"Duyduğun sesten ürkme"

 

 

 

Ezelden ebede mutlak galip Allah'ın adıyla.

 

Şan ve şeref, Allah'ın ezeli galibiyetini sömürgecilerle kuklalarına yer yüzünün her köşesinde seri, muazzam ve kat'i darbeler indirerek itiraf ettirip görünür kılan kahraman silâhlı mücahit kuvvetlerin. Şehitlerin ve gazilerin.

 

Zillet ve utanç, yuvarlanmaya ezelden mahkûm oldukları hâviye dipsizliğinde şimdiden kavrulup, helâk olan ezeli lânetlinin hizmetkârı istilâcılarla, kuklalarının.

 

Söze dikkat kesil manayı takip et:

 

Allah'ı korkutacağını zanneden yanıldı...

 

Irak'ta, Afganistan'da, Filistin'de bozguna uğradıklarını farkında olmadıklarını sanırlarsa kaybettikleri demokratik sömürgeleştirme savaşını kazanmış sayılacakları hissine kapılan istilâcılar yanıldılar. Allah'ın korkacağını sanarak yanılan istilâcıların parmaklarında kuklalığı seçen pastacılar fena aldandılar. Pasta parçaları boğazlarına takılı.

 

Şehit Saddam Hüseyin Şehri Bağdat'ta, Allah'ın mücahitler eliyle kuşatıp temizlediği kara bir lekeye benzeyen cerahat yuvası Karanlık Zon'a domuz topu gibi doluşup sefahet alemlerine dalanlar kaybettiler. O duvarların arkasında, kameralar karşısında, yağ fıçısı gövdelerine takılı kafalarını kollarını imaj-iletişim öğretmenlerinin ayna karşısında ezberlettiği şekilde sağa sola oynatıp, suratlarına çok ciddi ve sert devlet adamı görünüşü kazandırdığına inandıkları ifadeler vererek, Irak Devlet Başkanı Şehit Saddam Hüseyin'e, mücahitlere, gazilere hiç korkmadan küfredip posta koyan ne cesur bir adam, pek de heybetli bir adam pozları takınmalarına bakma; iğneyle ancak sürünüyorlar. Görmesini bilenin korkudan şarap çanağı kadar açıldığını hemen farkettiği gözlerle, er ya da geç mutlaka tepelenecekleri Mutlak Adalet Günü'nü bekleşmek onlarınki... Parçaları şehir kapılarına asılı.

 

İstiklâl Savaşı'nın mücahit Ankarasını karanlık zona, yatalaklar yurduna döndürenler de kaybetti. 

 

Türkün yüz karası, Kürdün yüz karası, Türkmenin yüz karası, ehli sünnet Arap düşmanı Anglofil kalleşler hep aldandılar.

 

Kabil'in pelerinli palyaçosuyla, Tahranlı tiyatrocu da....

...

 

"Bravo İran!... Aşk olsun İran!"...cılara sor bakalım. Bu iftiracıların insanları sandırdıklarının aksine;

 

...İran'ın 1980 yılı Eylül ayı başında kara saldırısıyla başlatıp 8 sene sürdürdüğü savaşı, Irak'ı parçalayıp yerine Anglo-Amerikan-Pers ajanı bir uydu yapılanma peydah etmek için ABD'yle müttefik olup güya bitirmesinden sonra, kalemlerine sarılıp Irak liderliğini "bölgeyi ve dünya barışını tehdit eden, nükleer ihtirasa kapılmış canavar" ilân ettiklerini;

 

... 91 Saldırısı'nda, 2003 İstilâsı'nda "Saldırıya karşıyız ama Irak yönetimini de desteklemiyoruz" yani "biz Safevi propagandistleri olarak sana karşıyız ama Irak yönetimine daha çok karşıyız; Irak Devleti ortak düşmanımız... Müslümanların sana karşı Irak yönetiminin yanında cihada katılmalarını engellemek için bütün gücümüzle propaganda yapacağız; rahatça plânlayıp saldırmana bak" diyerek düşmana destek olduklarını ve meşruiyetini düşmana direnmesiyle gösteren Irak yönetiminin "fazla kan dökülmeden" devrilip, Irak'ın bir an evvel Anglo-Pers yağmasına açılması için düşmana akıl verdiklerini;

 

... anavatanlarını savunan Iraklı vatansever inananlar, düşman pilotlarını-sınırda değil, Irak topraklarında- tutuklayıp, "Irak'ı hangi haklı sebebe dayanarak vahşice bombaladınız?" diye sorguya çektikleri zaman, onlar hakkında, "Bu sorgulamaları yapıp yayınlamakla insan haklarını çiğnediler, dünyaya ayıp oldu, İslâm'ı terörizm gibi gösteren çılgın Araplar durumuna düştüler" diye yazıp konuştuklarını İlâhi İrade unutmuş olabilir mi?...

 

Peki ya 2 Ağustos 90'de Amerikan-Briton hakimiyetinden kurtardığı Kuveyt topraklarını, kimi kâfir, kimi mürted, kimi bilmem ne münafık sürülerine karşı tek başına savunmaya hazırlanan Irak'ın mücahit liderliğine Tahran yönetiminin "Sizinle birlikte Kuveyt'te Amerikan ordusuna karşı savaşacağız" diye haber gönderdikten sonra, Amerikalı teröristlerle bir olup, Irak'ın mücahit ordusunu tam da yoğun ateş altında Kuveyt'ten çekildiği sırada sırtından vurduğunu görmezden geldiklerini?...

 

Çöreklendikleri köşelerde şu sıralar "Irak'ın Baas'ı, Yavuz'un akıncıları, bizim Safevi yiğitlerini görsünler, ABD'yle nasıl savaşılırmış anlasınlar" diye tezahüratta bulunup duruyorlar. Kisra'nın çocukları...

 

Siz onlara benzemezsiniz. Sahneledikleri alçak yoğunluklu gerilim tiyatrosu sarpa sarsa, aralarındaki ittifak mahsustan değil gerçekten sona erse bile, savaşta Angıllarla hiç bir surette işbirliği yapmazsınız. Allah sizi ahlâkıyla bağladı.

 

Vatansever mücahitler Amerikan teröristlerini Irak'ın orta yerinde tutuklayıp, işledikleri suçları yüzlerine sayınca, "dünya" dışında kalmış "Baas çılgınlığı" oluyor; ama yapılan iş, tutuklama görüntüsü altında İngiliz savaş suçlusu Blair'in teröristlerini Tahran'da ağırlamak olunca bu fiilin adı "yabancı güçlere karşı İslâmi ruhla direnmek" öyle mi? Hayır, öyle değil. O iş öyle değil...

 

İngiliz kanalında güzel güzel canı sıkılacağına, körfez sularında Acem ağlarına takılıveren acemi deniz kızı masalını yazıp, filme çekenler yanıldılar. Karşılıklı mütecaviz suçlamasında bulunup, birbirlerine karşı onu koruyormuş gibi görünmeye çalışarak kurbana tecavüz etmeye devam eden mütecavizlerin iş birliği, Irak'ın onlara karşı verdiği kurtuluş mücadelesini örtmeye, mücahitlerin baş düşmana karşı ortak direniş cephesini bölmeye yetmedi.

