"Neşe Doluyor İnsan"
 
-Şehitlik şuuru... Bu şuur çocuklar, davasına inanan her önderde, her mücahitde olduğu gibi, Mustafa Kemal Atatürk'te de vardı. Kendisi dahil bütün ordunun şahadete hazır olduğunu yüksek sesle söylemiştir de... Meydan yerinde haykırmıştır, evet. Tarih dersi kitaplarında bulunmayan, gazetelerde rastlanmayan, manşetlere çıkarılmayan, törenlerde bahsolunmayıp çocuklardan sayfa satır saklanan o cümleyi nerede ve ne zaman söyledi, hatırlayan?  "En yüksek rütbeli kumandanından, erine kadar" diye başlar...Yarısını söyledim bile... Yok mu?...
 
-İki yedinin birinde. 7 Temmuz'da veya 7 Ağustos'da...
 
-Hangi yılların "yediler"i, hadiseleriyle birlikte söyleyebilir misiniz? Daha önce konuşmuştuk bunları.
 
-7 Temmuz 1919'da ordu mensuplarına ve sivil memurlara talimatlar verdiği, kumandanları ikaz ettiği bir genel bildiri yayınladı. Galiba bu bildiride söylemişti... Veya Meclis tarafından Başkumandanlığa getirildikten iki gün sonra, 1921'in 7 Ağustosunda Hâkimiyeti Milliye Gazetesinde yayınlanan "Orduya ve Millete" başlıklı bildirinin içinde "Yardım Allah'tandır" diye biten bölümde geçiyordu.
 
-İkiside değil.
 
-Bu gece kaçtır oluyor, sizin uyumadığınızı unutuyorum nedense.
 
-Yaşlanıyorsunuz.
 
-Ondan oluyor değil mi. İnan bana hep aklımda... Peki, buyrun.
 
-İngiliz sömürgeciliğinin kışkırttığı Yunan işgal ordusuna karşı 26 Ağustos 1922 sabahı başlayan Büyük Taarruz günlerinde söyledi. "En büyük kumandanından, en genç neferine kadar ordularımıza hâkim olan fikir, milletin gösterdiği vazife uğrunda şehit olmaktır", böyle dedi.
 
-Nerede söyledi?
 
-Nerede mi söyledi...
 
-Çabuk, çabuk, çabuk!
 
-Az daha şaşıracaktım... Başkumandanlık Meydan Muharebesini kazandıktan sonra 1 Eylül günü Dumlupınar'da söyledi.  Hattâ... Bir saniye... hatta... evet, muharebe için "Allah'ın yardımının görünmesine vesile oldu" dedi.
 
-Bir Eylül günü... Hangisi?
 
-?
 
-Ayın başında mı, ortasında mı, neresinde?
 
-Sayıyla "bir" Eylül gününde.
 
-Allah'ın yardımının görünmesi için Üç Taarruz Günü yetmiş demek ki... Peki, 7 Temmuz 1919'da ordu mensuplarına ve sivil bürokrasiye talimatlar vermesinin sebebi?
 
-İkaz etmek ihtiyacını duydu.
 
-Niye ikaz etmek ihtiyacını hissetti, durup dururken değil herhalde.
 
-Çünkü Istanbul Hükümeti geri çağırıyordu. Görevinden alınacağını anlamıştı. İstanbul'un niyeti Haziran ayı sonunda belli olmuştu zaten. Vaktin Dahiliye Nazırı-İç İşleri Bakanı Ali Kemal, daha 23 Haziran'da valiliklere bir genelge gönderip, Mustafa Kemal'in 9.Ordu Müfettişliği görevinden alındığını, ki sonradan 3.Ordu Müfettişliği oldu, bir yetkisi bulunmadığını, Harbiye Nezaretinin-Savaş Bakanlığının işlemleri tamamlar tamamlamaz gerekli yerlere duyuracağını bildirmişti. Nitekim Savaş Bakanlığı orduya;
 
"Her ne ad ile olursa olsun hususi bir takım teşkilat kurulmasına ve halktan bu uğurda mali ve bedeni isteklerde bulunulmasına mülki ve askeri makamlarca asla meydan verilmemesi ve müteşebbisler hakkında şiddetli kovuşturma yapılması Bakanlar Kurulu kararıyla tamim olunur" emrini verir.
 
