprak bütünlüğüne saygılı olmayı beceremezler, ve "AB'ye o bile üye olmak istiyor" dedikleri Rusya'nın, neden "AB'ye üye olamazsam" diye saçını başını yırtmak, depresyona girmek yerine, bilgi birikimiyle güçlü bir ülke olma yanlışlığına düştüğünü izah edeceklerine, bunun üzerinde düşüneceklerine, AB Taleplerinin kabul edildiği gün, "AB üyeliğine karşı olanlar, Rusya'da dahil, başka ülkelerin AB'ye girmek için neden yarıştıkları sorusuna cevap vermeli" sorusunu da sormazlardı.

-Bunun üstünde düşünmüyorlar.

-Düşünmüyorlar işte... İşte uzaydan başlıyor diyoruz ya... Batılı güç ve karar merkezleri uzayın sahibiymiş gibi uyduyu yerleştiriyor, bütün dünyaya yayın yapıyor. Bu bir imkân, prensipte karşı çıkan yok. Fakat istediği ülkeye, istediği kültürü aşılıyor, insan yapısını, ruhunu değiştiriyor, siyasetçinle, medyanla seni kendisi için düşündürtüyor. Hem propagandasını yaptırıyor, atacağı adım için kamuoyunu hazırlattırıyor, hem de seni esas düşünmen gereken kendi meselelerine yabancılaştırıyor. Vatansızlaştırıyor.

-Adamlar herkesi çalıştırıyor.

-Resmen eşek yerine koyuyorlar... Rejimleri devirtip, devlet kurumlarını tasfiye ettiriyor... ABD, AB haber tekellerinin bombardımanı altında şekillenmiş Türkiye'deki medya mensubu, siyasetçi, entelektüelde batılı gibi bakıyor doğuya. Bedenler Türkiye'de, ruhlar Waşington'da, Brüksel'de... Gözler oradan bakıyor Türkiye'ye. Çoğu böyle. Haber bültenlerinde, tartışmalarda ki ruh haline baksana, ABD, "Saldırmaktan vazgeçtim, oturup konuşacağız" diye bir açıklama yapsa, yıkılıp dertlere karacaklar üzüntüden...

Bir düşünebilseler... ABD propagandasını, anında, teferruatlarıyla Türk insanına aşılamak yerine, Irak Devleti'yle iktisadi ilişkileri bir an evvel olması gereken seviyeye çıkarmak için gerekli kamuoyunu oluşturacak yayınlar yaparlar. Şu son 12 yılda, Batıda bir televizyoncunun, "Şu an ekranlara düşen bir haberi aktarıyorum, ABD'nin saldırı tehdidi altındaki Irak Devleti... " diye başlayan bir haber geçtiğini duydun mu hiç?

-Yoo.

-Batıdaki televizyoncunun, gazetecinin kafasında, Doğudan gelen haberlere, bilgilere karşı, bir kontrol sistemi, bunun disiplini var. Yani, bu benim suçum değil, kimsenin suçu değil, adamlar, kadınıyla erkeğiyle bize  "İdeolojik bakıyor"...teknik, hukuk, ikisini de kullanıyor, engelliyor. Bizdeki gibi değil... Yani ben ideolojik bakamıyorum.

-Niye?

-Ayıplıyorlar...

-?

-Bizimkilerse, aksine ABD, AB medyasının uydurma olduğu besbelli bir haberini, "Şu an ekranlara düşen bir haberi okuyorum" diyerek, anında, doğal bir afet, bir deprem haberi telaşıyla yetiştiriyorlar. Batıdan her gönderilen "haberi" toplumuna, anında yetiştiren medya sayesinde, dünyadan bu kadar "haberdar" bir toplum, kendi meselelerini düşünebilir mi?

Mevcut haliyle "Haberleşme özgürlüğü" böyle bir şey işte... ABD, Irak halkına kendi görüşlerinin propagandasını rahatlıkla yaparken, Irak Devleti Amerikan halkına, aynı şekilde ulaşamıyor, kendi görüşlerini aktaramıyor.  E, nerede kaldı "haberleşme özgürlüğü"? Irak Devleti, görüşlerini Amerikan halkına neden ulaştıramasın? Veya ABD'nin Irak halkına ulaştığı imkânlara sahip olamasın, olsa da kullanması engellensin? Batıyla Doğu arasındaki enformasyon ilişkisi tek yönlü...  Batı, kendi menfaatlerine göre oluşturduğu haberlerle, bilgilerle doğuyu bombardıman ederken, Doğunun batı toplumlarına ulaşmasını engelliyor. İfade özgürlüğü şampiyonu batının etrafında bir duvar var.

