Radyo Dolunay Yazıları...


-K. 999'dasınız... Evet, bu da bir “marş” idi... Haki renkte, fakat sivil ve de Kuvayı-Milliye... Alo.

-Alo
?

-Hemen mevzuya yönel.

-Rumlar "Kofi Annan plânı"na karşı. Bunu Kıbrıs Türk Cumhuriyeti lideri Denktaş'da söylüyor. Doğrumu?

-Evet, doğru.

-Madem öyle, niye bu haberin verilmesine karşı çıkılıyor?

-"Çıkılıyor"... Kim çıkıyormuş ki?

-Birileri!

-E
vet?

-Yorumlarmısınız o haberi?

-Haberim yok ki. O "birileri"ne sorsanıza.

-Haberi yazana ulaşamadım... Peki, İnternet'ten aldığım haberi okuyorum: "Mevcut Kıbrıs 'plânı'na, 'Türklerden çok Rumların itiraz ettiği' şeklindeki, 'aslında bu plânın o kadarda kötü olmadığı' kanaati uyandıran 'haberler', Türk Milletinin direnişini kırmaya yöneliktir.

Her kesimden vatanseverler dikkatli olmalı"
... Bu kadar.

-Gayet açık
işte. Cumhurbaşkanı Denktaş ne demişti?

-"Rumlarda karşı"...

-Peki o "birileri"nin tenkit ettiği "haber"de, bu bilgi nasıl "haberleştirilmiş"?

-..."Türklerden çok Rumların itiraz ettiği" kısmımı?

-Evet... Arada dağlar kadar fark var, farkettinizmi?... Rumların
"plâna karşı çıkması" ile "Türklerden çok karşı çıkması" arasındaki farka, çarpıtma denir. Siz habercisiniz...

-Ben haberci değilim, sadece
izleyiciyim.

-Lâfın gelişi öyle söylüyorum, sen habercisin, yorumunu, tartışma programında yaparsın, ekran başındaki izleyicilerin objektif ses olarak algıladıkları "ana haber bültenleri"nde değil.

-Hiç düşünmemiştim bunu. Teşekkür ederim.

-Bir şey değil, rica ederim...Alo?... Ad şart değil
, hemen mevzuya yönel.

-Alo
?

-Mevzuya yönel.

-Adım Selin Taşanırmak, kimle görüşüyorum?

-Ad şart değil.

-Ne demek şart değil. "Küt" diye konuşulur mu öyle?

-?

-Murat Bey mi?

-Ben öyle bir şey söylemedim.

-Ben biliyorum.

-?

-Aras... N'oluyor?

-Hiç. Kahve fincanını devirdim
... elim çarptı. Masanın üzerini siliyorum. Dinliyorum sizi... Odalarda stüdyolarda içtiğimiz şu kahveninde bir de o türlü hikâyesi var. Biliyormusunuz?

-Hayır.

-
Güney Amerika dağlarının tepelerine kurulu kahve plantasyonlarında, kaçak işçiler, "çulsuzlar" tarafından toplanan her fincan kahveye kaç damla kan karışmıştır kimbilir. Dağların tepelerindeki kahve plantasyonlarında, çalışma şartları her bakımdan ağırdır, meselâ aileler 2 metrekarelik bir odada kalırlar. Mafyanın toplayıp getirdiği bu kaçak işçilerin hiç bir sigortaları yoktur, zehirli yılanların kaynadığı bu plantasyonlarda sabahtan akşama kadar çalışmanın karşılığı sadece on beş senttir, yılan soktu mu ölür, hastalandın mı düştüğün yerde kalırsın... Müthiş soğuk olur o tepeler. Yakar insanı...Hatta kalabilirsiniz, alo?

-Alo?...

-Adını vermen şart değil, hemen mevzuya yönel.

-Yılmaz Sakarya. Türk Bağımsızlık Savaşı tarihinde önemli bir yeri olan “Ulusal Yükümlülükler”i okumak istiyorum...olur mu?

-Başla.

-?

-Başlayın.

-Sürpriz oldu, beklemiyordum açıkçası.

-?

-Sizden önce aradığım iki radyo kabul etmedi de.

-Sebeb?

-Birincisi “Her kesimden insanlara hitap ediyoruz, bu çok şey olur” dedi. “Fakat kendi yazdığım bir dörtlüğü”
okuyabilirmişim... İkincisi de, “Saat uygun değil, çocukların uyumuş olacağı bir saatte, meselâ gecenin üçünde ararsanız, memnuniyetle” dedi.

-Allah, Allah... Niye ki?

-Bilmiyorum, sormadım...

-Peki,
buyur Yılmaz arkadaş.

