"En azgın taylardan en iyi atlar yetişir"

Plutarkhos


.........


"Kahve"
 

-II-

-Ya!

-Nasıl anladınız?

-Söylemem!

-?

-Kabiliyet.

-Sır mı?...Gizli gücünüzle ilgili bir şey mi?

-Eh!

-Nasıl eh işte?...

-İşte, öyle işte.

-?

-Söylemem.

-Söylemeyin... Niye söylemiyorsunuz onu söyleyin.

-Niye söylemediğimi söylersem, söylemem dediğimi de söylemiş olurum... Ne bakıyorsunuz öyle?

-"Kırbacım yanımda"...

-?

-Söyleyeceksiniz.

-Dur!...beliniz kayar bak, karışmam...

-Kaysın... Kuş üzümü gibisin.

-Tüy gibi... Diliniz sürçtü.

-Allah sürçtürmüştür... Ne zaman sürçtüreceğini bilir.

-Kahve dökülecek!...Merdivenlerden düşersek?

-Ölürüz.

-Duvardaki resmi görmemiştim, bir dakika.

-"Körlerin Meselleri"... Sevdiniz mi?

-Nereye götürüyorsun?

-"Sonrasızca" mutfağa taşıyorum... Fincanı sıkı tut.

...

"Talip isteğinde kemale ermiş, aranılan sevgili sevilmek bahsinde henüz olgunlaşmamış ise, o kararsızdır.

Ama sevgili, sevilmek bahsinde olgun hale gelmişse, her ikisi birbirleriyle anlaşmış ve kaynaşmış demektir"

...


-Ondan sonra da "Fazla söz eşek yükü gibidir" demiş... Taze kahve ne güzel kokuyor, bütün mutfağa sindi kokusu.

-Muhammed Şemseddin'mi demiş.

-Evet. Söz ondaydı ya...

-Ondan mı öyle demiş?

-?

-Peki adam ne cevap vermiş?

-Bilmem...

-Bir şey söylemiş mi söylememiş mi?

-Nerden bileyim, Pazar yerinde, oralarda bir yerlerde değildim ki?

-Yine yarım mı kalmış söz..."sohbet"?

-Bin senelik hikâye... "Haklısınız" demiş olması lâzım.

-Dün gecekinde de eşek vardı...

-Hatırlamıyorum.

-...hani yolda koşarken anlattığınız... Çiftliğe gelince yarım kalmıştı ya.

-"Vaiz"mi?

-Evet. "Evliliği teşvik eden vaiz"...

-Lunapark gibi bir yer var oraya götürecektim sizi... Hem evi araştıracaktık önce?

-Sonunu merak ettim.

-Gelince anlatırım.

-Hayır efendim!

-E, herşey hep sizin dediğiniz gibimi olacak?...

-Bazen sizin dediğiniz gibi bazen de benim...Bu sefer benim dediğim gibi olsun.

-Yıllar önce okumuştum, farkında olmadan çarpıtabilirim.

-Çarpıtın, ben anlarım.

-Peki, dinle...Vaiz, genç adama, "bir an önce kararını ver" demiş.

-Yanlış yerden başladınız.

-Öncesini biliyorsunuz.

-Unuttum, en baştan...

-?
-Öyle bakınca, korkuyorum...biraz. Niye öyle tuhaf tuhaf gülümsüyorsunuz?

Kendime gülümsüyorum!

-Sevinç ifadesi mi, öfke gizlemesi mi?... Öfke, kendinize mi yönelik?... Anlaşılmıyor...İyi tamam, sustum işte...

-...Vaizin biri konuşurken, dinleyicilerden biri ortaya bir sorumu atıyor, konuyu kendisimi açıyor belli değil, lâf evliliğe geliyor. Evlilik yanlısı bir adam olan vaiz, dinleyicilere hadisler de naklederek, "İster kadın, ister erkek, sevmediğinize asla yaklaşmayın, sevince de mutlaka evlenin, sorumluluktan kaçmayın" diye nasihatte bulunuyor.

