.........

"Zülf-i Dilârâ"

-I-
 

-Dur! saçlarımı yıkamadım bugün.

-Çok kirlenmiştir... Daha iyi.

-Biri görecek.

-Burda herkes uyur.

-Siz hariç... Baykuş.

-"Ormanda sıkışan aptal kuş"mu?.... "Yalancı bekçi"mi?...

-Bir ses duydum. Yapma.

-"Uzayda kalmış enayi" inliyor olabilir.

-Yemin ederim ki duydum diyorum. Bak yine...

-Biri horluyordur.

-Horlamaya benzemiyor.

-Belki de "Yağmur bekleyen toprak"tır.

-Ya, biri görecek diyorum... Böyle dışarda... Siz ne biçim insansınız!

-E, ben insan değilim ki...  İnsanmıyım?... Filim...

-?

-Cumhuriyet fili...  "çi"siz...

-Bak, lütfen. Ay, saçım küpeme takıldı.

-O "ay" sesi, yalandan küsme sesi... Dudağını büzmenizde yanlış. O da küsme büzmesi...

-Böyle mi!

-Bazı lâflara da illet olan bir filim.

-Biliyorum!

-Bildiğini biliyorum!... Geçen hafta meselâ... "Being obstinate" öylemi?

-Ayy!...

-Şimdi inandırıcı oldu. Bunu ezberle.

-Mahsustan çektin saçımı!

-Ama öğreniyorsun... Eğitiyorum.

-N'olur lütfen. Koskoca insanlarız, bak.

-"Bu da, dağılmak üzereyken son anda kendini toparlayan bayan ciddileşmesi"... Bu inandırıcıydı.

-Örenbayan gibi...

-O ne demek?

-Yün adı... Ya, biri görecek!

-Duyanda bir şey yapıyorum zannedecek. Kim görecekmiş bu zifiri karanlıkta, boynunu zor görüyorum.

-Siz körsünüz zaten... Soluğunuzdan boynum gıcıklanıyor.

-Gıdıklanıyordur...Gıcıklanma farklı... Peki, son defa derin bir soluk...

-Bu yaptığınız derin bir soluktan daha fazla bir şeydi?

-Adını bilmiyorum.

-Bunu yazmayın.

-Yazmam.

-Çocuklar yanlış anlarlar.

-Doğru... Çocuklar televizyon seyrediyorlar değil mi?

-?

-İşte, bültenleri, eğitim programlarını, magazinleri... Magazin-iktisat-botanik kuşaklarını?...

-Nasıl yani?

-"Nasıl yani?"

-Dişlerimi öyle kazma gibi çıkarmadım...

-Bu yoldan... Hadi.

-Elimi bırakın.

-Niye bırakayım?...Ya buharlaşırsanız?...

-?

-Cadılar buharlaşır...

-?

-İyi kalpli olanlar bile... Adam ölsün diye...

-?

-Buharlaşmayacağına söz ver.

-Hayır efendim! Kaç cadınız var sizin?

-Bir tane!... Şimdi aklıma geldi, öfkelenince sakın beni patlak gözlü kurbağaya döndürme ha!

-Döndürmem!

-Kardan adamada döndürme!

-Asla!...

-Kum tanesine de...

-Demin bir ara düşünmedim değilim. Bin seneliğine...

-Buharlaşmayacağına da söz ver!

-Söz veriyorum...

-Gözlerinle de söz ver.

-Gözlerimle de söz veriyorum...

-Gözlerini kaçırarak değil, gözlerin gözlerimde...

-Söz veriyorum... Yetmedi mi?

-I-ıh.

-Bir cadı başka nasıl söz verebilir?

-Düşünüyorum...

-Biri bize bakıyor, bak... Karşıda... O kadar yüksek sesle mırıldanırsanız...Bağırırsanız.

-Hey!...Hey!...

Karşıdan bakan biri;

-Hey!...

-Ufak bir çocuk vardı hani... Noel baba hikâyesi... Geçen kış, anlatmıştım ya?

-Hatırladım...

-Bu onun anne annesi...

-İçeri girdi.