-Okuyorum, “Mustafa Kemal Paşa Meclis yetkisi ile birlikte Başkomutanlık görevini aldığının hemen ikinci ve üçüncü günleri, 7 ve 8 Ağustos 1921’de, peşpeşe kanun gücündeki “Tekâlifi Milliye” (Ulusal yükümlülükler) emirlerini yayınlamaya başladı”...

Buna göre:

1- Her ilçede bir Tekâlifi Milliye Komisyonu kurulacak.

2- Her ev bir kat çamaşır, bir çift çorap ve çarık hazırlayıp komisyonlara verecek.

3- Tüccarın ve halkın elinde bulunan her türlü bez, kumaş, pamuk, yün, tiftik, kösele, meşin, kundura, urgan v.b. bütün giyim, kuşam eşyasının yüzde kırkına, bedeli sonra ödenmek üzere- el konacak.

4- Yurtta mevcut bütün yiyecek maddelerinin de yüzde kırkına, aynı şekilde el konacak.

5- Halk, elinde kalan taşıma araçlarıyla ayda bir defa, 100 kilometre mesafeye ordu malzemesi taşıyacak.

6- Ordunun giyecek ve yiyeceği için yararlı olan bütün sahipsiz mallara el konacak.

7- Halkın elindeki orduya elverişli bütün silâh ve cephane, üç gün içinde teslim edilecek.

8- Yurtta mevcut bütün teknik araç ve gereçler (Akaryakıt, kamyon lastiği, muhabere malzemesi v.b.) üç gün içinde teslim edilecek.

9- Demirci, dökümcü, marangoz gibi sanatkârlar, ordu emrinde çalıştırılacak.

10- Her çeşit araba ve taşıt hayvanının yüzde yirmisi alınacak”...

İbrahim Arduç’un “Büyük Dönemeç Sakarya Meydan Muharebesi” adlı kitabından aldım. Teşekkür ediyorum.


-Ben teşekkür ederim. Hepsi 10 madde değilmi?

-Evet. Acelem var kapatıyorum, iyi geceler, görüşürüz.

-Bir saniye, hangi radyolar, "Milli vergi" maddelerini okumayanlar? Türk radyosu değilmi bunlar.

-Evet... Ulusal Kanalı seyrediyormusunuz?

-Seyredemiyorum.

-Hangi radyoları dinliyorsunuz?

-Hiç birini dinleyemiyorum. Geçen sene bir süre dinledim. Sonra uydu muydu değişiklikleri girdi araya. Bizdeki teknik vaziyetlerde bir alem. Biliyorum, tuhaf. Şu radyoların telefon numaralarını verirmisin?... Yazıyorum, söyle. Ha, şehir dışından birde kod var sahi. Unutmuşum. Oldu. Çay ocağı... Anladım. Sabahın köründe, kalkman lâzım. İyi geceler, görüşürüz.

Hattaki;

-4. maddedeki yüzde kırk nispetinden aklıma 40'da bir nispeti geldi... Acaba çoğunluk malının zekâtını tam olarak veriyormu?

-Zannetmem. Çok az insan kırkda bir nispetinı hakkıyla hesaplar. Bir sürü hilesi, hurdası var. Öyle bir kırkda bir verirsinki, hiç vermesen de olur.
Alo, hemen mevzuya...

-...“Şöyle bakıyorum şehre de, yeşil yeşil bir şey geçiyor içimden. Su mu, çayırlık mı, orman mı? Değil. Yeşil bir şey, zehir yeşili bir şey. Birtakım yeşil renkli zehirlerle zehirlenmiş yeşil bir su.

  Köpek leşi gibi uyuyor şehir: Yok, değil, öyle değil... Köpek leşi, kokusu yönünden iğrenç, yoksa ölmüş bir köpekte kırılmış bir çocuk oyuncağının hüznünden başka, tatsız ne vardır. Koku cihetinden öyle bu şehir. Pis şehir bu. Alabildiğine pis şehir: Bit gezmemiş kanape, sümük sürülmemiş, tükürülmemiş, balgam atılmamış hiçbir yeri yok. Yakamızdaki kir, fabrika dumanından değil, pislikten, tozdan, mikroptan.

  Bu şehir laubaliliğin, kötülüğün, ikiyüzlülüğün kaynaştığı bir şehir. İyi insanları yok mu? Dolu. Ama nasıl çekilmişler, nasıl ürkmüşler, nasıl kapanmışlar bir yere? Neredeler?

  Bu şehirde düşünülemez. Düşünmek iyi değil, sıhhate muzurdur. Allahı bile düşünemezsin. Düşündün müydü karşına onun namına iğrenç mecmualar, nefesleri yırtık para kokan şairler, ölü bekleyen imamlar çıkar. Avâidini isterler.