Vaiz nasihatini bitirince, dinleyiciler arasında bulunan yabancı bir adam söz istiyor. Vaizin söz vermesi üzerine, "Sofu dediğin zamanına bağlı bir adamdır" diyor, "Evleneceğim lâkin yersiz yurtsuzun tekiyim"...

-Kadınlara mı diyor?

-Kadınlara demiyor, vaize ne istediğini belli ediyor.

-E, niye kadınlara sormuyor ki?

-Orda bulunsaydınız, kenardan adama, "Hey!...kadınlara hırsınız mı var sizin, niye onlara sormuyorsunuz ki, asırlar sonra aleyhinize kullanırlar, ona göre" diye seslenir, haber verirdiniz. Bende oralarda bir yerlerde olsaydım, "Hatun kişi doğru söylüyor. Fakat 'nazariyat ve vaziyet' ne yazık ki her zaman üst üste gelmiyor...örtüşmüyor" diye bağırır, adama büsbütün haksızlık etmemek kaydı şartıyla size hak verirdim"... Fakat biliyorsunuz, biz orda değildik, doğmamıştık...

Bunun üzerine vaiz de kadınlara dönüp soruyor,

"Var mı aranızda bu adamı isteyen?"

"Vardır" diye sağdan-soldan sesler yükseliyor".

"Varsa çıksın ortaya"

Bir kadın, "Ben varım" deyip, ayağa kalkıyor.

Vaiz kadını minberin önüne çağırıyor,

"Evlenmeden önce yüzünü görmek Peygamber sünnetidir, aç yüzünü"

Kadın yüzünü gösteriyor.

Vaiz adama dönüp soruyor,

"Beğendin mi?"

"Beğendim!"

Sonra kadına dönüp, "Dünyalık vaziyeti"ni soruyor. Kadının bütün serveti, odun, su, değirmene buğday taşıyan bir eşekmiş.

Vaiz, "Bu adamda bir asalet var, görüyorsun" diyor.

-Çocuk asilmiymiş?

-Çocuk değil, yetişkin...

-O manada söyledim... Filmlerde yetişkine çocuk diyorlar ya...asilmiymiş?

-Vaiz'e göre öyle..."Asil bir adama benziyor" diyor. "Onurludur... Öyle eşek, meşek sürücülüğüyle yetinemez...olmaz"...

Sonra, kadınlara dönüp, "Başka talip var mı?" diye soruyor.

"Var" deyip, bir başka kadın parmak kaldırıyor. Adam, beğeniyor. Vaiz de, "Ey hatun kişi, dünyalık neyin var?" diye soruyor. Bu kadınında bir öküzü varmış. Bildiğimiz normal öküz... Köy öküzü... "Çift sürer, dolap çevirir"miş.

 Vaiz, kadının cevabını duyunca suratını buruşturuyor;

"Bu adam da bir asalet var, görüyorsun... Öyle öküz möküz güdemez, yakışmaz". Sonra, "başka talibi var mı" diye soruyor. Üçüncü bir kadın daha geliyor. Vaiz, ona da  "Çeyiz vaziyeti"ni soruyor. Bu kadınında bir bağı varmış..."Üzüm bağı"...

Vaiz bu defa adama dönüyor,

"Birini seçeceksin artık. Hangisi uygun geliyorsa, 'evet' de, olsun bitsin".

Bir dakika, beş dakika, yarım saat, adam da ses yok.  Vaiz sinirleniyor,

"Hangisini istiyorsan söyle, uzattın ama! " diyor, "Meraklı kalabalığından dışarıda Pazar yeri tıkandı, hadi"...

Adam, şöyle bir saçını karıştırıyor.

"Ben isterim ki eşeğe bineyim, öküzü de alayım, bağ yoluna vurayım"

Vaiz, bir gözünü kısıp, öbür kaşını kaldırıp adamı bir müddet süzdükten sonra, "Aklınla bin yaşa" demiş, "Fikir doğruya benziyor benzemesine ama, sende üçünü bir arada tutacak kadar nazenin bir şeye benzemiyorsun" demiş...

-Sonu?... Esas sonu yani?