-Hadi... Merdivenlere dikkat et... Yavaşça... Loş ışıkta göremezsin... Şu taraftan... Mutfağın ışığını kapamadınız değil mi...

-Hayır... Hava bayağı rüzgârlıymış... Serin

-Koşarken öyle gelir. Durunca hissetmezsin... Biraz sonra ısınırsın, merak etme. Bak, yolun sağ tarafında ki şu açık alanlar tarla...

-Yol hep asfalt mı böyle?

-Otobüs durağından sonra toprak yol başlıyor. Karaltısını görebiliyor musunuz?

-Hayal, mayal...Ne yetiştiriyorlar bu tarlalarda?

-Bilmiyorum... Zeytin, portakal olamaz, sanmam.

-Burada!...

-Zaten öyle bir görüntü canlanmadı gözümün önünde... Domateste olmaz. O saksıda oluyor burada... balkonlarda...

-O kadar sene... İnsan merak etmez mi?

-Etmemişim demek ki... Herhalde patatestir. Patates ülkesi ya...

-İrlanda'ya patates ülkesi diyorlar.

-Mısır yetiştiriyorlardı galiba.

-Burada!

-Var... Bak şu ışıkları görüyor musun?... Göz kırpıyorlar... Alış-veriş merkezinin ışıkları... Adı, "İspanyol Donanması"... İspanyol donanması, deniz generali gemisi demek değil.

-?

-Tümseğe dikkat et.

-Karanlıkta nasıl gördünüz... O gözlerle hem de.

-Görmedim, biliyorum... Taşını, tümseğini, ezberledim artık. Yazın nasıldır, kışın neresi buz tutar, ezberimde... Çok düştüm... Buzun üstünde düşmek, kumda tökezlemeye benzemiyor. Buranın adı "Taşlıköy" biliyormusunuz?

-Taşlıtarla gibi yani.

-Evet. Yeni-dünya'da "Taşlık Nokta"da  kalmıştım bir ara... "Kayalık Nokta"da... Daha sonra Taşlıtarla'da.

-Türkiye'ye dönünce.

-Hayır Amerikan Taşlıtarlasında...

-New-England der gibi.

-...Jeffrey'nin çalıştığı enstitünün bulunduğu Stonyfield... N'oldu?

-Yoruldum...Süt asiti birikti herhalde...

-Bu kadar çabuk olmaz ki... İki yüz metre ya gittik, gitmedik.

-Kaç kilometre demiştiniz, sekiz miydi?

-Evet. Bu yarım dairelik bir tur. Bir de on dört kilometrelik bir daire çiziyorum... Daha çok bisikletle...

-Nefesim daraldı. Git git bitmez bu.

-E, söyledim, biraz dişini sıkacaksın... Dur, kalk, donarız... Hiç başlamayalım isterseniz.

-Dayanırım... Unutmadan, "Notlar"daki "Tanıtım-pazarlama-kendini satma"yla ilgili söyledikleriniz sadece kadınlar için mi?

-?

-Yani erkekler, kelimeye yüklediğiniz anlamda kendilerini satmıyorlar mı?

-Böyle mi anladınız?

-Soruyorum işte

-Sizin anladığınız nedir?

-Kadınlara sanki bir hıncınız...

-Hıncı olan birisi... Yaş bunalımını da ekle.  Kıskançlık, mıskançlık... Aşırı!...

-?

-"Şiddet eğilimi"ni de koy salatanın içine... Tuz olarak.

-Böyle mi dedim?

-İşte yardımcı oluyorum, ne demek istediğinizi ortaya koyuyorum.

-Yani siz insanı...

-Kesersiniz!... Ha bak bu paranoya baharat olarak daima tutar. Kökü taa çocukluğun bilmem neresinde yatan takıntılar... Fobiler, tuhaf hobiler...Şu karaktere bak!...

-?

-Dedeme de böyle diyorlardı biliyor musunuz?... Babama da. 

-Kim?

-Valide!...Fakat benim durumumda şizofreni olma ihtimali, sizin şizofreniye yakalanma ihtimalinizden yüzde olarak daha düşük!... BM sanki tıkalı kalp damarı!..."ABD, Birleşmiş Milletleri by pass etmiş"miş!... Başkası edince, "kabadayı devlet", Amerika edince, by-pass!... Stratejistlerde, "Amerika Türkiye'ye rağmen bağımsızlık vermez" diyor. Bağımsızlıği verende alanda ABD!... Zaten bunlar...