-Doğu ülkelerinin durumu, çatısız evlere benziyor. ABD, Irak Devletini, Merkezidoğuyu, bütün dünyayı resmen yatak odası gözetler gibi gözetliyor. "Adamlarda bir teknoloji var, arabanın plâkasının resmini çekiyor uzaydan" diyorlar ya hani?

-Cebindeki çakmağın markasını çekiyor falan... E, bizde Amerikalının ayağındaki blujiinin markasından, dudağındaki rujun renginin tonuna, numarasına varıncaya kadar uzaydan resmini çekebilelim?... Adam şurada bir top yapmaya kalktı, adına "Cehennem topu yapıyor, dünyayı mahvedecek" deyip ülkesini radyasyonla doldurdular, o da yetmedi öpülmedik yeri kalmamış uluslararası hukuku hiçe sayarak devirmeye kalkıyorlar. Yani öyle, teknolojini geliştir, sende uzaya çık, ABD'yi gözetle diyemezsin.

-"Cehennem dürbünü" geliştiriyor, canavarı durdurmak lâzım derler...

-Bir bahane uydururlar. Hukukun temeli olan ahlâkın temelinin "teknolojik üstünlük" olması lâzım ki, doğru değil... İnsanlık bunu öğrenecek. Bu yüzyıl büyük bir hukuk savaşına sahne olacak. "Güçlü olan değil, hak kiminse haklı odur, güçte onundur", Yok olmak istemiyorsa insanlık bunu öğrenecek.

- Bir de benim kafamı kurcalayan bir şey vardı... unuttum bak görüyormusun.

-Yalan değilse, hatırlarsın.

-Bir şey söyleyecektim, hadi dedim lâfını kesmeyeyim... derken unuttum bak...

-Ben ne diyordum peki?... Lâfı tam yerine getirmişken bir lâf attın ortaya ne diyeceğimi unutturdun.

-Benim yüzümden mi?

-E, kimin yüzünden?

-Nerden bileyim...

-Birde şu moda var şimdi. "Geçen sefer çok zarara uğradık, söz verdiler ödenmedi. Bu sefer uğrayacağımız zararın karşılanmasını istiyoruz" Veya "Savaş kötü bir şeydir, önlemek isteriz. Ama ya önleyemezsek?" modası.

-Ben de bunu soracaktım!...

-Böyle söyleyeceğin içime doğmuştu. Söylerken dikkatini çekiyormu, "Savaşa karşıyız, önlemek isteriz"de şuurları bir saniye bile durmuyor. Hemen, 'Ya önleyemezsek?"...

-İnanmıyorlar ki.

-İsterlerse önlerler. Önlenmesi gerektiği baştan kabul edilen bir yanlışlık gerçekten önlenemiyorsa, çaresi suça ortak olmak değildir. Bir yanlışlık, haksızlık önlenemediği zaman, doğru ve haklı halemi geliyor ki suç ortağı olmaya kalkıyorsunuz? Bir cinayet teşebbüsünü önleyemeyeceğine kanaat getiren bir adamın cinayete katılmasını istemekten farkı yok. Önleyemiyorsanız suç ortağı da olmazsınız, Türk Milletini suça ortak edemezsiniz.

-Rusya örneği asıl burada verilmeli, Rusya katılmıyor, AB katılmıyor, İngiltere'de muhalefet var.

-Mevzilenme, 91'in tam aksi. "Bütün dünya Irak'a karşı" değil. "Irak Devleti, saldırıya bahane olarak ortaya atılan iddiaların asılsızlığından, BM kararı olmamasına kadar çeşitli gerekçelerle, hemen hiç bir devletin katılmadığı, tasvip etmediği bir tehditle karşı karşıya. ABD ise, bütün dünyaya, uluslararası hukuka, BM'ye rağmen saldırgan güç konumunda.

-BM'yi zaten takan yok... Var mı?

