<"center">  

"Bilginin sözü toprakta su gibidir

Akıtsa suyunu yerde nimet olur"


Yusuf Has Hâcib





Radyo Dolunay Yazıları


"Seri Konuşmalar"


-
En güzeli lunapark olsun...

-Bence ABD'nin Türkiye ve Irak'ın milli birlik ve bütünlüğüne yönelik "Sevr Operasyonu" merkezi gibi kullandığı bu İncirlik üssünün ilerde kapatılıp, meselâ içinde lunaparkı, spor tesisleri, hastanesi, kütüphanesi, okullarıyla, yeşillikler içinde bir şehir kurulması en güzel çözüm. Durumu iyi olmayan şehit ailelerine evler verilir.

-
Kimsesiz çocukların kalacağı yurtlar bile kurulur. Lunaparkında da her şey olmalı. Fırdöndü topacı gibi dönen, kazana benzer bir şey vardı. Bir türlü binemedik.

-Niye?

-
Bilmem. Kısmet değilmiş demek ki. Bir gün bilet aldık... onu da düşürmüşmüydük... Alo, K 999.

-Hattaki herkese selâm... Benim anlayamadığım bir şey var. 70 milyon insanın yüzde 90'ı savaşa karşı öyle değil mi? Sorulduğunda siyasetçisi de, milletvekili de karşı, üstelik tezkerede Meclis'te reddedilmiş, fakat dillerde hâlâ, "Biz bu savaşı önleyemeyiz" lâfları. Yüzde doksanı ABD Saldırısına karşı olan bir millet tezkerede reddedildiği halde nasıl olurda savaşı önleyemez, önleyemeyeceğine inanır, anlaşılır gibi değil. Bir millet bu şartlarda savaşı önleyemiyorsa hangi şartlarda önler merak ediyorum doğrusu.
Tiril tiril titriyorlar. Şu birkaç milyonluk Küba adasına bakın, adamlar ABD'nin burnu dibinde, üstelik 40 yıldır ambargo altında bağımsızlıklarının üzerine kartallar gibi titriyorlar...ve... Alo?

-Dinliyorum.

-Bir hışırtı var. Cıyk...Cıyk diye?...

-Ziyanı yok, devam et. Olur öyle arada bir.

-Tezkere denen utanç belgesi reddedilmiş, buna rağmen ABD işgale başlamış, yani uluslararası hukuku takmadığı gibi, Türkiye Cumhuriyetinin Anayasasını, Meclis'in kararını, kanunlarını tanımıyor. Şimdi bu durumda, üstelik Meclis'te yeterli çoğunluğa sahip bulunan AKP hükümetinin Amerikalı işgalcilere karşı savaşı başlatması gerekmez mi? Sen bu ülkenin hükümetisin, ABD'nin kuklası değil. Hükümet başlatmıyorsa, görev Meclise düşer. Onlarda sinmiş. Ee?

-Demek ki herkes karşı değil.

-Okumuş bir adam da değilim ama Kurtuluş Savaşı şartları da bu işte. Hükümet seyirci, Meclis seyirci. Millet olarak iş başa düşüyor. Şimdi şuradan, evlerden, kahvelerden çıkıp, işgalcileri kuşatmamız, faaliyetlerini durdurmamız, üslere, limanlara, ABD Saldırganlığını propaganda eden yerlere el koymamız gerekir. Doğrumu?
Hattaki arkadaşlara soruyorum. Türkiye Cumhuriyeti Devleti güçleri, "Anayasaya, Cumhuriyet tarihine göre, Türk milleti olarak bu şartlarda Türkiye Cumhuriyeti Devletini korumak ananızın ak sütü gibi hakkınız. Kurucu Ulusal Önder Atatürk'te böyle vasiyet etmişti. Fakat bu hakkınızı kullanmanız, maalesef ABD-İsrail-İngiltere ittifakının projelerine göre suç teşkil ettiğinden sizleri tutukluyoruz"mu diyecekler? Üzerimize ateş mi açacaklar?

-Ordu o hataya düşmez.

-Ordu için söylemiyorum. Atatürkçü-Kemalist ayrımı çıkarmışlar. Kemalist savaşır, Atatürkçü'de, "Ya şimdi Kurtuluş Savaşı başlatırsak, aradan İslamcılar sıyrılır, mıyrılır, iyisimi, işte biraz barışçı, biraz şey, böyle götürelim, Amerikan eyaleti olalım gitsin" diyemi düşünür, bunu da anlamış değilim. Sonra bu Genç Parti Kemalist değil mi. Mustafa Kemalin lâfı ortada. Hani yola çıktığında sormuşlar,"Senin paran yok, pulun eksik, vazgeç olmaz, boşver" gibi bir şeydi...