-Konu o değil! Bir soru sordum size.

-Soru öyle sorulmaz Bayan!...

-Benim adım Bayan değil! Daha adımı söyleyemiyorsunuz!

-Ya, Siz?...Siz hele hiç söyleyemiyorsunuz! Diliniz tutulmuş!

-Sizin söylemeniz lâzım!

-Milyon kere, zilyon kere söyledim. Yukarda Allah var... Cehennemde ne cevap vereceksiniz?... Kadınlara hıncı varmış!. Hükmü  baştan kes... "Shoot first, ask question later!"... Tam Condoleeza Rice mantığı... "Dünya Amerikalılardan niye nefret ediyor, halbuki biz şeker gibi tatlı insanlarız" diye bir de sormazlar mı?...Diplomasi diye bir şey yok ki. Ne nezaket, ne incelik... İnsan kendisini kuşatılmış Bağdat gibi hissediyor. Evet, var!... Kadın gördüm mü çıldırıyorum.

-Çıldırıyorsunuz tabii!...Yalan mı!...

-?

-Çıldırdığınızı on beş dakika önce göstermediniz mi kaba saba davranışlarınızla?

-?

-Akla karayı seçtim!

-Öyle çıldırma değil ki o... Çıldırmamı?

-Ne peki?... Saldırmamı?...

-Demek o gözle görüyorsunuz... Ya Dolunay'ın etkisiyse?

-Bu nasıl çoğrafya öyle her gece Dolunay?

-Öyle bir iddiada mı bulundum?... Demek kaba sabaydım... İyi, tamam.

-Kaba saba değildiniz.

-Kaba sabaydım. Bir saniyede kalp değişmez.

-O kısmı fazlaydı.

-Çıldırma kısmımı?

-O kısmı değişecek gibi görünmüyor... Kaba saba kısmı...

-Yaklaş...

-Duyuyorum, siz konuşun.

-Yaklaş dedim.

-Hayır efendim!

-Sana yaklaş diyorum! Önemli bir şey...

-"Yaklaş dedim!... Yaklaş dedim!"...İşaret parmağını kıvırıp, emreder gibi... Böyle mi çağırılır insan?

-Şimdi sinirliyim... Yaklaş.

-"Yaklaşır mısınız"... Böyle işte.

-Dediğimi duydun.

-Geldim, evet?

-Pazarlama nedir?

-İktisat dersimi bu, yolun ortasında?

-Kitabi değil, günlük dille, pazarlamanın bir tarifini yap...

-Malların satışını kolaylaştırmakla ilgili teknikler...oldu mu?

-Doğru... Metâ anlamında malların pazara sunuluşu, satılışıyla ilgili teknikleri anlatıyor. Şimdi soruyorum, kadın veya erkek, bir insan neden "kendisini", yani, "sosyal ilişkilerin toplamından fazla bir şey" olarak "bütünlüğünü", pazarda alınıp satılmak için üretilen mallardan biri olarak gördüğü anlamına gelen "kendini pazarlamak" lafını kullanır?... İnsan ilişkilerinde, "kendini tanıtmak...tanışmak" fiilleri niye kâfi gelmiyor, nedir yani dertleri?

-İnsanın emeği de bir "mal" değil mi?...

-?

-Değiştirme değeri meydana getiren?

-Bilmişe bak!...

-Aklımda öylesine kalmış işte... Okulda öğrenmiştik.

-Sizin hocalarınız arasında sosyalistler vardı mutlaka. Alınıp satılacakları pazar için üretilen malların içindeki emek olarak öyle o...

-Biliyorum.