-Orası "Boys club"... "The good old boys"...  Yani kompüterlerle yapılan ihtimal senaryolarının tutmadığı 91'de görüldü. O dönemin ABD Dışişleri Bakanlığı bürokratları şaşırıp kalmışlardı... Orta sınıfı göçürdünmü, siyasi iktidar mutlaka yıkılır, hesapları buydu. Ambargodan çok umutluydular. Irak'taki orta sınıfı bezdireceklerdi. İrade diye bir şey var. İsterse tahammül edebiliyor... Merkezidoğu'da, Türkiye, Irak, Iran, hangi devlet olursa olsun, mevcut şartlarda bunlardan birindeki "rejim değişikliği" o devletin topraklarının etnik idareciklere bölünmesiyle sonuçlanır. Irak Devleti sınırları dahilinde bir "rejim değişikliği", aslında bütün Merkezidoğu'yu  "etnik parçalara bölme" projesinin Irak ayağının "rejim değişikliği" kılığına büründürülmüş ilk adımıdır. Türkiye'ye de sirayet eder, projenin sahiplerince ettirilir, Türkiye  "Ankara rejimi" olur. 91'e benzemez. Niye güldün ki.

-Sen demin ruj deyince hatırladım. İnsanlar 91'de un eleğinden gaz maskeleri satın almışlardı ciddi ciddi... Kadın çorabından gaz maskesi satılmıştı. "Nükleer gaz solumasına bire bir" diye bağırıyordu herif.

-Kümesi sığınak yapanlar olmuştu. Sığınak yapayım derken, kayıp düşenler, kolunu bacağını kıranlar...

-İnsanın aklı almıyor... Benim takıldığım da şu...

-Hangisi?

-ABD'nin Dünya Devleti olması, Türkiye'nin, Rusya'nın dünya devleti olması gibi değil. ABD, kendi sınırları dışındaki dünyayla ilgili kararlar alıp uygulayan bir "dünya devleti". Kendi haklarında kararlar alınan ABD dışındaki ülkelerin, bu kararları alıp uygulayan güç ve karar merkezinin karar alma sürecinde söz sahibi olmaları lâzım. BM devre dışı. Lobiler demokrasisi de çözüm değil, sadece İsrail söz sahibi.

-Sharon üç-dört ay önce "ABD, bizim avucumuzda"mı, öyle bir şey söylemişti. Dediğin doğru. Kendi sınırları dışındaki dünyayla ilgili kararlar alıp uygulayan "dünya devleti"nin bu kararların alındığı meclisinin de, ülkelerin veya kıtaların eşit temsil edildiği, öyle veto meto hakkının bulunmadığı bir çeşit "Dünya parlamentosu" olması lâzım... Tabii ABD, "Ben Milli Devletim" diyecek... E, "milli devlet"sen, kendi sınırların dışında kalan "dünya" ile ilgili tek başına kararlar alıp uygulayamazsın... Amerikan Bağımsızlık Savaşını yürüten "kurucu Babalar"da, meselâ Jefferson'da, başka ülkelere silâh zoruyla veya "rejim muhalifleri" aracılığıyla iç kargaşa çıkararak "rejim ihracı" yok...

-ABD'deki ekonomistler, bu saldırıyı "stock market"i canlandıracak diye istiyorlar. Nerede okudumdu hatırlamıyorum.

-Akşam'daki İzzet Sedes olabilir. Canım aslında sebeb bu... Öyle demokrasiymiş, halkların özgünlüğüymüş filân hikâye. Adam makineyi yağlayacak. Büyük sermaye için savaş bu demek, yağ.  Ekonomiyi makine gibi düşünürsen, adam makineyi, makinenin parçalarını yağlayacak. Amerikan ordusu boş oturursa, kötü manada "KİT" olur... Etrafta bir canavar mutlaka olacak ki tüketim olsun. ABD ekonomisini durgunluktan kurtarmak için gerekli bir çeşit "iktisadi faaliyet" olarak görüyor adam. Durgunluk dönemlerinde araz lâzım. Hareket olsun, canlansın... Zaten savaş lobisinin en hızlı adamları dikkat edersen, ya petrolcü, ya silâhçı.

-İkisi bir araya gelince makineyi mutlaka yağlamak isterler. Adamlar eski Sovyetler Birliği"ne döndü.

-Zaten bir sentez çıkarmaya başladılar. "Tam otoriter mutlak liberalizm" gibi bir şey. Hava soğudu... Buzhane gibi oldu baksana... Şehir kaynıyor halbuki. Bir soru sormuştun az evvel AB'yle ilgili, neydi?

-Şehir dışı, şehrin içi gibi değil, yaz-maz demez, geceler serin olur... AB Taleplerinin kabul edilmesiyle birlikte, etnik parçalanma süreci geri dönülemez bir noktaya geldi mi?