-Bağladık ya işte esas sonunu... Bir tane!... Eşek, öküz, bağ, bahane...Bir tane!... Hadi evi araştıralım, sonra çıkarız. Sahi, masa örtüsü pek güzel... Adı pazen mi?

-Mengene kumaşı... Annem yaptı.

-Kenarları Norveç fiyordları gibi... Çiçekler "su çiçeği"mi?... Hanımelimi, menekşemi?

-Ateş çiçeği!... Ya da ağacı!

-"Tahmin etmiştim"...

...

-Karakolun adında bulunur... 6 Harfli...

-Hıı..

-... Son harfi "A"?...

-Ne dediniz?

-Önemli değil.

-Dirsekleriniz acımıyor mu?...

-I-ıh.

-Ben ilkokuldayken yerde yapardım ev ödevini. Aynı böyle...Kalem, defter halının üzerinde açık dururdu. Gider, oynar, sonra eve dönüp biraz çalışır, sıkılınca yine dışarı çıkardım. Ne sormuştunuz?

-"16 Mart 1920'de, İngiliz işgal kuvvetlerinin saldırısına direnen askerlerimizden 6 sının  şehadete ulaştığı  Şehzadebaşı'nda ki Karakol'un adında bulunan bir kelime... 6 Harfli

-Hatırlıyamadım. İlk harfi ne?...

-Son harfi "A"?... A, bir saniye... Üstten aşağı, "Huy"... İkinci harfi "Y" demek ki...

-O zaman sesliyle başlıyor...

-"Ayazma"mı?...Şehzadebaşı Ayazma Karakolu'...

-Şehzadebaşı'yla alakası yok. Ayazma'yı camii adı olarak biliyorum. Üsküdar tarafında. Kitaplığa baksanıza... Kaç ciltlik Türk Tarihi Ansiklopedisi getirdiniz, kapağını bile açmamışsınız.

-İkinci harfi "U"ymuş... "Huy", bir kare aşağıya... Şimdi nasıl?

-Sessiz başlıyor o zaman... Muzıka galiba.

-Mızıka değil mi?... "U"yu unuttum, sahi. "I"da tutuyor, haklısınız, evet, uydu... Dirseklerim uyuştu. uff!

-Kalk, hareket et biraz... Kurtuluş Savaşı'yla ilgili belgesellere dikkat ediyormusunuz, Istanbul'un işgali sırasında şehirde olup bitenler hemen hiç anlatılmıyor. Bugün gösterilen belgesellerde de öyleydi.

-Nasıl...

"...İngilizler Istanbul'u işgal etti... Mustafa Kemal Atatürk, 'Geldikleri gibi giderler' dedi"... Bu kadar...

Vatanseverler, milliyetçiler işgal yıllarında Istanbul'da  düşmanla hiç savaşmamışlar, şehit vermemişler gibi bir anlam çıkıyor... Kuvayı Milliye Hareketi'nide neredeyse Istanbul Hükümeti örgütlemiş... Mekik hareketi yap, iyi gelir...

-Diyorum ki, Kent, keşke kıza bağırmasaydı... Böyle mi?

-Nerden icap etti şimdi bu?

-Hiç... O kadar beklemezlerdi de...

-?

-Haksızmıyım?...

-40 yıllık hikâye, zamanı geri getiremeyiz ki... Öyle engizisyon işkencesi çeker gibi değil. Şu bölgedeki kaslarını kullanarak vücudunu kaldırıyorsun. Karnını içeri çek... Bir saniye...Nefes alırken de öyle... bozma. Şimdi nasıl?

-Kolay değilmiş.

-Pes etme hemen öyle...  N'oldu, kan ter içinde kaldın.

-Üf! Yeter... Annem bir görse.

-Tanıyamaz herhalde?... Sigaradan...Ciğerler asfaltla kaplı tabii. Vücudun n'apıyor şimdi biliyormusun?

-Evet?

-Oksijen için çıldırıyor.

-?

-Korktunuz mu? Bakayım... Odun alevi ışığında da göremiyorum ama sarardınız sanki...

-Moralimi bozdunuz da ondan... Dün gece başka türlü konuşuyordunuz. Bugün dondum zaten. Lunaparka gittik güya...