 

Düşman borazanlarının "filâncalar, falancalara karşı bizim yanımızda yer alıyor; falancalar da yine bizim yanımızda yer alıp filâncalara saldırıyor" propagandasına kulak asma. İnananlar arasında ki ihtilâfların halli, esas düşman kaçtıktan sonra ve ikinci bir istilâ için ona bahane vermeyecek şekilde...

 

İslâm milletinin yaşadığı vatan topraklarını kimler istilâ etmişse esas düşman onlardır. Kapıyı içerden açtığı mütecavizin sahneye sürdüğü eğreti kuklalar kendilerini evin sahibi zannedebilirler; onların ki şeytan aldatması... sabah olunca hanyayı konyayı anlarlar. Ev, istilâya başından beri direnenlerin.

 

İngilizleri tutuklayarak ağırlayan Tahran'la, 2003 yılından bu yana Irak topraklarında Amerikan-İngiliz-Anzak işgal güçleri gibi istilâcı olarak bulunan Tahran, maksat olarak aynı Tahran. Irak'ın sınırlarını İran'a karşı güya koruyan Waşington-Londra'yla, istilâcı Waşington-Londra da aynı.

 

Irak'ın iç işlerine ve bağımsızlığına apaçık bir tecavüz olan 2003 Saldırısı'ndan sonra mütecavizlerin yetkili kukla süsü vererek perdeye çıkardığı Talabani kuklasıyla, Irak'ın iç işlerine ve bağımsızlığına müdahalede bulunulmasından şikâyet edermiş gibi yapan Talabani de öyle; aynı Talabani... İç işlerine müdahalelerden şikâyet eden "bu" Talabani'nin, dış müdahalelerin en apaçığı 2003 Mart Saldırısı'yla perdeye sürülen "o" Talabani'yi, Amerikan-İngiliz-Pers istilâcılarla işbirliği suçundan yargılanmak üzere Direniş'e, yani meşru Irak yönetimine teslim ettiğini bilen var mı?

 

Irak'ın iç işlerine ve bağımsızlığına saldırı, bu ülkenin vatansever-müslüman yönetimini devirip kuklaları ortalığa çıkarmak için yapılınca, iç işlerine ve bağımsızlığa müdahale olmaktan çıkıp, Iraklının kendi tasarrufu mu oluyor?

 

Irak'ın Pers ordularıyla savaştığı 8 sene boyunca düşman güçlere erketelik yapan bu şahısla Barzani, 91 Saldırısı'ndan hemen sonra, Şubat ayı sonunda, Sömürgecibaşı'nın babası televizyon konuşmasında işareti verir vermez yine bozgunculuğa kalkışmışlar; ancak Kitab'ında sözlerine sadık kalmayan hainleri sevmediğini buyuran Allah, mücahit Irak ordusu eliyle o bozgunculuğu da Anfal edince; böyle bir durumda sınırın Türkiye tarafına Çekiç Güç kod adıyla Amerikan işgal-terör kuvveti yerleştirmenin bahanesini teşkil etmek üzere, Özal'la birlikte Çankaya'da 91 Mart ayında "gizlice" buluşup plânladıkları "zalim mücahitlerin gadrine uğrayan mağdurlar ve onlara kapılarını açan Ankara görüntüsü oluşturma operasyonu"nu başlatıp, yüz binlerce insanı "Kaçın mücahit Irak Ordusu geliyor, canavar geliyor, hemen şu bayırın ardındalar, atom bombası atacaklar!" diye korkutarak yalın ayak başı kabak yine Türkiye sınırına sürmüşler; ama o tarihte sınırda görev yapanların çıplak gözle teşhis ettikleri üzere, "sınıra yığılan insanları hiç kimsenin takip etmediği", mağdur kılığına bürünmüş kışkırtıcı casusların kameralar önünde anlattıkları "filân şehirde bir gecede 300 000 kişi bombayla buharlaştırıldı! Helâda olduğumdan bir tek ben kurtuldum!" benzeri korkunç hikâyelerin mevcut duruma uymadığı, halkın hayali canavarlarla korkutulup aldatılarak figüran olarak kullanıldığı bir hayali soykırım tiyatrosu oynandığı ortaya çıkınca, apar topar Saddam Hüseyin Şehri Bağdat'a koşup Başkan'dan aman dilemişler, "bir daha bozgunculuk yapmayacaklarına" yine yeminler ederek söz vermeleri üzerine affedilmişler, fakat haftasına kalmadan Amerika'ya gidip yeminlerini yine unutmuşlardı. Ne fırıldaktır onlar. 

 

Müdahalelerinden şikâyet edermiş gibi yaptığı düşmanla, onu perdeye çıkaran düşman aynı düşman. Ankara'nın turuncu kuklalarına "Şu adam kadar haysiyet sahibi olamıyorsunuz" diyerek çıkışanların verdikleri Talabani misali on para etmez.

 

Sahnenin yan tarafından "Saddam dünyanın gidişatını anlayıp, ayak uyduramadı. Direnmeye kalkıştı, yenildi" yan-masalını okuyan da yanıldı.

 

Kendilerinde dünyanın gidişatını anlamış olmak zannettikleri ayak uydurma alışkanlığı, askeri-iktisadi gücüne yenilmezlik vehmettikleri Amerikan imparatorluğunun Irak'ta, tıpkı Sovyetler Birliği'nin Afganistan'da uğradığına benzer, imparatorluk sisteminin dağılışına yol açacak stratejik mahiyette bir yenilgiye uğradığını bir türlü kavrayamama izansızlığı. Saddam'da "dünyayı anlayamamak" zannettikleri husus ise, Allah'ın ezelden galip olduğuna pazarlıksız imanı. O, yakın gelecekte olacakları daha 90'ların başında gördü. Direnmeseydi, bugünün Şehit Saddam Hüseyin Şehri Bağdat, 17 yıl evvel çoktan Bush City olup ölmüştü. Geçilmezçanakkale'yi geçilmez, Aşılmazsakarya'yı aşılmaz kılanlar direnenlerden miydi, ayak uydurmacılardan mı?

 

Asıl yenilenler zaferi mühürleyen şahadeti yenilmek zannederek yanılanlar; 90'ların başında olanların esas manasını bugün dahi göremeyenler.

 

Düşmana güya tarafından karşı olan Ankara'yla, sahici tarafından boyun eğen sallabaş Ankara'da aynı ayak uydurmacı Ankara. "Ayak uydur!"diye enselerine vurana ayak uydurmazlarsa, uzay boşluğuna düşer gibi medeniyet dışına düşeceklerini sananlar var içlerinde. Zavallıcıklar...

 

Bağrışıyorlar:

 

"Tehlikenin farkında mısın?"

 

"Ya sen tecavüzü farkında mısın?... Terör örgütü Nato'nun işgal-terör üsleriyle kaplı vatan düşman tecavüzü altında, kör müsün?"