-Olurmu öyle şey... Yalnız, Millicilik içinde, milletin adını ağzına hiç almadan, "Hepimiz aynıyız, hepimiz asli unsuruz. 'Bu asli unsur, şu değil' diye bölmek istiyorlar" tavrına dikkat etmek lâzım...

-Milli-ulusal devlet karşıtları,"Türkiye Cumhuriyeti'nde en az Türkler kadar payımız var" diyorlar.

-"En az Türkler kadar"... 15-20 yıl evvel, ilk başta, "Türkler Anadolu'ya girerken yardım ettik"...idi... 90'ların başlarında ikinci adım atıldı, "Birlikte kurduk, kız alıpverdik, yan yana kurduk" denmeye başlandı. Bugün ise, "En az Türkler kadar" deniyor. Talabani'ye yirmi yıl evvel Kerkük yetiyordu, bugün Bağdat'ı istiyor. Türkiye'de yaşananda budur.

İşte bu noktaya gelinmesinde, "Hepimiz aynıyız, hepimiz asli unsuruz. 'Bu asli unsur, şu değil' diye bölmek istiyorlar" şeklinde, meselenin özünü gizleyen, örten kuru kardeşlik tavrının rolü büyüktür.

-"En az Türkler kadar hissemiz var" diyenlerde zaten, maksatlarının "ayrı devlet kurmak olmadığını" söylerken, aynı lisanı kullanıyor,  "Hepimiz aynıyız, hepimiz asli unsuruz. 'Bu asli unsur, şu değil' diye bölmek istiyorlar" diyorlar...

-Hımm... Peki, utangaç millicilerle, "en az Türkler kadar"cıların varlığı üzerinde ittifak ettikleri "bölücüler" kim?.. AB ve ABD kuşatmasına karşı Milli-ulusal Devleti, devletin üniter yapısını, kayıtsız-şartsız millet egemenliğini ve bu egemenliğin devredilemezliğini kimler savunuyorsa onlar... Geçenlerde, bazı gazeteler,"Türk teröristi" tabirini ortaya attılar. Bu ülkede, "Ayrılıkçı terörist... bölücü terörist... Kürtçü terörist... PKK teröristi" dendi, fakat, 90'ların en hareketli günlerinde bile, aynı gazetelerde "Kürt terörist" denilmedi. Bu kötümüydü? değil. Fakat, Türkiye'de, fol yok yumurta yokken, "Türk teröristi" tabiri ortaya atılıyorsa, üzerinde beş kere düşünmek lâzımdır. Türk siyasi yapısında yer alan partilerin çoğu gibi, medyada büyük bölümüyle teslim olmuştur. Güçlük şurada, AB ve ABD kuşatmasına karşı Milli-ulusal Devleti, devletin üniter yapısını, kayıtsız-şartsız millet egemenliğini ve bu egemenliğin devredilemezliğini samimiyetle savunmadan, Türk siyasi yapısı, Türk medyası içinde kalmak giderek imkânsız hale geliyor. Yol ayrımındalar.

-Fol da var, yumurtada... Aşkın Yolu Sana'da, Y.S'lerde, "Ya Bağımsızlık, Ya Ölüm!... Ya Bağımsızlık, Ya Teslimiyet!" şiarının önemi belirtilmeye başlandıktan sonra çıktı bu "Terörist Türk" edebiyatı. Sonra kayboldu, şimdi bilmem.

-14 Ağustos yaklaşıyor. Sakarya Meydan Muharebesinde Sakarya'nın batısına atılacak Yunan işgal ordusunun ileri harekata geçtiği gün. Aynı zamanda Kıbrıs Kurtuluş Harekâtı'nın ikinci aşamasının başladığı gün. Türk siyasi yapısı ve medyası içindeki "150 binlikler", o gün "Türk teröristleri" derlermi acaba?

-Olabilir.

-Dinle, Türkiye'de, siyasi sonuçlara yol açacak idamlara karşı bir eğilim, AB üyelik süreciyle ilgili son tartışmalar başlamadan yıllar evvel, bu taleplerin kabulü veya reddi meselesinden bağımsız olarak devlet kademeleri içinde zaten oluşmuştu. Talepler kabul edilmese de idamlar olmayacaktı, bunuda herkes biliyor. Bu bağlamda bir zafer veya ihanet söz konusu değil. Bu konu etrafında zafer-ihanet tartışmalarının Türkiye'ye hiç bir yararı yoktur, bu sadece etnik parçalanma sürecini demokratikleşme süreci içine yerleştiren federalistlerin işine yarar, bunu söylemiştik. Menfi yönden tırmandırmak, ihaneti burada aramak, artık kısa vadede dahi bir yarar sağlamaz, ihanetin-zaferin asıl söz konusu olduğu yer, Kuzey Irak'la, Kıbrıs'tadır... Ermenistan'ın iddiaları karşısında izlenecek politikalardadır.