-Gitmedik mi?...Kış mevsiminde kapalıymış... Basiretim bağlandı herhalde...unuttum.

-İki adım ötenizde, "haber"iniz yok. A, lapa lapa kar yağıyor.

-Bu gece tutarsa, dışarı çıkarır, karlar içinde yuvarlarım. Kar topuna dönersin. Sahur sonrası... Varmısın?

-Varım.

-Ya ağlarsan sonra? "Anneciğim, anneciğim  çok üşüdüm" diye?

-Ağlamam... Fakat Kent, keşke kıza bağırıp çağırmasaydı... Bir soru sormak istiyorum bu konuda.

-Soru yok bu gece artık o konuda... Yeter.

-Tek bir soru.

-Sahi, gel buraya... Bu ne?

-Ekran...

-Okuyun. Şurasını, evet...

"-Niye yapmıştır sizce?

-İşkence olsun diye.

-Ciddimisin?

-Tabii başka ne olabilir ki? Öbür söylentide korkunç. Güya, Kentin boşanmamasının sebebi, tazminatlarmış, ve Kent "imkânı" olduğu halde ödemek istemeyen bir cimriymiş. Üstelik tazminat filan isteyende yok. Hakikatten Kent'in hanımı çok işkence etmiş.

-Mesela adam görüşecek değil mi... çiftliğe geliyor, kapıda, bacada zaptiye kılıklı adamlar. O zamanın kolluk kuvvetimi, komiserimi, öyle muhafızlar... Sonra kapıcılar, hizmetçiler... İnsan duvarı. Geç geçebilirsen.

-Kadın saklambaç oynuyor, plânlıyor. "Burda değil!... Şimdi çıktı... Yarım saat sonra!"...  bunlar işte hep plan..."

-Gisela'nın marifetlerine "işkence" diyen sizsiniz, n'oldu da şimdi birdenbire, "keşke bağırmasaydı"da diye çark ediyorsunuz?

-Öyle şeyler söylemedim.

-Bu "ajans" asla çarpıtmaz, adınız gibi biliyorsunuz.

-Peki, Gisela kaybolsaydı, evlenmeselerdi Kent'in durumu n'olacaktı, bu ihtimal üzerine düşünmüşmü hiç?...

-Düşünmüş tabii. Öyle bir durumda, "İki yoldan birini seçmek zorunda kalırdım" demişti. Ya, o vakte kadar inandığı, savunduğu şekliyle gerçek aşkın mümkün olmadığını kabul edip, vazgeçecekti, ki bu kendi varlığını yok etmek anlamına gelecekti, ya da, Gisela'ya rağmen sözüne sadık kalacak, hiç bir zorlama olmadan, sırf öyle istediği için sadakatini sürdürecekti.

Muhtemelen Gisela'da dahil, çoğu kişiye enayilik olarak görülecek sadakatiyle o, insanın, eğer aşk var ise, onu bir ömür boyu koruyacak güce sahip olduğunu, yaradılışında bu gücün mevcut olduğunu gösterecekti... Aşk, varsa eğer, tek taraflıda olsa korunmuş, ziyan edilmemiş olacaktı... Gelecek kuşaklara  yol gösterecek bir emsal bırakmış olacaktı.

-Yani yinede büyük bir aşk olarak hatırlanacaktı...

-Tek taraflı, karşılığını alamamış bir büyük aşk... Gisela'nın payına Kent'in hakkını vermemiş birisi olarak hatırlanmaktan fazlası düşmeyecek tek taraflı bir aşk. Hakkı teslim edilip, onunla hatırlanacak büyüklük, aşkı koruyup, büyüten Kent olacaktı.. Adalet bu işte!

-Erken yada geç, "hak yerini bulur"... Herkes, hakettiğiyle hatırlanır... Evlenmişler, ne güzel...

-Masal gibi değil mi.

-Gerçek ama.