Hattakilerden biri;

-..."Yalnız, ben, ordumuzun varlığını ve gücünü paramızla orantılı bulundurmak kuramını kabul edenlerden değilim. "Paramız vardır, ordu yaparız; paramız bitti, ordu dağılsın...'Benim için böyle bir sorun yoktur. Baylar, para vardır, ya da yoktur; ister olsun, ister olmasın, ordu vardır ve olacaktır. Bu noktada bir anımıda canlandırayım.

Ben ilk defa bu işe başladığım zaman, en akıllı ve düşünür geçinen birtakım kişiler bana sordular:

'Paramız var mıdır? Silâhımız var mıdır?'

'Yoktur' dedim.

'Öyleyse ne yapacaksın?' dediler.

'Para olacak, ordu olacak ve bu millet bağımsızlığını kurtaracaktır' dedim"...

-Buydu...Ya arkadaş, senin paran var pulun var, televizyonun var...Mademki Atatürkçüsün, mademki işgalciye karşıyım diyorsun... Öyle, paat, paat, masaya vurmakla işgalciyi ürkütemezsin. Vatanseversen, malını mülkünü kurtuluş savaşına dökeceksin.

-Alavdan kirlos olmaz. Çulsuzları silâhlandırsın diyorsun.

-Yok öyle üç köfte yimbeşe bedava.

Hattakilerden;

-Bunlar tuzukuru... Kemalin çulsuzlarıyla  karıştırma.

-Tuzukuruların millicisi yok mu, olmaz mı?...  Şu AKP... Üstelik Meclisin çoğunluğunu teşkil ediyor. Irak'ta Keldanilerin esenliğini dert edinmiş. AKP'nin PKK'dan ne farkı var yani?... İkiside ABD Saldırısından yana. İkiside etnik temelde federalist. PKK bal gibide AKP'yi destekliyor. Keldani, Süryani kartı kullanıyor, Sevrcilik değil mi bu?

-Okumamışsın ama gözünden de bir şey kaçmıyor.

-Sonra Keldani kozuyla empas atmaya kalkarsan, yere geçerin kalmaz, elde kalır, sinekden gideceğine, karodan oyulursun... Şilem çıkacak oyunu beş batırırsın. 91'de "Öcalan kartı"nı oynayan Özal'la Kürt kartını bir açtılar, açış o açış...kabak çiçeğine döndü, şimdi de fiili durumu kapayamıyorlar.

Hattakilerden;

-Üstüne üstüne geliyor.

-
Valla ne üstünü bırakırız, ne üssünü... ne de başka bir yerini. Bayrağı dikeriz. Ben kaçıyorum, kahvede toplantı var. Yüzbaşıya, "Anlatıcı"ya, Taşlıtarla'dan çok selâm. Radyoyu da merakla okuyoruz. Hadi hayırlısı!

-
Bir saniye...

-Herkese sevgilerle.

-Kapattı. Fakat dedikleri doğru.

Hattakilerden bir başkası;

-Devletin televizyonunda programcılık yapan insanlar "Kıbrıs'ı koz" olarak görüyor. "Kürt kozu" gibi "kozlardan bir koz"...91'de başlanan "bir koz koyup, üç koz götürme" kumarbazlığı... Karşısındaki strateji uzmanına, İşte, "AB şöyle bir karar alırsa, bizde Kıbrıs kozunu kullanırız" diyor.

-Ters bir durum olursa, "koz"dan, "artık yük oluyor" deyip vazgeçecek.

-E, öyle işte...Türk kartı, Kürt kartı, Çeçen kozu, Türkmen kartı.

-Talabani kazığı.

-Arap kartı, Arap kozu hiç yok o lisanda, niye?

-O "Pis Arap"... Hain bedevi. Bunlar hep, Anglo-sakson propaganda makinesinin Türk medyasında köşeleri tutan mutlak liberalistler aracılığıyla  pompaladığı kavramlar, benzetmeler çocuklar.

Utanç tezkeresi reddedildiği halde, Türk milliyetçileri, vatanseverler İskenderun körfezinden Anadolu'yu işgale başlayan Amerikan ordusuna karşı niçin harekete geçmiyorlar? Zira onlara "Bölgede kartlar dağıtılacak, bekleyin" diyorlar. Bunları söyleyenler, 12 yıldır tanrı ABD'nin gelip, kartları dağıtmasını bekliyorlar. Kendi milletinin gücüne, kurtuluş savaşı tarihine güvenmeyenler, inanmayanlar, işte böyle diktatör Saddam, diktatör zorba Atatürk,  diyerek, kartların dağıtılmasını beklerler. Kart beklerken, kart olup dağılırlar, Sevr'e parçalanırlar.

-Türk Solu diye bir dergi var, e-mail olarak göndermişler orada gözüme çarptı. "ABD Kürt kartını açmıştır. O halde vatanseverler de artık Türk kartını açmalıdır" deniyor. Sevrci dili oraya kadar girmiş. Dergi kapağına Türkiye'ye giren ilk Amerikan Birliği olarak resimlerini bastıkları 2. Cumhuriyetçilerin diliyle konuşuyor, farkında değiller.