Ve Erzurum'da bulunduğu sırada, 8 Temmuz'u 9 Temmuz'a bağlayan gece, Yıldız Sarayıyla yaptığı telgraf görüşmeleri sonunda kendisine, görevine son verildiğinden ötürü "Padişah hazretleri iradesi gereği" gecikmeden dönmesi gerektiği bildirilir, o da hemen istifa eder ve aynı gece bir bildiri yayınlayarak ordu ve millete;
 
"Resmi sıfat ve salâhiyetten mücerret olarak, yalnız milletin şefkatine, civanmertliğine güvenerek ve onun bitmez tükenmez feyiz ve kudret kaynağından ilham ve kuvvet alarak, vicdani vazifeye devam" edeceğini duyurur.
 
-Hafızanız gayet iyi, kelimesi kelimesine tıkır tıkır hatırlıyor işte...
 
-Aslında pek zayıf. Kitaptan okuyorum. Selek'in, Şevket Süreyya Aydemir'in kitaplarından... Avcıoğlu'nun, Atilla İlhan'ın...sonraaa...
 
-İyi, iyi...gayet güzel. Yalnız bir hususu gözden kaçırmayın. Savaş Bakanlığının orduya verdiği emri "nitekim"le parçalanma yanlısı Ali Kemal'in 23 Haziran tarihinde yayınladığı genelgeye bağladınız. Gerçi sömürgeci işgaline karşı "milli direnişi"i örgütlemeye kararlı Mustafa Kemal'in 3. Ordu Müfettişliği görevinden er ya da geç alınacağı kendisi dahil herkesin malûmu, bu zaman meselesi...Ancak vaktin ABD'si İngiltere'ye parçalanma yanlısı Ali Kemal'in 23 Haziran'da valiliklere gönderdiği genelgedeki kararın hem "Padişah iradesi", hem de hükümetin kesinleşmiş kararı olduğunu söyleyemeyiz. Nitekim genelgenin gönderilmesinden sonra Ankara'da bulunan Ali Fuat Paşa duruma müdahale ediyor, "işlere el koyuyor", bu müdahalenin de etkisiyle Ali Kemal İç İşleri Bakanlığını bırakmak zorunda kalıyor. Savaş Bakanlığı gerçekten de hükümet kararı olarak orduya, "Millicilerden uzak durun, işgal geçici, Milli direniş bir safsatadır. Batı bizim kıymetimizi elbet bilir, bugün düşman görünse de yarın müttefikimizdir. 'Savaş Sonrası Türkiyesi'nin bulmaya çalıştığı istikrâr ortamını bozmaya çalışan Mustafa Kemal'in gerilla hareketi oluşturma teşebbüsünü mutlaka engelleyin"...anlamında bir genelge yayınladı yayınlamasına ama bu genelgenin, akşamında "Padişah iradesi olarak" görevinden alındığı, geri dönmesinin istendiği, onun da hemen istifayla karşılık verip, orduya ve millete "vicdani vazifeye devam edeceğini" duyurduğu 8 Temmuz'da, yani ordu kumandanlarını, bürokrasiyi ve siyasetçileri ikaz ettiği 7 Temmuz Talimatları'ndan hemen bir gün sonra gönderildiğini dikkate almamazlık etmeyin.
 