-Hala haber bültenlerinde, "Ermeni soykırımı tartışıldı... Ermeni soykırımı görüşüldü" cümleleri geçiyor.

-Bilinçaltına yerleşmiş. "Biz Türkler Ermenileri kestik"... Bir türlü kurtulamıyorlar. Karşı iddia olarak, "Türk soykırımı" tabiri kullanılabilir.

-Niye güldün ki?

-Adamın adı çıkacağına canı çıksın derler ya, "Türk soykırımı" deyince, bu seferde, "Ermeni soykırımı"nı faillerin adıyla anmış gibi oluyorsun.

-Hakikatten öyle..Taleplerinin kabul edilmesiyle birlikte, etnik parçalanma süreci geri dönülemez bir noktaya gelmiş olmuyor, diyoruz değilmi?

-Aşkın Yolu Sana'da var olması lâzım bunun. Talepler kabul edilmeden önce okumuştuk.

-Eminmisin?

-Kesin olarak biliyorum, olması lâzım.

-Şey diye başlıyordu... "Ayrı devlet kurmaktan vazgeçtiklerini beyan edenler"... Bu bölüm mü?

-Evet.

-21 Temmuz tarihli yazı... "Ayrı devlet kurmaktan vazgeçtiklerini beyan edenler, kendilerini Türk Milletine mensup olarak görmemeyi sürdürebilirler, fakat bunun askeri savaşla ulaşılamayan ayrı devlet maksadına, Türkiye Cumhuriyeti'nin 'etnik demokratikleşme yoluyla tasfiyesi'yle ulaşmak gibi bir mükâfatı olamaz.

Dünyada böyle bir gelişmeye seyirci kalacak bir millet olabilir mi?" deniyordu.

-Olamaz... "Kendilerini Türk Milletine mensup olarak görmeyenler, ayrı devlet kurmaktan vazgeçtiklerini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin üniter yapısını, kurucu temel ilkelerini kabul ettiklerini söyledikten sonra, aslında aynı maksatlarına, bu sefer Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu, asli unsuru olan Türk Milletini bu konumundan uzaklaştıracak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin tasfiyesine, dağılmasına yol açacak bir 'siyasi tercih'le ulaşmaya çalışırlarsa, bunu kabul etmemiz mümkün değildir"

Senin okuduğun bölümün sonundaki soruya verdiğim "Olamaz" cevabı, bir önceki bölümde verilmişti, hep aklımda. Neymiş?

1- Kendilerini Türk milletine mensup olarak görmeyenlere, "Hayır, illede Ne Mutlu Türküm Diyene!" diyeceksin, diye bir zorlamada bulunulmuyor.

2-Kendilerini Türk Milletine mensup olarak görmeyenler, böyle mutlu olan küçük parçalar, bunlar hangisi olursa olsun, kurucu asli unsur olan Türk Milletinden, "etnik parçalanmaya" götürecek, vatan topraklarını bir yığın "devletçik"le iç kargaşalığa sürükleyecek bir "rejim değişikliği"ni talep edemezler.

3-AB Taleplerinin kabulü, bireysel hakların, Türkiye'yi etnik parçalanmaya götürecek şekilde kullanılabileceğinin garantisi değildir.

AB'nin yolu değil Diyarbakır'dan, isterse, Akdeniz'den, Marmara'dan, Ege'den geçer denilsin, etnik parçalanma sürecinin yolu Sakarya'da kesilmiştir.

-Condoleeza Rıce, "düet yapalım" diyor... Piyanoyla.

-Bu düet saplantısından vazgeçmezse, atışmaya varacak...

-Saz aşıkları atışması gibimi. Bağlamaylamı, meydan sazıylamı?

-Piyanoyla... "Showdown" olur mu? ...

"...Bad dreamer, what's your name
Looks like we're ridin' on the same train
Looks as though there'll be more pain

There's gonna be a Showdown
And it's rainin' all over the world
It's raining all over the world
Tonight, the longest night"

She came to me like a friend
She blew in on a southern wind
Now my heart is turned to stone again"

Böyle bir şey işte...

Aslında biz nesil olarak hep huzur aradık.