-Nasıl fark etsinler ki? Yeni nesil 80'lerin başından bugüne, bu kart-koz lisanıyla büyüdü. 20 sene az bir zaman değil. ABD Türk milletini kart olarak görebilir, Türk milliyetçisi, vatanseveri asla. Biz kart açmayız, Kurtuluş Savaşını başlatırız. Alo?

-Selâm...Merhaba. Demin devlet televizyonunda "Kıbrıs kozu" dendiğini söyledi bir arkadaş. Varlığını savaş sebebi saydığımız fiili durumun medyasını kuran gazetecilerde yine devletin televizyonunda program yapıyor, fark etmişmiydiniz?

-Bak hele sen.

-PKK televizyonunda Kuvayı Milliye propagandası yapan Türk milliyetçileri çalışıyormu peki?


-Türk siyaseti, medyası içindeki etnik ittifakın açığa çıkarılması şart. Türk medyası ABD-PKK ittifakından korkuyor. Ödleri patlıyor. Alo?

-İşgalcilerin bulunduğu yerler zaptedilmiş. Suçluları, yoğun koruma önlemleri altında, Türkiye'ye ödettikleri bedellerin hesabını vermek üzere, adil bir yargılanmadan geçirilecekleri Kurtuluş mahkemelerine götürülürken gösteren film görüntüleri... Ankara'da Kızılay Meydanında, Bakırköy Özgürlük Meydanında, Adana'da Milli Kuvvetlerin zor zaptettiği galeyana gelmiş halkın arasından geçiyorlar... Sizleri dinlerken bunlar geldi gözümün önüne. Benim de anlayamadığım bir şey var. Amerika yurt dışına asker gönderirken kendi ülke sınırları içine bir başka ülkenin askerini alıyor mu?... Yani, şimdi Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında, "Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yurt dışına asker göndermesini gerektiren bir dış tehditle karşı karşıya kaldığında, aynı anda ülke sınırları dahiline bir yabancı ülkenin askerini  kabul etmedikçe, ülke sınırları dışına asker gönderemez, dış tehdite müdahale edemez" diye bir maddemi var?

-Var mı diyorlar?

-Meclisin reddettiği tezkereyi söylüyorum.

Hattakilerden biri;

-Bir ülkenin, yurt dışına asker göndermesini gerektiren bir durumla, kendi sınırları dahiline yabancı asker kabul etmesini gerektirecek bir durumun aynı anda ortaya çıkması zorunluymuş gibi.

-Türk Ordusunun Irak'ın kuzeyinde, Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde bulunmasını işgal olarak görüyor adamlar.

-
Amerikan ordusunun Türkiye'de bulunmasına ne diyorlar peki. Alo? K. 999


-"Nükleer enerjiyi savunurken, faydalarını anlatırken kullandığınız strateji yanlış. O stratejiyle savunamazsınız" demiştiniz ya?...Yanlışlığı bulacaktım hani?

-Buldunuz mu?

-Neye göre yanlış olması lâzım?

-
Onu sordum zaten.

-İp ucu verir misiniz?

-
Belgeselin kendisi ipucu. Koskoca belgesel...

-Allah, Allah...

-
Belgeselde, nükleer enerjinin "sürdürülebilir kalkınma modeli bakımından en uygun enerji kaynağı veya en uygunlarından biri olduğu" savunuluyordu. İddia buydu... Oysa,
ülkemizde ve dünyada sürdürülebilir kalkınma modelinin esas olacağını kabul ettiğimiz bir gelecekte, nükleer enerjinin yaygın olarak kullanılmasının kaçınılmazlığını, yol açtığı çevre yıkımı nedeniyle sürdürülemez olduğu ortaya çıkan bugünkü  kalkınma modelinin verileri baz alınarak hesaplanmış bir enerji talebi artışıyla gerekçelendirmek, bu taktirde bugünkü kalkınma modeli olduğu gibi geleceğe yansıtılmış olacağından, sürdürülebilir kalkınma modelinden, otomobil ve fabrikaların doğaya bıraktığı zehirli maddelerin azaltılmasını öngören 'Tokyo Anlaşması'nı imzalamayan ABD'nin "tartışılmaz" dediği mevcut "Amerikan hayat tarzı"nı anlamadıkça mantıken mümkün değildir.

-ABD'de her iki kişiye bir araba düşüyor. Milyonlarca otomobil.

-Bu israf devam etsin diye imzalamıyor zaten... Otomobil şirketleri, otobüs, demiryolu şirketlerini yıllar önce satın alıp, toplu taşımacılığı bitirdiler. Tartışılmaz denilen kalkınma biçimini, hayat tarzını, çevre hepimizi cezalandırarak nasıl da reddediyor, görüyorsunuz. Fizik olarak da mümkün değil artık bu modeli sürdürmek.