 

Tehlike değil tecavüz.

 

Aylardır, ellerinde bayraklarla meydanları dolduran yüz binlerce insan...  Keşke kürsülerden, "Müttefiklerimiz esas düşman da olsa müttefiklerimizdir. Onlara karşı koyarsak dünya dışına yuvarlanırız, kapkara bir boşlukta kalırız. En iyisi biz hiç kurtulmayalım, hep böyle kalalım ki kurtulmuş kalalım" gibi tuhaf bir mantıkla hedef şaşırtan turuncu balkabaklarını seyre dalıp, uyumasalardı. İçlerinden biri "Sen öyle zannet! Artık hepimiz mücahitiz! Ne pahasına olursa olsun düşmanı kovacağız. Mücadele bizden, yardım Allah'tan!" diye bağırmayı akletseydi; belki çoğu uyanır, ellerindeki bayrakları bedenlerine Sakarya ruhuyla kefen gibi sarınıp işgal terör üslerine birer yıldız gibi akarak hilâl gibi kuşatırlardı.

 

Refleksin toplu ve Ağustos olanıyla...

 

İşte o zaman her kesimden samimilerin arasına gizlenen sahtelerle, samimiler saflara ayrılırlar; kim düşmanla birlikte rambocu gurka, kim halkla birlikte mücahit Memetçik ayna gibi görülürdü... Kim nasıl Türk Silâhlı Kuvvetleri, kim nasıl turuncu silâhlı kuvvetler ortaya çıkardı. Kimler sahte kutuplaşmayı kışkırtıyor, kimler esas kutuplaşmayı görmekten korkmuyor, Allah şahit olurdu. Kim, neyi, niçin koruyor; kim, neyi, niçin korur gibi yaparak parçalanmasını televizyon dizisi izler gibi izlediği, hatta yardımcı olduğu bütünlük hâlâ varmış da onu koruyormuş numarasıyla vaziyeti idare ettiğini Allah'a yutturduğunu zannediyor, kafalara belki dank ederdi.

 

"Talabani Cumhuriyeti"ni "Türkiye Cumhuriyeti" zannedenler de başka seyyarelerden inmediler, onlar da aynı...

 

Hele mülevvesler... Neredeyse Allah'ın kendini ilâhlıktan azletme hakkı diye bir hak icat edecekler. İlâhi İrade'nin ürküp kendini iptal etmesi mümkün mü ki kendi ahlâkıyla bağlı mutlak galip olduğunu unutsun?

 

Peygamber ve silâh arkadaşlarına "Bizim kahramanlarımıza bakın da gözleriniz yiğit görsün; İlâhınız işitsin de ödü patlasın!" diye bağırarak sokaklarda davul dümbelekle çalım satan cahilin yoluna sapıttılar, güya farkında değiller. Allah çalım satanı işitmiş; o devrin rambolarını savaşta mücahit kahramanlar eliyle çalıma getirip leşe döndürmüştü. İşittiğini unutmayanlar, işitmediğini zannedenlere hatırlatsın.

 

Dört yıl evvel "Kahraman Amerikan askerlerinin en az kayıpla evlerine dönmeleri için dua ediyoruz" diye ötüşüp duruyorlardı... Küfrü dua kılığında ederlerse, Allah'ın kabul edeceğini zanneden hangi münafıklardı onlar? Bölücübaşının dört yıl evvel gemi güvertesinde uydurduğu zaferi tatmışlar, pastayı kapmışlar mı? Üç pastanın birini?... Ayakları dünyada değmedik köşe bırakmayan hakiki pasta masası henüz açılıyor. Masa uzun mu uzun. Pastası da...

 

Ya ne ummuşlardı ki?... Haksız olmasından ötürü güçsüz düşman işte paniğe kapılmış bir vaziyette kaçma derdine düştü.

 

Saddam'ın istilâcılara direnmeyip ayak uyduracağını, halkını terkedeceğini ummuşlardı. Kuklaların tutunmalarına ve ABD denetimindeki taşeron terör örgütü NATO'nun Irak'ta üsler kurmasına izin verecek; yıllarca kılı kırk yararak hazırlayıp ateşlediği İlâhi yolda milli direnişi soğutacak turuncu çağrılar yaparak itibarını yitirmeyi kabul edecek; karşılığında da "eski Irak devlet başkanı" sıfatıyla göz hapsinde tutulacağı belli bir yerde demokratik sömürgeleşmenin "zorunlu bir çağdaş uygarlık projesi" olduğunu vurgulayacak şekilde anılarını kaleme alarak sefil olup gidecekti. Düşmanın hayalini kurduğu her bakımdan mükemmel zafer buydu: "Zalim canavar Irak'ta demokrasinin bir çiçek misali fışkırdığını odasının penceresinden izleyerek kahrolacak"tı.

 

Umdukları olsaydı, Amerikan savaş suçlusu Teröristbaşı muhtemelen aynı geminin üzerinde;

 

"Hem bize bağlı bir yönetim kurduk, hem de Saddam Hüseyin'i esir aldığımızda verdiğimiz sözü tuttuk; uluslararası hukuk kurallarına göre savaş esiri bir devlet başkanına nasıl davranmak gerekiyorsa öyle davrandık, suikast yapmadık. İrademizi iradesine kabul ettirdik, iradesi kırılamaz Saddam efsanesine üç günde son verdik. Şimdi bir köşede unutuldu. Herkes itiraf etsin, tertemiz bir zafer kazandık.Bize karşı koymak kimsenin harcı değildir; bizi kimse yenemez. Teknoloji harikası gücümüzün önünde eğilmeyecek hiç bir güç yoktur. Her şeye kadiriz" diyecekti.... şayet her şeye kadir tek güç olan Allah, batıda, meselâ Noel öncesinde gösterilen dini filmlerde, O'nu bir elinde incik boncuk kaplı ışıltılı bir asa, öbür elinde çiçek, bulutların üzerine kurulu bir taht üzerinde oturan; etliye sütlüye, hele yer yüzüne hiç karışmayıp, haksız istilâları, inanmış güçlü liderlerin katledilmelerini ekranda film izler gibi izleyen; babacan fakat boyun eğmiş baygın sesli, akça pakça, dünyaya ayak uydurmuş bir ihtiyarcık olarak surete getirip sınırlayarak inkâr eden sahte İsevilerin tecavüzlerinden razı olmuş ve güçleri önünde eğilmiş olsa idi...