Mustafa Kemal'in 7 Temmuz Talimatları'yla ordu kumandanlarını, sivil bürokrasiyi ikaz etmesi, Istanbul'u ürkütüyor... "...'Savaş Sonrası Türkiyesi'nin bulmaya çalıştığı 'istikrâr ortamı'nı bozmaya çalışan Mustafa Kemal'in gerilla hareketi oluşturma teşebbüsünü mutlaka engelleyin" anlamındaki genelgenin gönderilmesinde bu korkunun payı büyük çocuklar.
 
-Ordunun işgalciyi vatan topraklarından çıkarana kadar savaşma kararlılığında olan direnişten yana kesin tavır almasından korkuyorlar o zaman.
 
-Milli Kuvvetler, milli iradeye bağlı bir aile bir kere... Ordu, fizik ve irade olarak zaten bu ailenin bir ferdi, muntazam silâhlı gücü. Silâh ve cephanesi önemli ölçüde elinden alınmış, bir o kadar yorgun ve aşağılanmış olsa da, ağırlığını hangi taraftan yana kullanacağı her devrim hareketi gibi İstiklâl Savaşınında temel meselelerinden birisiydi. Dolayısıyla 23 Haziran 1919'da valiliklere gönderilen genelgeyi, 18 Kasım 1922'de İzmit'te tren istasyonunda halk tarafından pâre pâre edilen parçalanma yanlısı Ali Kemal'in bu genelgeyle ordu kumandanlarına emri vâki yapmaya, onların iradelerini psikolojik baskı altına almaya çalıştığı bir psikolojik savaş hamlesi olarak yorumlamak isabet olur.
 
-"Askerlerin de haberi var, onlarda mutabık, bizim gibi düşünüyor" süsü vererek.
 
-"Askerler de bizden, hükümet, ordu ve İngiliz dostlarımız arasında, 'savaş sonrası Türkiyesi'nde istikrârı sağlamak için milli direniş hareketine karşı tam bir mutabakat var" demeye getiriyor.
 
Milli Kuvvetler, Ali Kemal'in valiliklere genelge göndermesinden bir ay evvel, İzmir işgal edilir edilmez Istanbul'a "Nasıl davranalım" diye sorduğu her iki telgrafına da İç İşleri Bakanından "Hiç bir şey yapmayın, oturup işgalciyi dinleyin" anlamında cevaplar alan Bekir Sami Beyin kaymakamlık yaptığı Ödemiş'te kurulmuş ve Ankara'da Milli Meclis'in açılmasıyla kemale erip, çıkarılacak işgal yanlısı ayaklanmaları tepelemek, düşmanı vatan toprakları dışına şekillendirip, Türkiye'yi yeniden yapılandırmak üzere, Samsun'dan Havza'ya, Havza'dan Amasya'ya, Amasya'dan Erzurum-Sıvas'a doğru tekbir karar merkezi etrafında istikrâr kazanma yoluna girmiş durumda.
 
Emekli asker;
 
-Başında Kaza Jandarma Kumandanı Yüzbaşı Tahir Fethi Bey var. Bu milis kuvvetine, "Kuvayı Milliye" adıni veriyorlar.
 
-Ödemiş kaymakamı Bekir Sami gibi o da silâhla karşı koymaktan yana.
 
Emekli asker;
 
-Şube Reisi Ali Rıza Beyle beraber üçü de öyle. Bekir Sami Bey, İç İşleri Bakanlığından, "direnin, savaşın" diye bir emir geleceğini sanıyor. İlk telgrafında;
 
"Yunanlılar güzel İzmir'i işgal ettiler. Yeterli güç ve kuvvet ve imanımız vardır. Emrinizi makine başında bekliyorum" diyor, ancak gele gele  "Talimatı validen alınız" karşılığı geliyor.
 
O.T;
 
-Ne idüğü belirsiz Timolyon adlı bir tipin imzasıyla. "İç İşleri Müsteşarı Timolyon". Bakanlık mı gogoş tekkesi mi... O da, "Ben Timolyon, mimolyon diye bir müsteşar tanımıyorum, imzanızla doğru dürüst cevap verin" diye dayanıyor Bakana ikinci telgrafı.
 