-Gelecekte, sürdürülebilir kalkınma modelinde israf asgari seviyeye ineceğinden, enerji kullanımına olan talep sanıldığı kadar yüksek olmayacak.

-Türk siyaseti ve medyası içinde geleceğini ABD saldırısına bağlayan her kesimden mutlak liberalistler, binde bir ihtimal bile olsa, Türkiye'yi ve dünyayı, ABD'nin, "tartışılmaz" ilân ettiği sürdürülemez kalkınma modeli uğruna, petrol kıyametinde yok etmeyi başaramazlarsa, öyle...

Hattakilerden biri;

-Tolstoy'un "Teknolojinin tek bir dünya yaratabilecek duruma geldiğini ileri sürmek doğrudur. Ama teknolojide ileri gidenlerin kendi milliyetçilikleri herşeyden önce etkisiz kılınmadıkça böylesi ellerde kullanılan teknoloji insanlığı yok edeceğe benziyor" dediği kıyamet...

-
Sürdürülebilir kalkınmada stratejik kelime sizlerde biliyorsunuz "tüketim" değil, "yeterlilik"... Harcanan enerji miktarına göre "verimlilik oranı". Esas bu.

-Nüfus artışından dolayı bir artış kaçınılmaz ama.

-Toplam enerji kullanımında nüfusa bağlı bir talep artışı elbette olacak, olmaz diyen yok ki...fakat bu artış, bir çeşit  "Pate de fois gras"  kazı gibi yaşayan bugünün sürdürülemez kalkınma modelinin "insanı" olan  "tüketici"nin "ihtiyaçları"nın söz konusu olmayacağı sürdürülebilir kalkınma modelinde göreceli bir azalmadır aslında.

Dünyanın da bir parçası olduğu sistem kendisi için yeterli enerjiye sahip. Bütünlüğün parçası olan canlılar, hayati fonksiyonlarını devam ettirmelerine yetecek kadar beslendikleri, barındıkları, çoğaldıkları takdirde, onlar için sadece enerji değil, bütün  kaynaklar "sonsuz"... Bir dengesizlik, yetmezlik söz konusu değil. Fakat "tüketici olarak insan" haddini aşınca...

-"Giderek azalan enerji kaynakları"... "Enerji darboğazı" oluyor.

-Eksik olan paylaşma, yoksa enerjide yeter, besin kaynakları da, sularda... Aç gözlülük... Hangi ideoloji, hangi sistem olursa olsun, sorun insanın aç gözlülüğü...Nükleer enerjiyi,
tanıtan belgesellerin birçoğu, sizin seyrettiğiniz öylemidir bilemem, ısmarlamadır. 

-Ismarlamamı?

-Ismarlama tabii. Nükleer lobi faaliyeti.

-Nasıl anlaşılır? Hepsi aynı stratejiyi izlemiyor herhalde.

-Aynı, değişmez...
"Çevre dostu, maliyeti düşük, güvenilir, sürdürülebilir kalkınma modeli bakımından en uygun enerji".

-"Temiz, modern"...

-Böyle şeyler işte... Şampuan reklâmı gibi.
Söylenen herşey elbette yanlış değil, fakat bir mucize ilacın faydalarını dinlediğiniz hissine kapılıyorsanız, anlayın ki, kuramadan depoya kaldırdığı nükleer reaktörünü satmak isteyen bir şirket hazırlatmıştır. Şimdi bu...

-Kuramadan depoya mı kaldırmış?

-Zorunda kalmış...Sipariş edip, teslim aldığı yeni arabayı kullanmak istediği halde kullanamamak gibi bir şey...

-?

"Moth ball" kokusu demiştim... İşte o... Amerikan enerji şirketleri, 70'lerin sonlarında elektrik üretiminde nükleer enerji kullanmaya başladıktan kısa bir süre sonra, 80'lerin ortaları olmalı, semtlerinde nükleer reaktör istemeyen Amerikan halkının protestoları sonucunda nükleer enerjiden vazgeçmek zorunda kaldılar. Kurulu nükleer reaktörleri kapattılar, parasını ödeyip teslim aldıkları reaktörleri ise depolara kaldırdılar. "Moth ball process" işte bu kapatma, depoya kaldırma hadisesinin adı...

"Nükleer lobi"nin Hindistan'a, Pakistan'a, Mısır'a, Afrika'ya güneş ışığının bol olduğu yerlere, bize, gerçeklerin çarpıtıldığı ısmarlanmış dokümanterlerle, televizyon programlarıyla pazarlanan, temiz, çevre dostu nükleer reaktörler bunlar...

Nükleer enerjide dahil bütün enerji kaynaklarından yararlanmalı, fakat coğrafyayı dikkate alarak. Güneşlik bölgelerde güneş enerjisine ağırlık vereceksin. Rüzgârın varsa rüzgârı, yeterince büyük ırmakların varsa suyu kullanacaksın. Pratik çözüm olacak. İmkânı ziyan etmeyeceksin fakat bütünlüğü gözden kaçırmadan. Mesela, İskandinavya'da en bol bulunan madde, ağaç... Ancak ağacı orman olarak tuttuğu takdirde sağlayacağı yarar daha fazla olduğundan dikkatli kullanıyor.