 

Düşman doğrusu çok uğraştı... İradesini kırıp robotlaştırmak için kendi ilmince bütün imkânlarını kullandı, üzerinde denemedik ilâç bırakmadı. Hakiki olanında kuklaların yargılanacağı uyduruk mahkemenin ilk duruşmasında Iraklılara "Sakın karşı koymayın. Direnirsek medeniyetin dışında kalırız. Cihatla, direnmeyle bir yere varılmaz. İstiklâl Savaşı, vatanın bağımsızlığı boş şeyler. ABD artık stratejik müttefikimiz, yardımcı olun" çağrısında bulunacağını sanıyorlardı. Ama şahadetine erdiği Allah'ın yardımıyla düşmanın ilâçları ona işlemedi. İstiklâl Savaşını bizzat yönetirken ne dediyse, düşman elinde esirken de söyledi:

 

"Iraklılar! Mücahitler! Bölünmeyip, tek bayrak altında, tek millet olarak sonuna kadar savaşacağız! İstilâcılarla işbirlikçilerine her yerde direnin, silâhla karşı koyun. Vatanımıza silâhla gelenleri silâhla karşıladık silâhla defedeceğiz. Iraklı Arap şiilerin cihada katılanlarıyla, istilacı Pers şiasını ve onların ikili oynayan ajanlarını, kuklalarını bir tutmayın. Zafer, er ya da geç kalpleriyle inananlarındır. .Zira Allah büyük, zira Allah bizimle"...

 

Böylece her kesimden Irak halkını çoluk çocuk top yekûn seferber etmeyi başardı.

 

Ne Saddam milletini terk etti, ne de Irak Saddam'ı...

 

İradesini üç günde kıracaklarına bahse girenler üç yıl uğraştıktan sonra apışıp kaldılar;

 

"Fakat imkânsız!... ABD'yi müttefik zannedeceğine cihat çağrısi yaptı. Bu nasıl oldu, ilmimizle çözemedik"

 

İlimleriyle çözemeyecekleri kadar kolay olduğunu söyle;

 

"İradesi saddam olan Allah, Saddam'ın iradesini çözülemez kıldı"...

...

 

İstilâcıların Saddam Hüseyin ve silâh arkadaşlarına apar topar tertipledikleri suikastler, Irak'tan kaçış sonrası döneme hazırlık. Demokratik sömürgeleştirme hedefine ulaşamayan düşman o derece yenildi, iradesi o kadar kırıldı, o kadar çaresiz kaldı ki; Amerikan imparatorluğunun çözülüşünü ivmelendireceğini kendisinin de bildiği bu suikastleri, sırf bir an evvel kaçıp gitmesine -sanki bu suikastlerle Irak'ta hedefine ulaşmış oluyormuş gibisinden- kısa vadede örtü vazifesi göreceği ve kuklacıklara bir-iki yıl zaman kazandıracağı umuduyla apar topar tertiplemek zorunda kaldı. Savaşı gerçekten kazanmış olacağı için değil; kukla yapının kökü kazınana kadar geçecek o bir-iki yıl içinde "dünya"ya, yani ekranbaşı insanlarına "Savaşı biz kazandık, arkamızda özgür bir Irak bıraktık. Ama onlar değerini pek bilemedi" deyip, inandırarak durumunu kurtaracağı umuduna kapıldığından

 

Hem arkasında bu bozgunu ona her an hatırlatacak sembol ismi sağ bırakırsa, bozgunu perdeleyecek söz bulamaz, Allah'a mağlup olduğunu apaçık itiraf etmiş olurdu.

 

Karanlık Zon'da saklanan hıyanet ehli hariç, Irak halkının Saddam Hüseyin'e saygıyla bağlı olduğunu; Irak Devlet Başkanı ve Mücahit Silâhlı Kuvvetler Başkomutanı olarak yaptığı çağrılara kulak verip, istiklâl savaşına, cihada varıyla yoğuyla katıldığını; Amerikan-İngiliz-Pers işgali sona erdikten sonra geride kalan kuklaları tepeleyip görevine kaldığı yerden devam etmesini coşkuyla karşılayacaklarını asıl adı "Irak'tan Kaçma Grubu" olan "Irak Çalışma Grubu" üyeleri de görüp itiraf ettiler.

 

Lider'in ve meşru Irak yönetiminin görevine döndüğünü gördükleri anda, zihinlere küfrün yerleştirdiği "Allah'ı bile korkutan teknoloji tanrısı ABD" resmi paramparça olur, Amerikan korkusuyla körelmiş kitlesel karşı koyma refleksi her yerde açılıp harekete geçer; sonunda ne kuklası kalırdı, ne özelleştirme kılıfıyla mülk hırsızlığı, ne de terörist yuvası İncirliği... 

 

"Saddam Hüseyin hayattayken çekilirsek, bu çekilme vatansever müslümanlara mağlup olduğumuz anlamına gelir; mağlubiyeti kabul etmiş oluruz. Arkamızda bırakacağımız, hem bize hem Safevilere itaat edecek bir yönetim, bu halini ister bize kafa tutarmış gibi yaparak gizlesin, ister Ankara gibi uysal bir yönetim olsun, Saddam Hüseyin hayattayken çok daha kısa sürede, bir kaç gün içinde yıkılır.

 

Uğradığımız mağlubiyet Saddam Hüseyin'in görevine dönmesiyle gizlenemez bir biçimde gözler önüne serilirse ne olur?...

 

Ruhlara işlediğimiz 'Korkak, tembel pis Arap görüntüsü' yerini 'İstiklâl Savaşı verip kazanmış kahraman Arap mücahidi' gerçeğine bırakır. Erdebiloğullarının müslümanların dini-siyasi lideri değil, tarihi-stratejik müttefikimiz oldukları anlaşılır.

 

Türklerin gözlerine çektiğimiz medya perdesi yırtılır; Irak'ta iç savaş, kaos, amaçsız kör şiddet olduğuna inandırdığımız Türkler, Iraklı mücahitlerin bize karşı bağımsızlık savaşı verip kazandıklarını anlarlar.

 

Bu savaşın, Çanakkale'yle, Sakarya'yla, 29 Ağustosla bağını kurarlar. Bütün bu muharebelerin, tek bir bir savaşın bölümleri olduklarını şimdiye kadar nasıl olup da kavrayamayadıklarına şaşarlar. 'Biz aciz miyiz? Biz niye savaşamayalım? Niye böyle serilip kaldık?' diye düşünmeye başlarlar.

 

'Ya Türkün ruh köküne dönüp, mücahit Memetçik olduğunu hatırlayarak Amerikan işgal güçlerine karşı istiklâl savaşına katılacaksın; ya da Amerikalı işgalcilerin hizmetinde, onlarla aynı sonu paylaşacaksın. Seçim senin... Bir an evvel yap, 30 Ağustosta Türk milletinin karşısına öyle çık' diye bir de çağrıda bulunurlarsa, 'bizim çocuklar' çok zor duruma düşerler.

 

Herkes öfkesini üzerimize çevirir; kitlesel bir karşı koyma başlar; Türklerle Arapların arasına hem kendilerinin hem Kürtlerin bize hizmet edenlerinden ördüğümüz siyonist duvarı yıkıp bir cephede birleşirler; direniş Irak'tan Anadolu'ya, Anadolu'dan Afganistan'a, Afrika'dan Asya'ya, bütün sömürgelerimize dalga dalga yayılır; ne bulurlarsa silâhlanan insanlar, kuvvetlerimizi ve ajanlarımızı gördükleri yerde bir kaşık suda boğup paramparça ederler; üslerimizi, medyamızı zaptederler; talihi yaver gidenlerimiz soluğu denizde zor alır.