-O dediğini içinden daha da katmerleyerek söylediği kesin, ama kâğıdın üzerine bıraktığı farklı... "Timolyon adında bir müsteşar tanımıyorum. Sizin imzanızla emir bekliyorum".
 
O.T;
 
-İma ettiği şey yine aynı... Özü aynı.
 
Emekli asker;
 
-Bakanın imzaladığı ikinci cevapta aynı... "Talimatı validen alınız".
 
-Yani, "Millicilerden uzak durun, işgalcinin iradesine bağlanın". Hatırladığım kadarıyla bütün bu bilgiler o kitaplarda var be güzelim... Şöyle veya böyle hepsi anlatılıyor.
 
-Hangi bölümde?
 
-Okuduğun o sayfalarda bir yerlerde. Karıştır o sayfaları biraz... 80 yıl önce veya bugün, Türkiye veya Irak, zaman ve mekan "değişiyor", bunlar hep aynı... "İstikrârı sağlamak"tan anladıkları, ülkeyi hangi güç işgal etmişse ona parçalanmak, işgali meşru kabul etmek, tahkime çalışmak. Hepsi parçalanmaktan yana... Ali Kemal'in valiliklere gönderdiği genelge benziyor değil mi?
 
-Neye benziyor mu?
 
-Önceden yalanlayarak doğrulamaya.
 
-?
 
-Bugünkü yönetimin açıklamalarına benzemiyor mu?... Zahmet olmazsa sahi 7 Temmuz Talimatları'nı  bulurmusunuz, o kitaplarda vardır. Ara vermeden önce, "manevi kuvvetler"in mutlaka seferber edilmesi gerektiğini, Irak'ın ve Türkiye'nin sömürgeci güdümünde birbiriyle ihtilâflı etnik-dini idareciklere parçalanmasına karşı savaşan her teşkilatın, herkesin, kesim ayrımı yapmaksızın Milli Kuvvetlere dahil olduğunu hatırlatmış, o Talimatlar'dan birini söyleyerek bitirmiş, "Hükümet, herhangi bir kıt'a ve milli veya askeri teşkilatımızı kaldırmak için emir verirse, kabul ve tatbik edilmeyecektir" demiştik. Talimatlar'ı buluverin. Hattaki emekli asker siz...
 
"Herkes gibi" savaşa karşı olan;
 
-Mustafa Kemal'in gerilla hareketi oluşturmaya çalıştığını söylediniz ancak gerilla kelimesini Atatürkçülükle bağdaştıramadım.
 
-Niye?. "Gerilla" kelimesini de kullandı, "Mücahit" de dedi. 1919 Mayıs ayı sonunda ordu kumandanlarına yazdığı mektuplarda "teşkilat"..."vatan ordusu"...bu tabirleri hep kullandı.
 
-Fakat "mücahit" tabirini gericilerin kullandığı anlamda kullanmış olamaz. 9 ekim 1919'da Halep'te dağıtılan, "Mustafa Kemal'in Suriyelilere Hitabı" başlıklı bildiride, "Hak'ka inanan mücahitler yakında Arap dindaşlarının misafiri olacak ve düşmanı dört bir yana dağıtacakladır. Dindaş gibi yaşayalım. Düşmanlarımız kahrolsun!" dediğinden bahsetmiştiniz. O bildiriyi yazanlar büyük ihtimalle başkaları.
 
-İyi de Merkezdoğu'da İngiliz-Fransız işgalini tahkim etmeyi düşünmeyen, ona baş vuran Irak'lı Arap millicilere, mücahit vatanseverlere, hem Türkiye'de hem Irak'ta işgalcilere karşı savaşıp, evvelâ bağımsızlığın kazanılması gerektiğini söyleyen ve "Ondan sonra birleşmememiz için hiçbir engel kalmaz" diyen de o. Vatan savunması kutsaldır değil mi?
 