-Kızgın yeraltı suları varmış. Fokur,fokur kaynayan sular.

-?

-Öylesine duymuştum.

-Doğru duymuşsunuz. İşte o kızgın yeraltı sularını. "Amaaan, yerin bilmem kaç yüz metre dibinde, kim uğraşacak, nasıl olsa yeryüzünde ağaçtan geçilmiyor" deyip kesip kesip ormanları tüketeceklerine...dilim alıştı bak, tüketeceklerine dedim, işte o kızgın suları borularla yeryüzüne çıkarıp ısıtma sistemlerinde kullanmayı tercih etmişler. Evlerdeki boruların içinde işte bu su dolaşıyor. Adına "berg värmare" diyorlar. "Dağ sıcağı"...Yeraltında değilmiş de dağın üzerindeymiş gibi. Tuhaf, şimdi farkettim.

-Su soğumuyor mu?

-
Soğuk su borularla tekrar yeraltına inip ısınıyor. Sonra da dönüyor... Aynı su.

Hattakilerden;

-Niye radyoaktif yarı ömür diyorlar, radyoaktif yarı ömrünü tamamlayınca nükleer atıklar zararsız halemi geliyor?.

-Aslında radyoaktif atıklar tam ömürlerini tamamlamadan, fazlalıkları atmadan, tamamen sönüp, stabilize olmadan zararsız hale gelmezler.

-Misaldeki nükleer atık tam ömrünü 400 000 yılda tamamlıyor, çok uzun bir süre. Kim öle, kim kala.

-Tam ömür mü?... Öyle bir tabir kullanmıyorlar. Hem o öyle hesaplanmaz... Mesela, nükleer atık ne olsun?... Bir sepet yumurta desek... I-ıh. En iyisi 32 tane mutlak liberalist olarak düşünelim.  Yarı-ömrü ise 70 yıl olsun.

Hattakilerden başka biri;

-Silip süpürürler etrafı...

-70 yıl sonra, ne kaldı geriye?... Size soruyorum.

-16 tane.

-Bir 70 yıl daha geçti. Ne kaldı?

-8... Ama.

-Yani yarı ömür deyince, "etki"nin yarı ömrü... Bir 70 yıl daha geçti, ne kaldı?

-4... Bir 70 yıl daha geçti, iki  kaldı.

-Aferim, doğru.

-Bir 70 yıl daha... 1 kaldı. 5 kere 70, 350 yıl eder.

-Bittimi? "Bir" şey unutmadınız mı?

-Ha sahi 1 tane daha kalmıştı. Toplam 420 yıl ediyor. 70 yıllık yarı ömür nerelere kadar vardı bak. Kesintisiz bir enerji kaynağı olduğu doğru ama.

-
Metan gazı kullanımı olabilir. Çöpten. Lâğımdan filan. Şeftali, portakalın dışı, hıyar kabuğu... bir saniye, alo?

- "
Anladım ki, bu dünyada başarmam gereken bir misyonum var...Müslümanlara özgürlük getireceğim"... Hattakilere soruyorum, kim olabilir bunu söyleyen?

-Fundemantalist birisi.

-Evet. George Bush. "Born again Christian"...
20 yıldır misyon sahibi olduğunu söylüyor. Okuyorum. "Ve silâhlarımızı memleketimizi bölmek isteyen düzenbazlara çevirmeliyiz. Bu çağrıyı dinlemezseniz pişman olacaksınız. Dinimizin, imansız düşmanlarımızın vaadlerine güvenmeyiniz!"... "Hakka inanan mücahitler yakında Arap dindaşlarının misafiri olacak ve düşmanı dört bir yana dağıtacaklardır. Dindaş gibi yaşayalım. Düşmanlarımız kahrolsun!"

-Ladin... Yoksa Saddam mı?

-Kaybettiniz. Mustafa Kemal Atatürk. 9 Ekim 1919. Halep'te dağıtılan Türklerle, Arapları İngilizlere karşı birleşmeye çağıran "Mustafa Kemal'in Suriyelilere Hitabı" başlıklı bildiriden. Attila İlhan'ın. Hangi Atatürk adlı kitabından.
Hattakile, devam ediyorum;

 
“Herkes bilmiş olsun ki aç bir toplumda hiç kimsenin emniyet içinde yaşama şansı  yoktur.

Zenginliklerini aç insanları sömürerek, onların zararına sağlayanlar daha büyük problemlerle karşılaşacaklar.

İkinci Halife Hz. Ömer, 
kuraklık senesinde bir hırsızın elinin kesilmesi  cezasını durdurdu, Kuran’da açıkça belirtilmesine rağmen öyle yaptı çünkü inanan birisi olarak bir insan veya ailesi aç olduğu zaman inancının sarsılacağını anlamıştı, açlığın çalmak fiilinden daha kötü olduğunu kavramıştı.