 

Büyük bir Doğu Devrimi gerçekleşir, Ankara, Kahire, Amman, Riyad, Kudüs, Filistin'in tamam, Pakistan ve diğerleri teker teker düşerler; dünya üzerindeki hakimiyetimiz son bulur.

 

Irak'tan çekilmeden bir müddet önce Saddam Hüseyin'i öldürürsek, çekileceğimiz güne kadar bizim işgalimize sözde karşı çıkacak, hatta inandırıcı olsun diye her 6 ayda bir oradaki kuvvetlerimizle küçük çarpışmalara girecek, ama bize direnen meşru yönetimin görevine dönmesine karşı çıkarak aslında bize hizmet edecek bir yönetim, foyası anlaşılıncaya kadar bir ihtimal bir iki yıl tutunabilir. Kazanacağımız o süre içinde, gerçekleri ters yüz ettigimiz belgesellerle, filmlerle tarihi istediğimiz gibi yazar, kaybettiğimiz bu savaşı kazandığımıza bütün dünyayı inandırabiliriz. Çanakkale Savaşı'nı, 'çağın dışında kalmakta ısrarlı, vizyonu olmayan Türklerin fazla kan dökülmeden teslim olmak yerine direnerek boşu boşuna yüz binlerce insanın ölmesine yol açtıkları bir insanlık dramı' olarak nasıl sulandırdıysak, Türk'ün başına Ermeni, Arab'ın başına Kürt soykırımını nasıl çıkardıysak, son 17 yılda müslümanların gözünün içine baka baka, hem de onları kullanarak Irak'ta gerçekleştirdiğimiz Arap Soykırımını nasıl görünmez kıldıysak, öyle"...

 

Düşman kafalar kafa kafaya verip işte böyle hesaplar yaptılar. "Irak'tan Kaçma Grubu" üyesi yaşlı çakallar... "Dedelerimiz yüz yılın başında dünyanın parasını harcadı, karşılığını alamadan Irak'tan, Anadolu'dan ayrıldı. O parayı fazlasıyla çıkarmadan çıkmayız" diyen "Heritage"ın sömürgeciliği tabii bir hak olarak gören, strateji bilmem nesi uzmanı veletleri...

 

Chomsky'ler, Fisk'ler, miskler, bunlar en sinsileri... Zehiri, önünü arkasını sureti haktan görünen doksan dokuz cümleyle örttükleri tek bir cümleye sokuşturup öyle içirirler ki, içen şifayı buldum sanır... Halbuki şifayı bulmuş, zihni kaymıştır... .

 

İstilâdan sonra Irak'ı tek bir millet ve devlet olarak hızla toparlayıp yaralarını saracak savaş meydanlarında pişmiş Lider'i ve yakın silâh arkadaşlarını katletmediği taktirde, kaçarken "savaşı kazandım" palavrasını sallayamayacağını, sallasada kimsenin sallamayacağını farkında olan düşman; bu cinayetleri işleyince, her kesimden inkârcı münafıklar aradan sıyrılıp, Irak'ı ele geçirecekleri hesabıyla pek sevinmişler, sözcüleri hemen yeni bi sayfa açmışlardı...

 

Zaten münafıklar böyledir. Düşman, ekran başı insanlarını oyalamak için her 6 ayda bir "bu defa C plânını uygulamaya koydum, yeni bir sayfa açıyorum, önümüzdeki 6 ay çok kritik" der; bunlarda kalemlerine, mikrofonlarına sarılıp, hemen yeni bi sayfa açarlar ve o yeni sayfayı 91 Saldırısı'ndan bu yana her açtıklarında kullandıkları "Irak'ta yeni dönem"... "Savaş sonrası Irak" başlıklı yazı dizilerini, sağını solunu uydurup, yepyeni yapmak suretiyle yeniden yayınlarlar. 91'den bu yana açmadıkları "dönem" kalmadı, aça aça bitiremediler.

 

İşte kritik 6 ay fazlasıyla geçti... Amerikan-İngiliz-Pers işgaline, hem bir yandan karşı çıkarak, ama hem de görünüşte karşı çıktıkları aynı işgalin hedefi olan meşru yönetimin görevine dönmesine daha da çok karşı çıkarak destek olan, maksadını benimseyip iradesine boyun eğen her kesimden inkârcı münafıklar; oynadıkları oyunla Irak halkını kandırdıklarından emin, akıllarınca aradan sıyrılacaklardı ama kendi ahlâkıyla bağlı Allah müsaade etmedi. Irak halkı;

 

...2003 istilâsına "özgürlük operasyonu" adını verip, her yıl 20 Mart günü "Iraklıları Iraklı mücahitlerden kurtaran Amerikan-İngiliz-Pers güçlerine teşekkür ediyoruz" diye konuşmalar yapacak;

 

...önce Allah'ın sonra milletin olan mülkü, "mal-mülk kapanındır, Allah, kitabına uydurup kapan zengini sever" diyerek haramilere peşkeş çekecek;

 

...Şehit Saddam Hüseyin'i, meşru yönetimi ve mirasını, Baas'ı inkâr edecek bir yönetimi, hangi inanış adına olursa olsun, kabul etmeyeceğini kafalara bir defa daha dınk ettirdi.

 

Kuklalarıyla işbirliği yaptıkları esas düşmana arada bir karşı olduklarını söyleyip, inandırıcı olsun diye her 6 ayda bir küçük çarpışmalara girişirlerse, oynadıkları oyunun görülmeyeceğini zannedenlere söyle:

 

"İstilâya karşıysan, ona direnen meşru yönetime ve mirasına açıkça bağlı olacaksın; 'İstilâcılar tali düşman, istilâya direnen yönetim esas düşmanımdır' diyorsan o vakit o yönetimi hedef alan Amerikan-Briton-Pers işgaline arada sırada karşıymış rolü oynamayı bırakacaksın. Tenhalarda teşekkür edince Allah görmüyor mu sanıyorsun?"

 

Samimi odur ki; sahte İsevi - Safevi ittifakıyla mücadelenin Irak'la sınırlı olmadığını, kazanılmış savaşın sonuçlarının Amerikan imparatorluğunun dünya çapında çözülerek bedelini ödeyeceği şekilde tezahür edeceğini, bu sebeble müsaadenin meşru yönetime ve mirasına bağlı olanlara verildiğini bilir.

 

Samimi inanan odur ki; istilâya cihatla, İstiklâl Savaşı'yla karşılık veren Şehit Saddam Hüseyin'e, meşru yönetime, mirasına bağlı olduğunu açıkça söylemeyen, haklarını teslim etmeyen bir yönetim tutunacak olursa, bu durumun kamuoyu adı da verilen ekran başı insanlarına "Irak'ın iradesini kırdık, savaşı kazandık" manasında  algılatılacağını; ama kazandığı zaferin üzerini örtecek böyle bir aldatmacanın tecellisine kendisini yine kendi ayetleriyle bağladığı ahlâkından vaz geçmesinin imkânsızlığından ötürü Allah'ın müsaade etmeyeceğinin idrakinde olan kahraman Irak halkının inkârcı bir yönetimin tutunmasına aman vermeyeceğini bilir.