  ‘Ben fukarayı severim’ dersin kendi kendine, yalandır. Kendin de inanmazsın. Hangi fukarayı, nasıl fukarayı? Bu canavar gibi dilenci kadını mı? Bu arsız, edepsiz, huysuz çocuğu mu? Bu iki paralık adamın önünde secdeye varan balıkçıyı mı? Yoksa köşebaşında oturup çürüklerini, yüzünden açlığı, kimsesizliği, hafifçe deliliği, dünyadan bıkkınlığı akan adama yutturan, külhanbeyi kestaneciyi mi?

  Kimdir şu sevdiğin insan? Anladık fakir, kimsesiz, bahtsız... Ama kim?

  Kim olacak? Sensin. Kendi kendinsin. Evet, bu şehirde herkes dönüp dolaşıp kendisinde karar kılacak. Başkasını seven tek adam bulamazsın. Olmasına da imkân yoktur. Hani bazı insanlar vardır, iyilik edersin. Bir edersin, iki edersin, üç edersin. Sonra edemeyecek hale gelirsin de elinden bir şey yapmak gelmez. O zaman bir de bakarsın ki, karşındaki sana düşman kesilmiştir. Hepimiz öyleyiz işte. Bütün iyilikleri, bütün dostlukları tulumba gibi emeriz. Sonra dostluklar, iyilikler de kuyular misali kurur. İşte o zaman başlar pandomina, kocaman dedikodu.

  Çekilecek bir köşemiz olacak. Yatağımız olacak. Yorganı gözlerimize çekeceğiz. Belki bir deniz kenarı, bir ağaç altı, bir rüzgâr, bir sessiz kahve, bir bardak çay, bir simit, bir dilim kaşar peyniri, bir yarım kilo şarap bulursak, dost olarak bu en iyisi. Ama insan? Yok kardeşim, yok, insan bulamayacağız. Bu şehir bu kadar pisken, bu kadar laubali, bu kadar düşkünken, para kazanıp da kendinden ötesini, beygirini kullanan arabacıdan daha merhametsizce kullanıp da rahat edenler, sessizce, tereyağından kıl çeker gibi kendini aramızdan çekmişleri bir bakıma haklı buluyorum, gibime geldi. Sonra da düşündüm. Onlar böyle ettiler bu şehri. Belki de bu şehre vebalar, belki de koleralar gelecek yakında.

  Kime bütün bunları istiyormuşum gibi geliyorsa, namussuz olan odur. İstemiyorum. Aldanma konuşmama. Bırak Allahı bir tarafa! O nasıl bizi sessizce bırakıp gittiyse; biz onu tekrar buluncaya yahut büsbütün yoktur deyinceye kadar, o bizim işimize karışacağa benzemiyor. Ama bu şehir artık şehre benzemeli ama, nasıl? Nasıl mı? Sen mi çare düşüneceksin? Gülerim. Ama evvelâ sen! Sen yazıcı! Bırak eşekliği artık! Olmazsa yazma. Çekil oturduğun yerde. Sen mi süsleyeceksin, sen mi temin edeceksin metresini gazete çıkaranın, sen mi onun şöhretini, kalemini, otomobilini Avrupa’dan getireceksin. Sonra gidip Haşat Kütüphanesi’nin vitrinlerindeki 350 franklık kitaba hasretle bakacaksın. ‘2 kuruştan 350 frank ne eder?’ diye düşüneceksin. Şu Sartre müthiş adam. İsmini duydun. Daha bir kitabını bile okumadın. Okumak istiyorsun ama, alamayacaksın o kitabı, alırsan enayilik edersin. Yarın ayran bile içemezsin. O, bardağı on kuruşa olan ayran. Yani, bir kaşık yoğurtla bir bardak suyu karıştırıp da on kuruşa satan adamın namussuz olduğunu bile bile, elinden içtiğin, enayicesine bütün şehir insanlarının gözü önünde yapılan hırsızlığı, dolandırıcılığı bile bile... Değiştir mesleğini be! Dur ayrancının önünde sabahları. Yap bir güğüm ayran evde. Koy o herifin önüne kaldırıma. İki kuruştan ayran sat, sat da herif gözünü oysun. Seni, parayla fukaralar tutup dövdürsün. Daha olmazsa öldürtsün”...

-...

-Selâm...

-“Adalı" mı?

-Nerden anladınız, “çay-simit-kaşar peyniri”nden mi?

-Haksızlığa uğrayınca yazıyla söylenirdi...

-Adı “Söylendim Durdum” zaten...

-Çok güzel okudunuz...  “Petersburglu’nun dişçisi”ni hatırlattı ... Hatta kalabilirsiniz
. "Ülkem Benim"... Onu çaliyorum.