Ve bir adamın hayatını kurtarmak bir insanın malını korumaktan daha önemliydi. Bu nedenle cezayı dondurdu...

Çağımızın insanı, onları barış ve huzur içinde yaşatacak bu dersi kavradılar mı? Veya kendi güvenliklerini diğer insanları daha fazla aç bırakarak,daha fazla  öldürerek, aşağılayarak sağlamaya çalışanlar?"  Kim dersiniz?

-Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin. Amerikan halkına 29 Ekim tarihli mektubu. Alo?

-Size ve hattaki herkese iyi akşamlar. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’ün Meclis’te reddedilen tezkere ve Irak konusuyla ilgili 5 Mart 2003 tarihinde TSK'nın görüşü olarak yaptığı açıklamaları okuyorum. Numaraları ben koydum, üzerinde konuşurken kolaylık olsun diye.

-Başla.

-1-“Irak konusu hayati ve çok boyutu olan, çok yönü olan bir konudur. Asker bu konunun sadece güvenlik boyutuyla ilgilenmektedir. Bu konuda fikirler üretmekte ve tekliflerde bulunmaktadır.

Ama böyle bir konuda karar almak için hepinizin takdir edeceği gibi, politik, ekonomik, sosyal ve yasal boyutlarda bulunmaktadır. Biz askerler olarak kendimizi her konuyu en iyi bilenlerden saymıyoruz.

Dolayısıyla sadece güvenlik boyutunu gündeme getirerek kamuya bir açıklama yapmış olsaydık, kamuda yanlış algılamalara yol açabilirdik"

2-"TSK’nın görüşü bu durumda nedir diye merak edilecektir. Şunu açıkça ifade edeyim ki TSK’nın görüşü hükümet ile aynıdır. Ve hükümetin Yüce Meclis’imize sunduğu tezkerede yansıtıldığı gibidir.

Bütün bu süreç içersinde her şey tam demokratik bir süreçte ve modern bir ülkede olması gereken şekilde cereyan etmiştir. Buna alışmamız lâzımdır”

3-“Diğer bir konu son MGK toplantısında neden tavsiye kararı çıkmadı. Bu çok merak ediliyor. Ben böyle bir MGK’ya geldiğini duymadım. MGK’da 5 asker üye ve 9 sivil üye vardır. Toplantı hükümetin tezkeresi Meclis’teyken ve henüz Meclis karar vermemişken yapıldı. MGK, biliyorsunuz Anayasa’ya göre Meclis’e değil, hükümete tavsiyede bulunur. Ve bu tavsiyesini Ocak ayı MGK’sında açık seçik yapmıştır. O toplantıyı müteakip yayınlanan basın bildirisine bakılırsa, bu açıkça görülecektir. Tezkere Meclis’teyken karar öncesi, yani Meclis’in kararından önce MGK, yeni bir tavsiyede bulunsaydı, bu ne anlama gelirdi? Meclis’e tezkerenin kabulü için baskı olurdu. Demokratik olmazdı ve Anayasa ile uyumlu olmazdı”

4-“Diğer bir konu Irak konusunun ‘savaşa evet’ veya ‘hayır’ konumuna indirilmesidir.

Bu konudaki görüşlerimi ifade etmek istiyorum. Savaşa halkın yüzde 94’ü hayır dedi, deniyor. Bu yanlıştır. Savaşa halkın yüzde yüzü hayır demiştir ve karşıdır. En karşı olan, savaşın şiddet boyutunu en iyi bilen biz askerleriz.

Savaş başlarsa, Türkiye’nin hareket tarzı ne olursa olsun, büyük zarar göreceğimiz açıktır. Bu zararlar, siyasi, ekonomik ve sosyal açıdandır. Gelinen aşamada şu bir gerçektir ki, Türkiye savaşı tek başına önleme olanak ve yeteneğine sahip değildir. Esasen bu sadece Türkiye’nin değil, bütün dünyanın görevidir. Ve bütün dünya bu savaşı önlemek için gayret göstermektedir. Biz de bu gayretlerimize devam etmek zorundayız"

5-"Dilerim savaş önlenebilsin. Ama biz hesabımızı savaş çıkmayacak varsayımına dayayamayız. Savaş çıkarsa ne yapacağımızı hesaplamamız gerekirdi. Bu hususta seçeneğimiz maalesef iyi ile kötü arasında, kötü ile daha kötü arasındadır. Ya tamamen dışında kalacağız. Ya da savaşanlara yardımcı olup, sürece katılacağız.