 

Cezanın katmerlisi Allah'ı dangalak yerine koyanlara... Aradan uyanıkça sıyrıldıklarını, Irak'ın tapusunu şimdiden ceplerine attıklarını sananlar ya hakikate teslim olacaklar ya da helâk.

 

Allah, sözünü tutan şehidinin hakkını kimseye yedirmez.

 

Düşmanın kaçışı sona erdiği gün, Şehit Saddam Hüseyin, yanında şehit silâh arkadaşları ve direnişin şehit düşen evlâtlarıyla birlikte, cihad tüfeğini ateşlediği, cihad kılıcını kınından sıyırdığı görüntüsüyle meydanlara çıkıp, zaferi mühürleyecek;

 

"Bush! Blair! Howard!...  Batının üç 'kansız'ı!... Allah'ın iradesini  kıramayacağınızı ihtar etmiştim. Ben sözümü tuttum: Direndim, şehit oldum, yendim! Kafalarınızı hakikatin Bağdat kapılarında kırıp parçaladınız mı?"

 

Bugünden görsünler.

 

Irak Saddam'dır, Saddam da Irak...

...

 

Hakikate dilsiz kalan o toplumların halini soruyorlar sana... Hakikati örtmek suretiyle korkutan başlarındaki idarecilere nasıl muhalefet edermiş gibi yaparak haksızlığa suskun kaldıklarını görmek yerine korkmaya devam edenlerin halini...

 

İçlerinden bazılari sadece Irak'ta 4 yılda en aşağı 15 bin rambo teröristi öldürüldüğünü duyunca; "Savaşı bitirip, hemen çekilelim" diyor ama, başlarındaki habis haydutlar; "Arkamızda, yıkılana kadar bize zaman kazandıracak bir yönetim bırakmadan hemen çekilirsek, peşimizden buraya gelirler. Ülkeleri dünya dışında, Ortaçağın karanlığında kalmış kötü adamların amacı, evimize gelip yaşam biçimimizi değiştirmek" cevabını verince; gerçekten medeniyetin olmadığı bir boşluk bulunduğunu, o boşlukta hırıltılı sesler çıkararak boş boş dolanıp duran çirkin yamuk kafalı gözleri de kanlı bir takım karanlık adamların var olduklarını; var olmakla yetinmeyip, suyun öbür tarafına geçerek onları da karartacaklarını zannediyorlar. Zannedince ödleri patlıyor, patlayınca da göremez olup, susuyorlar.

 

Susmak yerine "Başkasının evine girip yaşam biçimini değiştirmeye kalkışmak kötü bir şeyse, biz niye el âlemin evine gidip nasıl yaşayacaklarını öğretmeye kalkışıyoruz? Irak'ta, Afganistan'da, Türkiye'de ne işimiz var?" diye itiraz etmeleri lâzımken edemiyorlar; çünkü edecek olsalar, aynı habisler, bazan örtülü, bazan açık bir dille şöyle söylüyorlar: "Bizim uygarlığımız, onların malını mülkünü soyup soğana çevirmek üzerine kurulu. Onların evlerinde nasıl yaşayacaklarına biz karar vermezsek, istediğimiz gibi çalıp çırpamaz, petrolü sudan ucuza alamaz, kendi evimizde canımız istediği kadar yiyip içip israf edemeyiz. Vaz geçmek ister misiniz?"... Bu defa da vaz geçmek istemedikleri için göremez olup, susuyorlar. Onlar çok aç gözlü toplumlardır... Ne kadar mal-mülk yığsalar, ne kadar israf etseler, yine de doymazlar. Allah onları ateşle doldurup doyurana kadar.

 

İnananlar onlara "Siz nasıl bizim evimize hayat tarzımızı değiştirmek için geldiyseniz, biz de öyle yapacağız; evinize gelip hayat tarzınızı değiştireceğiz" demesinler. Hakikati, düşmanın kendi ülkesinde yaşayan zavallıları korkutup sustururken delilmiş gibi kullanacağı ifadelere dökmek siyaseten uygun değil.

 

Onların yaşam biçimi onlara, sizlerin yaşam biçimi sizlere... Onların yaşam biçimi onlara ama onların evinde onlara, sizin evinizde değil.

 

Düşmanın elebaşları, "Biz sizlerle bütün dünyada savaşıyoruz" mu diyorlar? Siz de onlara, "Bütün dünyada savaş açtığınız Allah da belânızı elbette bütün dünyada vermesini bilir; korkacağını mı sanmıştınız?" deyin.

 

Teröristbaşları diyorlarki;

 

"Hem önce onlar saldırdı. İlk kanı onlar döktüler. Biz evimizde sakin sakin otururken, Afganistan'da kamp kurmuş kötü adamlarla bağları olanlar, durduk yerde buraya gelip karargâhlarımıza saldırdılar. Biz de bunun üzerine evlerine saldırıp, kendimizi savunmaya mecbur kaldık"

 

Örtmeye çalıştıkları hakikat, Afganistan'a saldırma sebebi olarak gösterdikleri 11 Eylül 2001 Saldırısı'nın 17 Ocak 91 Irak Saldırısı'ndan sonra gerçekleşmiş olması.

 

Bu "sonra" zarfını unutturacaklar ki, ABD'de yaşayanlar savaşın11 Eylül 2001'de başladığını sansınlar. Mağduru oldukları 11 Eylülün savaşı başlatan ilk saldırı olduğunu sansınlar ki Irak'a yönelik 20 Mart 2003 Saldırısı'nın 11 Eylül 2001'e -kendilerini gelecekte de olabilecek bu gibi saldırılardan koruma maksatlı- bir cevap olduğu yalanına kansınlar ve de mücahitlerin ana vatanlarını kurtarmak amacıyla direndiklerini yıllar sonra bile hâlâ göremesinler.

 

Borazanlar nasıl ötmüştü 12 Eylül sabahı? Hatırladın mı köşelere çöreklenmiş şeytanların neler bangırdadıklarını? "Büyük savaş başladı. Artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak: Bundan sonra her şey 11 Eylül 2001'den önce, 11 Eylül 2001'den sonra diye ayrılacak". O günden beri batıda ve doğuda insanların zihni aynı yalanla yıkanıyor: "Savaşı müslümanlar başlattı"... "Savaşı İslâm başlattı"... "Batı uygarlığı kendisini savunuyor"... "Saldırıya uğrayan taraf batı, saldırgan taraf doğu"... Filmlerin, belgesellerin, yazı dizilerinin  hemen hepsi, hakikati örten yalanlarla, iftiralarla dolu uyduruk şeyler. İstilâcı Amerikan teröristlerinin, Irak'ta, Afganistan'da vatan savunması yapan kahramanlar olduklarını anlatıyorlar.