Bu kızcağızın görevi neydi?... Rıce'ın?... Nerdesin?

-İçerden kazak alıyorum.

-Nasıl olsa, 'sinemaya geç kalma' derdimizde yok. Maç kaç kaç?

-5-1... Devre arası.

-Ciddimisin?... Karşı taraf iyi oynamış demek ki... Niye ürktün? Çitlembik çekirgesimi var eşikte?

-Gözleri kararıp, sonra birden kor gibi kızaran bir şey var!

-Hortlakmı?

-Reklâm... Gözlerinden sanki erimiş maden demiri sızan bir insan suratını andırıyordu. Carpenter'in 'The Fog'ındaki Blake gibi bir şey...  Görebiliyormusun oradan?

-20 metre mesafeden nasıl göreyim?... Muğlak... Belli belirsiz.

-A,a.."hı-ha...hı-ha" çıktı gene.

-Ha?

-Hı-ha demiyordu ya, yine demeye başladı.

-A, haa... Kuşpalazı değilmiş demek ki...

-Kuşpalazımıymış?

-Bilmiyorum ki... Kovboy ha?... "The Peerless Lady Wing-Shot!"

-What shot?

-Wing-shot!.

-Wink-shot?...

-Peerless Lady Wing-Shot... Phoebe Anne Oakley Moses... Vahşi batının gelmiş geçmiş en büyük keskin nişancılarından biriydi. Babası kar fırtınasında öldükten sonra, evi geçindirmek için tavşan avlamaya başlamış... Ya gelsene, kazakmı örüyorsun?

-Çekmecelere bakıyorum... Sanki kaybolmuşlar... Sen anlat, dinliyorum. Kulağım sende.

-Ondan sonra bir gün kasabaya iniyor...Büyüyünce... Orda bir sirkmi, vodvilmi ne varmış, unuttum, orada misketlere, iskambil kâğıtlarına otuz adımdan gösteri atışı yapan adamla yarışıyor. Adam profesyonel.

-Ee?

-Buldunmu?

-Sanki "faş" diye buharlaştılar. Çamaşırhanede, kurutma makinesinde unutmadıysak iyidir. Dua et.

-Olur... Adamı perişan ediyor.

-Ciddimisin?

-Ciddi söylüyorum... Adamı rezil ediyor o kadar milletin içinde...

-Vay canına...

-Hor görmüş çünkü bunu baştan. Daha sonra evleniyorlar.

 -Şimdi anladım. Belki adam yenilmiş gibi yapmıştır, geleceği düşünerek.

-İşte bende öyle diyorum, adam olsa olsa yenilmiş gibi yapmıştır. Buffalo Bill'in kumpanyasında çalışıyorlar uzun yıllar. Bu ne?

-Battaniye.. Böyle pelerin gibi omuzlara atarız.

-Meksikalılara döndük böyle? Hiç hoşuma gitmedi.

-Sonra n'olmuş?

-Müthiş bir nişancı gerçekten.

-30 adımdan iskambil kartı vurmak çok müthiş bir nişancı olduğu anlamına gelmez.

-Fakat kağıtları dikine vuruyor... Binlerce insanın gözleri önünde, binlerce defa. Bir gün 5000 atış yapıyor. 4800 defa isabet ettiriyor.

-Müthiş. 

-Nazik. Bir gün 2. Wilhelm'in sigarasını atacağını anlayınca yardımcı oluyor, tek kurşunla sigarayı dudaklarından alıveriyor.

-Aman Allah'ım!

 -Kendi halinde sessiz, iffetli bir kadın. İnançlı. İncil'i yanından hiç ayırmamış. 18 yetim kızı okutmuş. Temiz bir hayat sürdükten sonra, 3 Kasım 1926 tarihinde ölüyor. Battaniye de tahta fırçası gibi batıyor insanın ensesine. Hadi içeri gidelim, soğuk burası.

-İyi kalpli bir insanmış. 18 yetim kızı okutmuş.

-"Annie Get Your Gun"... Bu, Broadway müzikali, onu anlatır.

-Amma değiştiler ha. Bak, şuradaki bulut aynı üzüm salkımına benziyor.

-Oynayan çocuklara benziyor onlar...

-Nasıl görüyorsun öyle anlamıyorum.

-Fakat hayal gücüne hayranım, biliyormusun.

-Hayır, şimdi öğrendim. Teşekkür ederim

-Önemli değil.

-Bizim tarihimizde de var yiğit kadınlar. Hayatları pek bilinmiyor fakat var.

-Var tabii