Bu iki hareket tarzı aylarca sistematik olarak ve bütün kurum ve kuruluşlarla koordineli olarak incelenmiştir. Konuyu basite indirgersek, hiç katılmamakla savaşın aynı zararlarını göreceğiz. Fakat zararımızın telâfi edilmesi ve savaş sonrasında söz sahibi olmamız asla mümkün olmayacaktır. Şayet savaşanlara yardımcı olursak, ikinci alternatif olarak zararımızın bir kısmı telâfi edilebilecek, savaşanların yanına katılmadan sadece Kuzey Irak’ta mültecilere insani yardımda bulunacağız”


6-“Kuzeyden cephe açılacağı için savaş kısa sürecek. Acılar azalacak. Beklenmedik gelişmeler olmayacak. Ve daha az insan ölecektir diye düşündük. Bir tek kurşun atmadan görevimiz tamamlayarak dönecektik. Beklenmeyen gelişmelere müdahale etmek zorunda kalırsak, savaşanlar buna karşı çıkmayacaklardı.

Bütün bunlar ve diğer hususlar belgeye bağlandı. Nispeten garantiye alındı.

Ekonomik yardım yapacağımız işbirliğin bedeli olarak değil savaşanların bize verecekleri zararın hiç olmazsa bir kısmının telâfisi için istendi. Yoksa oraya yapacağımız yardımların bedelinin peşinde olunmadı”


7-“TBMM, bu yargılarla uyumlu olan hükümet tezkeresini onaylamamıştır. Meclis, ulusun temsilcisidir. Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur. Bu karara sadece saygı duyuyoruz.

Bütün dileğim savaştan kaçınmak için seçtiğimiz hareket tarzının bizi savaşanları da karşımıza alarak bazı hareketler yapmak zorunda bırakmamasıdır”

8-“Tezkere onaylanmadı, şimdi ne olacak sorusuna gelince. Aziz halkımız huzur içerisinde olsun. Türkiye Cumhuriyeti, büyük, güçlü ve yerleşmiş gelenekleri olan bir devlettir. Her karmaşık problemin mutlaka basit bir çözümü vardır. Yetkili bütün kurum ve kuruluşlar, meseleyi yeni duruma göre değerlendirmektedirler.

Milli menfaatlerimizi en iyi koruyacak ve gerçekleştirecek bir çözüm mutlaka bulunacaktır”

9-“Şimdi de sözüm Kuzey Irak liderlerinedir. Bizler, içinde bulunduğumuz coğrafyanın esirleriyiz. Ne gidecek başka yerimiz ne edinecek başka dostumuz ve komşumuz vardır. Halklarımızın akrabalık bağları vardır*.

Onların en sıkıntılı günlerinde bizler yanlarında olduk. Bunu onlar çok iyi bilmektedir. Onları hiç yanıltmadık, onlara asla yalan söylemedik. İki tarafa da faydalı işleri beraber başardık. Dünü unutanlar, geleceğin kötü mimarları olacaktır.

Şimdi, ne oldu da Türkiye aleyhtarı bir hava estiriliyor, acı söylemlerde bulunuluyor, Türk bayrağı yakılıyor. Bizler, ülkemizi işgal eden devleti birlikte yendiğimiz zaman dahi onların bayrağını yakmamış asil, onurlu bir milletiz. Onlara milli menfaatlerimizin meşru müdafaa hakkımızı hatırlatır, ölçülü ve işbirliği içinde olmalarını dilerim.

Barışın yerini çatışmalarla doldurmak isteyenler, bunun sonuç ve sorumluluğunu da yükleneceklerdir.

Sayın basın mensupları, son sözüm sizleredir. Bu kritik günlerde, lütfen haberlerinizin doğruluğundan, yorumlarınızın yeterli verilere dayandığından ve milli menfaatlerimize zarar verecek yanlışlıklar yapmamaktan emin olunuz"

-"Halklarımızın arasında akrabalık bağı var" cümlesinden sonra "burada yıldız var" dediniz.

-Söylemezsem, dinleyenler göremez ki.

-?

-Televizyon olsa kamera kâğıda adamakıllı yaklaşır, o zaman söylemeye gerek kalmaz.

-Ben dip notunu sormuştum.

-İnternette iki yere  baktım, "Halklarımızın arasında akrabalık var" cümlesi birinde var diğerinde yok... Acaba orijinalinde yoktu da sonradan mı araya sıkıştırdılar diye üzerine işaret koydum.

-Öyle mi... Peki okunan açıklamalarla ilgili konuşmak isteyen var mı?

Hattakilerden biri;

-Genel kurmay Başkanı da önleyemeyiz diyor.

-Tehdit sahibi gücün saldırısının önlenemeyeceği yargısına, Irak Cumhuriyetine saldırdığı taktirde, amaçladığı hedeflerin gerçekleşmesi bakımından bu saldırının ona astarı yüzünden pahalıya patlayacak bir saldırı olacağını, kazanamayacağını anlamasını sağlayacak bir karşı-kararlılığın ordusuyla, medyasıyla, Meclisiyle, hükümetiyle tek vücut bir Türkiye olarak gösterilmiş olmasına rağmen, karşı tarafın yine de vazgeçmeyeceği görülerek varılmış olması lâzım.