 

Arabistanlı Lawrence adını taktıkları bir film yapıp, Briton ajanı Bölücübaşı Lawrence'in inananların arasına fitne tohumları ekmesiyle öğünenler; neredeyse, "ABD'nin Çanakkale Zaferi: Irak Savaşı" adlı filmler çekecekler. Irak'ın istilâsını, "sömürgeci  İslam uygarlığının tahakkümü altında inim inim inleyen mazlum batı uygarlığının destansı savunma savaşı" olarak anlatan filmler... Onları seyreden çocukların ruhlarını yolun başında sakat edecek filmler...  Zaten istilâcı toplumların başlarındaki idarecilerin ruhları da, batıdaki hemen her çocuk gibi, genç dimağlara müslümanların uygarlık dışı pis aşağılık hayvanlar oldukları saplantısını yerleştiren "Gece Yarısı Ekspresi" filmini seyrederek yetiştikleri için zehirlenip, sakatlanmıştı. Sömürgelerindeki kukla idarecilerin de...

 

Belli bir saldırıya uğramış mağdur taraf olmak, esas savaşın ille o saldırıyla başladığı manasına gelmez. Esas savaşı haksız yere başlatan taraf, bu haksızlığını bir hak olarak görüp göstermeyi, savaş sürerken mağdur durumlara düşmeyeceğinin sanki garantisi sanıyor. Savaşta mağdur duruma düşünce, hemen köşe iblislerini, medya borazanlarını "kötü adamların saldırısına uğramış bir mazlumum ben!" diye çan çan öttürüp, ortalığı velveleye veriyor.

 

Nasıl ki belli bir saldırıya uğramış mağdur taraf olmak, esas savaşın ille o saldırıyla başladığı manasına gelmezse; esas savaşı başlatan tarafın, savaş devam ederken gerçekleştirdiği saldırıların bazılarının gerekçelerinde yanıldığını kabul etmesi de, esas savaşı başlatan taraf olduğunu kabullenip itiraf etmesi demek değil. Bazılarınız düşmanın haksızlığını 2003 Saldırısı'nın gerekçeleriyle sınırlıyor.

 

Farklı kelimelerle düşmanın söylediği de aynı;

 

"Evet, belki  gerekçelerimizin hepsi doğru çıkmadı ama önemli değil. İlk saldırıya uğrayan mağdur taraf olarak, esasta biz haklıyız. Bize saldıranların safında bulunan Irak'a da er geç saldıracaktık. Bu, tek bir savaş. Önce Irak saldırsın, biz sonra saldırırız diye oturup bekleyecek miydik?" diyorlar.

 

Dimağları çocukken seyrettikleri uyduruk belgeselerle, filmlerle sakatlanmış o idarecilere sen de şöyle sor;

 

"... Amerikan halkına 'Bu tek bir savaş, dolayısıyla 20 Mart 2003, 11 Eylül 2001'e verdiğim cevaplardan biridir' demeyi biliyorsun da, '11 Eylül 2001, 17 Ocak 91 Saldırısı'na ve takip eden 12 yıl boyunca sürdürdüğüm saldırıya aldığım cevaplardan biridir' itirafında bulunmaya dilin varmıyor mu?"

 

Esas Savaş'ın 11 Eylül 2001 tarihinde değil, çok daha önce, düşman tarafından başlatıldığını tespit edip, açıkça söylemedikçe; öncelik-sonralık, sebeb-sonuç, saldırı-karşı saldırı ilişkisini doğru kurmadıkça, 2003 Saldırısı'nın bahanelerinin yalan olduğuyla sınırlı muhalefet, düşmanın söylediğini kuvvetlendirmekten başka bir işe yaramaz. Esasta haksız olan haklı gibi görünür. "Karşı çıkarken onu kuvvetlendirmek yanlışı"... Sen vaktinde onlara anlatmıştın.

 

Bazıları da "O bir provokasyondu, komploydu" diyorlar. Provokasyon olunca, 2001'den önceki 17 Ocak 91 Saldırısı yapılmış sayılmıyor mu? 91 Saldırısı olmasaydı; o yıllarda sorumlu makamda bulunan "Fırıncı" herifin yalan söylediği üzere, amacı güya Irak'ın Kuvey'ten çııkmasıyla sınırlı savaşı, bu gerçekleştikten sonra bitirseydi; İncirlik adlı işgal-terör üssünde yuvalanan uçaklarla Irak'ı 12 yıl bombardıman ederek, ambargoyu kaldırmayıp ağırlaştırarak sürdürmeseydi, ABD hangi birikmiş gerilimin, neyin provokasyonunu yapacaktı? 11 Eylül 2001'in provokasyon olup olmamasıyla değişmeyecek Allah'ın ahlâkınca uygun manası,17 Ocak 1991 Saldırısı'na bir cevap olması...

 

Çocukların cevabı... Anavatana düşman tecavüzünün görüntüleri her an gözlerinin önünde, anını gün gün sayıp bekleyerek 10 yıl sabırla büyümüş çocukların cevabı. Başlarına çöken ev görüntülerinin korkutup delirtemediği, ambargoların öldüremediği, ruhları sapasağlam, gözleri ufukta ve gayeleri apaçık çocukların...

 

Peki, düşman medyasının yaydığı "Bosna'da müslümanları 'kötü' hıristiyanlardan kurtaran 'iyi ve kahraman' örgüt" hurafesindeki taşeron terör örgütü Nato'nun yuvalandığı Anadolu toprağının çocukları ne yapıyorlar, mücahit Memetçik olduklarını hatırlamak yerine erketelik mi?

 

Hayır, savaşı onlar başlattı; 91 Saldırısı'nı düzenleyenler.

 

Hangi ittifak Irak'ı parçalama faaliyetlerini 79 yılında Safevilerin İran'da iktidar olmasıyla hızlandırıp, 80 yılı Eylül ayı başında İran vasıtasıyla Irak'a saldırdıysa; hangi ittifak Irak yönetimini yıpratmak için 8 sene sürdürdüğü o savaşı güya ateşkesle sona erdirdikten sonra, ihtiyaç olmadığı halde petrol üretimini ısrarla arttırıp fiyatları düşürmek suretiyle Irak'ın petrol gelirinin iyice azalmasını sağlayarak devam ettirdiyse ve kukla Kuveyt vasıtasıyla Irak petrollerinin bir bölümü üzerinde hak iddia edip, yer altından uzattığı borularla çalmaya başladıysa; 91 Saldırısı'nı da onlar gerçekleştirdi...

 

1099'da istilâ edip, 1187'de yenildikleri şehre asrın başında yine saldıranlar.

 

Vaktinde Kudüs'ü düşman işgalinden kurtaran kahraman komutanın mezarını ayağının ucuyla "Kalk Selahattin! Bak biz yine geldik!" diyerek kimler tekmelediyse, Irak'a, Afganistan'a da onlar saldırdı.

 

O, sonsuz kudret sahibi olduğundan kuşku duymayandır.

 

Yarattığına savaş açmak, kudretinin sonsuz olduğunu bilmesiyle bağdaşmaz.