-Bilincinde olmak zorundayız. Şartların bilincinde olmaktan, insan bir bütün olarak kendisini o bahsettiğiniz tespite uygun bir mal olarak görüp, öyle davranmalı anlamı çıkar mı?... Bu bir zorunluluk olsaydı, insan, hiç bir yönde değiştiremez, toplumsal "değişim" de olmazdı. Yaradılışında mevcut olan ahlâkı, tarihi, maddi şartlar ne kadar kötü olursa olsun sonuna kadar unutmayan...başkalarına "yaşanılamaz... varolunması imkânsız" görünen şartlarda bile "hatırlayan" canlı...insandır. İnsan budur, anlıyormusun.  Ev'e dönünce "Notlar"daki o bölüme bir daha bakarız...

-Okudum...

-Bir daha oku. Aşk üzerine yazdıklarımızı da bir daha oku...Unutuyorsun

-Unutmuyorum.

-Unutuluyor... Görüyorum...O bölümde, liberalizmi insan ilişkilerine mutlak olarak uygulamaya kalkışan anlayışın insanlar arasındaki ilişkileri nasıl tahrip ettiği, günlük dilden örneklerle gösteriliyordu;

 "Kendi reklâmımızı yapmayı bilmiyoruz"...

"Reklâmın iyisi, kötüsü olmaz... Reklâm, reklâmdır...

"Biz kendimizi pazarlamayı bilmiyoruz"
"Kendini pazarlamayı bileceksin!"


Bir Televizyon stüdyosu. 90'ların ortaları, "ülke tanıtımı üzerine" konuşuluyor.

"Biz kendimizi satmayı bilmiyoruz"

"Kendini satmayı bileceksin" (Karşılıklı gülüşmeler)

 
İnsan ilişkilerini iktisadi ilişkilerden ibaret görmeye, özdeşleştirmeye, o disiplinin deyimleriyle ifade etmeye bir başladınız mı, sonunda kendinizi, mal olarak öyle gördüğünüzün bilincinde olmasanız bile...mal olarak görürsünüz. Ruhunuz bile duymaz. Kendini hissetmeyi yitiren ruhun bedeni, alınıp satılır. Elbetteki emek, "mal"... Ücreti var. Sanatçılar eserlerini satacaklar...

-Pazarlamak... Satmak, faaliyetler, eserler için... Kendimiz ise  "tanışıyoruz"...

-Böyle düsünmek gerekir. Baştanda söylemiştiniz. "Tanışmak-pazarlamak-satmak" diye... Pazarlamayı, satmayı, "kendimiz"den uzak tutalım, insani ilişkilerde "Tanışmak" yeter. Aksi halde, aşk da dahil, alınıp, satılan, "tüketilen" bir çeşit "hizmet" olarak anlaşılmaya başlanıyor insan ilişkileri de...

-İsveç'te, kendi vücutlarının çıplak resimlerini internette satan 17-18 yaşlarındaki kızların daha sonra, kendilerine hiç kimse telkinde bulunmadığı halde, müthiş bir suçluluk, değersizlik duygusuna kapıldıklarını söylediklerini duydum. Kendi kendilerine, "Karşılığında para kazandık, öyleyse bu duygu niye?" diye soruyorlar.

-O, "Niye" sorusu, ahlâk işte...Ruh kabullenemiyor.

-Lâfı nereye getireceğinizi, ne diyeceğinizi adım gibi biliyorum.

-Ne diyecektim?

-"Aşk içinde böyle değilmi?... Bir ömür boyu süren gerçek aşk, sadece hormonlarla, kimyayla açıklanabilir, düzenlenebilir bir insani ilişki, şehvet olmadığından ötürüdürki, herkes için mümkün değil. Halbuki televizyonlarda, magazinmidir, bültenmidir, botanik, motanik kuşağımıdır, işte bir takım programlarda, gerçek aşkın imkânsızlığı anlatılıyor"...

-?

-"Almış eline bir mikrofon, 'aşk bir yıl vardır, ikinci yıl durur, üçüncü yıl yoktur' diye ahkâm kesiyor... 'Yanlış yapmışım veya aşka kabiliyetim bu kadar' diyeceğine, 'aşk yoktur' deyip, suçu aşkın üzerine atıyor. İnsanın tepesi atıyor. İçinden bir ses, al diyor şu televizyonu...

-?

-Yeter mi?

-Aklımdan ne geçiyor biliyormusunuz?

-Biliyorum!

-Ne?

-"Ne kadın!"

...