"Kalplerinde vatan duygusuna sahip olan haberciler hariç", ki bir kısmı yeni yeni farkediyor, medyayla, hükümetin önemli bir bölümünün Türkiye'yi ABD Saldırısına dahil etmek için nasıl uğraştıklarını biliyoruz. Bence Türkiye, bu saldırının önlenmesi yolunda bütün gücünü ortaya koyabilmiş değil. Alo, hemen...

-Hemen mevzuya, biliyorum... Ben ev ödevi için aramıştım.

-Ev ödevimi? Bana mı?

-"Nasıl Haber Edersiniz?" bölümü için. Hatırlamadınız mı?

-Kıvrımın tam ucunda. Hatırlamak üzereyim. Nerde tanışmıştık ki?

-Beni değil, sizin verdiğiniz ev ödevini.

-Bir yerde karşılaşmamış mıydık?

-Sanmıyorum.

-Yani tesadüfendemi bile değil?  Sesiniz bir yerden sanki

-Başka seslerle karıştırıyorsunuzdur. Hani "habere mevzu konu bilgisini veriyorum. 'Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin genel af ilân edip, siyasi, adi, bütün mahkûmları serbest bıraktı'...Bu 'gelişmeyi' bir haberci olarak nasıl haberleştirirsiniz?" diye bir ev ödevi vermiştiniz ya.

-Haberleştirin bakalım.

-Joker kullanma hakkım?

-Peki öyle olsun.

-"Saddam genel af ilân etti, siyasi, adi bütün suçluları serbest bıraktı"

-?

-Bu kadar. Joker hakkımı kullandım...sıfatlar için.

-Saddam kim?

-Af ilân eden adam...

-Çok kuru oldu bu haber, beğenmedim.

-"Saddam genel af ilân etti... Saddam'ın oğlu Uday'ın sahibi bulunduğu televizyonun haber bülteninde yapılan bir duyuruya göre, Saddam genel af ilân etti, siyasi, adi bütün suçluları serbest bıraktı".

-?

-Yinemi olmadı.

-Siz Başer'e gelmiştiniz... Bir yıl önce, Millicilerin toplantısına. O gece "Konuşmacıya" sinirlenip çıkmıştınız. Hayır, hayır konuşmacı kovar gibi yapmıştı.

-Alâkası yok, başkasıyla karıştırıyorsunuz.

-"Vergi kaçakçısı da dahil, bütün suçların affından yana bir haberci olarak" yapacaktınız bu haberi, ev ödevi öyleydi...

-Peki. "Saddam Hüseyin, genel af ilân etti, Muhtemel operasyon öncesinde, siyasi, adi bütün suçluları serbest bıraktı".

-Onunda bir soyadı varmış demek. Alt yazı nerede peki? Sol alt köşe yazısı?

-"Saddam'dan Af Hamlesi". Nasıl?

-Olmadı. Vergi kaçakçılarını af haberindeki barış kokusu yok. Atıyorum, "Vergi barışı projesi, mecliste" diye bir haber meselâ.

-Peki. "Muhtemel operasyon öncesi halkına şirin gözükmek isteyen Saddam Hüseyin genel af ilân etti, siyasi, adi, vergi kaçakçıları da dahil  bütün suçluları serbest bıraktı". Ekran altı yazısıda. "Saddam'dan af saldırısı" oldu mu?

-I-ıh...Irak'ta vergi kaçakçıları affedilmiyor. Onlar kayboluyor.

-?

-"Ya bu adam buradaydı nereye kayboldu? Gören mören oldumu?" diye soruyor birisi diyelim... A, o da kayboluyor. Gören mören de olmuyor bu sefer.

-Tüylerim ürperdi.

-Aynı Osmanlılarda ki "Gel bre nerden buldun muamelesi" gibi. Hani televizyonlarda padişah resimleriyle andıkları Osmanlı... Yalnız bu vergi kaçakçıları, yokluktan ötürü vergisini ödeyemeyen küçük esnaf, sermaye değil, çulsuzların trilyonlarca lirasını bilerek götüren cinsten kaçakçılar.

-Görüntüye geçelim en iyisi.

-Adalet Tanrıçası görüntüsü olur mu? Bir elinde terazi tutuyor meselâ... "Vergi barışı projesi, mecliste" haberi için.

-?

-Veya bir ok... İşte şöyle havaya doğru tutmuş.

-?

-Öbür elide.

-Belinde mi? Yok öyle bir tanrıça manrıça.

-Mitolojide de mi?... Adalet ve Verim Tanrıçasıdamı yok?

-Hayır efendim yok.

-Bereket Tanrıçası var ama. Peki biraz dinlenin sonra haberi tamamlarız. Dinlenirken Arap Birliği zirvesi nasıl haberleştirilir, bir düşünün isterseniz...


dolun__ay@hotmail.com