 

Savaş açmaz, savaş başlatmaya tenezzül etmez ama, ikazlarına rağmen sınırlı olduğunu unuttukları iradelerinin gücünü O'nun kudreti sonsuz iradesinde deneyip helâk olacakların O'na savaş açmasına da mani olmaz.

 

Savaşı Şeytan başlattı.

...

 

"Birbirlerinin varlığını dileme durumundakilerin" karşılıklı çok kızmış gibi yaparak atıp-tuttukları şeytani tuzağa düşme, sahte kutuplaşmaya aldanma. Sahte kutuplaşma, aradan sıyrılmacı fırsatçı kuklalara yarar.

 

Güdücüler perde önünde birbirlerini baş düşman görüyormuş gibi bol bol ağız dalaşları yaparlar ama, onlar dostturlar. Perde gerisinde çok sevişirler. Bu alçak yoğunluklu gerilim tiyatrosunda, her iki tarafın güdücüleri, oyunu seyre kapılanları, "Batının uydusu olmayı biz de pek istemiyoruz ama, batıdan koparsak ülkeye diğer taraf, baş düşman hakim olur" diye ürküterek, yavaş yavaş "karşı taraf hakim olacağına bari batının bir eyaleti olalım"a alıştırırlar. Batı, her iki taraf içinde, ondan kopanın uçuruma yuvarlandığı esastır, ana kütledir. Sahte kutuplar, bu gücün önünde "benden daha iyisini bulamazsın haa!..." diyerek rekabet edip, çekişirler...

 

Sahte kutuplaşmanın her iki tarafındaki sahteler nasıl sizlere karşı birleşiyorsa, sizler de öyle birleşin. Kavga edecekseniz bile, düşmanla işbirliği yapmadan ve onun bir daha istila edemeyeceği günlerde...

...

 

Hakikati "Mustafa Kemal sağ olsaydı..." kalıbıyla söyleyemeyeceğini zannedenler beter yanıldı.

 

Sağ olsaydı; Memetçiğin mücahit aslını unutan inkârcı münafıklar tutunamazlardı. Bunların olduğu yerde de vatan mücahidi Mustafa Kemal olmazdı; direnişçi terörist olduğu gerekçesiyle görevinden alınıp, Guantanamo Toplama Kampı'na hapsedilirdi. Batının bir eyaleti olmayı reddedenlerin kapatıldığı zindanlara...

 

Sağ olsaydı; tahterevalli demokrasisi denilen sömürge tipi demokrasi tiyatrosu perde açamaz; Türk Ordusu terör örgütü Nato üyesi olmaz; işgal-terör üsleri kurulamazdı. Filistinlileri yerlerinden eden siyonizm, Musa Peygamber'in samimi bağlılarını rehin alamaz; düşman Irak'a Afganistan'a saldıramaz; genç kuşakların ruhları, Türklerle Arapların güç birliği yapmasını engelleyen, Anglo-Pers-Siyonist  kaynaklı "Pis Arap!" edebiyatıyla sakatlanmazdı.

 

Geri dönseydi, "Az daha beni de kendilerine benzeteceklerdi... Bunların benzerlerini adam kıtlığında adam diye alıp çevremize doldurmuştuk. 'Ondan koparsak mahvoluruz' diye daha o zamanlar işaret ettiğim şey, doğu maneviyatı, İslâmdı... Uyuzhanelere dönüşüp, kendi kendilerini iptal eden mekanların uyuşukları için söylediklerimi zaman ve mekandan kopararak eğip bükenler, benden sonra o ikazımı da 'batıdan koparsak mahvoluruz' diye tahrif ettiler. Serseriler!... Bizim meselemiz, sahteliğin bir başka temsilcisi kaba softalıkla, ham yobazlıklaydı. Hem onlar, hem çevremi dolduranlar yüzünden kurunun yanında yaş da yandı.

 

Maneviyattan neyi, hangi inanışı anladığımı doğru olarak sadece benden öğrenmek isteyenler; orada savaşmış bir asker olmaktan şeref duyduğum Çanakkale Muharebeleri'ni kazanmamızı hangi ruha borçlu olduğumuzu açık yüreklilikle anlattığım konuşmalarımı okusunlar: Ben, neye inandığımla oradayım. O ruhun inandığıyla beraberim...  Vatanı istilâcı sürülerinden koparmak için direnip, baş kaldırmış bir adamım, gayem batıya sımsıkı bağlı olmak olsaydı, mütareke İstanbul'unda ömrümün sonuna kadar yaşar giderdim; ne işim vardı Anadolu topraklarında?" der ve istismar edilen uygulamaları düzeltmek üzere yakalarına yapışırdı;

 

"Asrın başında mücahit Memetçiği hayvan yerine koyan çok komutana haddini bildirdim, ders almamışsınız. 'Askerlere, Amerikan kuvvetlerine teslim olmayın, direnin emrini verseydim, terörist durumuna düşecek, Allah korusun Amerikayla savaşa girmiş olacaktık. ABD'yle savaşmak olacak iş mi? Direnmeyip Türkiye'yi, Türk Ordusunu felaketten kurtardığım için teşekkür edeceklerine, hain diyorlar' gibisinden  konuşabilen zavallıların vatanı korumakla, tam bağımsızlık prensibiyle ne alâkaları olabilir?

 

Bir ordunun komutanları, ona silâh çeken düşman ordusuyla savaşmak cesaretinden mahrumlarsa; düşmana 'müttefikim, canım, ciğerim' diyerek şirin görünmeyi kendilerine tasa edinmişlerse; orada burada yardımına koşuyorlarsa; batının bir eyaleti olmakla aynı bir takım saçmalıkları üstelik benim arzu ettiğim bir çağdaş uygarlık projesi olarak milletimize benimsetmeye çalışıyorlarsa, o ordununun sorumlu mevkilerini işgal edenlerin Ağustos refleksi körelmiş değil de nedir?"

 

Ve kafalara nakşederdi;

 

"Benliğini batıdan kopmamakla unutanlar, Çanakkale Muharebeleri'ni kazandıran ruhtan kopanlar, sabahtan akşama kadar Türküm diyerek aynaları aldattıklarını sansalar da, pişman olup ruh köklerine dönmedikçe, mutlu değil, olsa olsa bedbaht olurlar.

 

'Bağımsızlık benim karakterimdir!' diyemeyen herkes, Ağustos refleksiyle efendileriyle birlikte aşılıncaya kadar, Türk milletinin önünde birer engel olarak kalmaya mahkumdurlar!"

 

 

Yavuztrabzon, Mücahitmersin, Akıncıadana!... Bütün vatan sathı, hepiniz!

 

Yürüyüşü giderek hızlandır; başladığında duraksamadan, dosdoğru koş. Müsabakada şah her zaman şah değil, öncüler "L" şeklinde.

 

 

O'na açilmış esas savaşta gazabına merhamet karıştırıp, zaferini tamamlamadan bırakmayı, kendisine kendi ahlâkıyla yasak etmiş bulunan Allah'ın Kahredici adıyla selâm...