-Birde şu "Koltuk değneği... Bensiz ayaklarının üzerinde durabilirsin... Bana ihtiyacın yok" sözlerini doğru anla, abartma... Aşk, bir başka insanı, "Onsuz bir hayatı ölmekten beter hissetmek, düşünememek" gibi sevmek, böylesine bağlanmaktır... Varlığı bana "onsuzluğunun her saniyesini ölmekten beter olarak hissettirmeyen, düşündürtmeyen" bir kadını seviyor olamam. Aşk, böyle hissedilir, aşk böyle hissetmek, düşünmektir... "Hissettirmekten...düşündürtmek"ten "kıskandırma hastalığı" iyi bir şeydir anlamı da çıkmasın. Hilesiz, kendiliğinden olacak...Sade... Hünerde bunda yatıyor.

İdeal olanı, insanın varlığını böyle algıladığı insanla birleşmesi... Fakat karşılığını bulamıyorsa, işte "o şartlarda dahi mücadelesini sürdürecek"... Yani, "Kendini vasıtasız bilerek, hiç kimseden yardım gelmeyeceğine, tek başına olduğuna inanarak bu engelleri aşacak"...

Bir asır evvel, henüz yolun başındayken söylenmiş bu sözleri, "Tamamen kuşatılmış, yalnız başına kalmış olabilirsin, bu durumunu silinip gitmek, ölümü kabullenmek için bir bahane olarak değil, öz gücüne inanarak, kendine olan saygını muhafaza ederek hedefine doğru yürüme mecburiyetine, bu mecburiyetin hakedilmiş bir görev olduğuna kendini inandırmak için kullanmayı bil" şeklinde anlamak gerekir.

Kendi başına ayakları üzerinde duracağına inanmamak, bir başka iradeye bu anlamda  bağlanmak, şu geçen alt yazıda olduğu gibidir.

"ABD'nin uzun süredir üzerinde çalıştığı 'Irak'ın kitle imha silâhlarının denetimi'ne yönelik tasarısı, Fransa engelinide aştı"...

Anladın mı?

-Bir düşmanlık yok ki?

-Canavar Saddam edebiyatı yok, evet... "Fransa engeli"nide aştı. İrade, daima, ABD iradesinin yanında, aynı... Irak'ta olsa, BM'de de olsa, ABD iradesi esas... Çevirirmisin kanalı. Mutlaka bir şey... Dur.

"...Avrupa Parlamentosuna üye olacak Türk Milletvekilleri Türk gibi oy vermeyecek ki... Yeşilse yeşil gibi, solcuysa solcu gibi oy verecek... Ulus devlet, ulus devlet gibi değil artık"...

-İşte ırkçılık bu... Türk olmaktan öyle utanıyorlar ki, Türk olmakla, çevreci, milliyetçi, sosyalist olmayı bağdaştıramıyorlar. Milliyetçi, çevreci, solcu olmak için Türk olmaktan vazgeçmek gerekiyor... Halbuki Lenin, "Ben bir Rus Marksisti olarak" diye başlar sözlerine. Rusluğundan hiç bir zaman utanmamıştır... Konuşan stratejistmi? Burdan göremiyorum

-"AB Genişleme uzmanı"... Eski Fransa Devlet Başkanı D'estaing "Türkiye'nin AB üyeliği, Avrupa'nın sonu olur" demişti... O sözlere cevap veriyor. Niye böyle düşünüyorlar?

-Midnight Expres'in penceresinden bakıyorlar Türkiye'ye... Porno meselesiyle ilgili soru sormak üzeresin, sorma... Hem geç oldu, hem de "sergerdeler" konuşuyor, herhalde bitmedi... ajanstan takip edersiniz. Diğer soruları da farkındayım, merak etme... Hiç öyle bakma...Bitti!...

-Hayır efendim bir dakika... Peki Kent, kendisine, "onsuzluğunun her saniyesini Gisela'nın hissettirdiğinden daha fazla olarak ölmekten beter hissettirecek, düşündürtecek bir başka kadın" olmadığını, hem de bir ömür boyu olmayacağını nereden biliyor? Ha? Bu sorunun cevabı?

-Teorik olarak mümkün... Fakat sadece teorik olarak... Kent, "muhallebi çocuğu" değil, unutma...

-"Süt bebesi" olabilir mi?

- Söyleyen Gisela ise, sanmam ki "olmam" desin...