-Evet ama...
 
-Dinen de böyle... Vatan savunmasını, sömürgeci işgaline karşı savaşmayı kutsal görev bilen bir mücahit olmanın mahzuru ne? Veya mahzurlu kılan "dinen de böyle" olması mı?
 
Hattakiler;
 
-"Kıbrıslı mücahitler" denir meselâ.
 
-Ama o "çakıl taşı" çağından önceydi.
 
-Hâlâ öyle...
 
-Bence "gerilla... mücahit" denmesine itiraz etmeniz "savaşa herkes gibi biz de karşıyız ama diktatörlüğe daha çok karşıyız, işgale ise hiç değil"e benzedi...Kuvayı Milliyecilerin kullandığı adlardan biri de "Mücahidin". Saddam Hüseyin'in mektuplarında okuduğunuz aynı ad; Mücahidin...
 
-Aa, ordu ve millete "Resmi sıfat ve salâhiyetten mücerret olarak, yalnız milletin şefkatine, civanmertliğine güvenerek ve onun bitmez tükenmez feyiz ve kudret kaynağından ilham ve kuvvet alarak, vicdani vazifeye devam" edeceğini duyurduğu o bildiride "Milletin bağrında bir ferdi mücahit olarak çalışacağını" ilân ediyor... Sanki ilk defa görüyorum, hiç dikkat etmemişim. Okutulan tarih dersi kitaplarında sanki...
 
-Sanki değil, yok. Benim zamanımda yoktu. Veya pire kadar harflerle, metnin en ücra köşesindeydi, bizim nesil göremedi. "En iyi diktatörlük bile..." lâfı da dahil, daha konuşacağız. Evet, önceden yalanlayarak doğrulamaya, kamuoyunu hazırlamaya misal vermek isteyen? Meselâ, "ABD asker gönderme talebinde bulunmuş" değil. "Hükümete öyle bir talep henüz gelmedi". Veya "Öyle bir talep henüz gelmedi, hele bir gelsin değerlendireceğiz, haber doğru değil" gibi. Benzetmek serbest çocuklar.
 
Hattakiler;
 
-Yıllar önce, "Hadi gelin 'Türkiye federasyonlara parçalanamaz mı?' diye tartışalım da 'Türkiye irili ufaklı idarelere bir parçalansa aslında çok iyi olur' düşüncesinin yanlışlığını bizim gibi kamuoyu da anlamış olsun"a benziyor. Haberi de böyleydi zaten.
 
-Amerikalı sömürgecilerin 4 Temmuz'da Irak'ın Süleymaniye şehrinde Türk askerlerini esir aldığı saldırının bir televizyonun İnternet sitesinde "Türk askerleri serbest bırakılıyor" başlıklı "haber"le duyurulmasına hele ne çok benziyor. Saldırıyla ilgili hemen her haberin içine alt-başlık olarak koymuşlar, hangi "bırakılıyor"a  bassam hep o "bırakılmadı".
 
-Bence benzemiyor.
 
-Bence benziyor.
 
-Benzemiyor, çünkü birinci ve ikinci misallerde olmamışı yalanlayarak doğrulamaya, kamuoyunu oldurmaya hazırlarken, bu misalde, olmuşu oldurmamış gibi göstertmek için... göstertmek için uydurulmuş yalan haberi baştan doğruymuş gibi verecekmiş... bir dakika bunu...
 
-Aynı kapıya çıkıyor işte sonuçta bak, karıştırdınız. Neyse...Tarafsız bir gözle "gözaltı olayı" adını verdikleri, düşmana direnilmeden esir alınmayla sonuçlanan o "saldırı"yı "Türk askerleri serbest bırakılıyor" başlığı altında duyurdukları o haberi ben de hatırlıyorum. "Türk Askerleri Serbest bırakılıyor" başlığı altındaki habere bakıyorsunuz, o da nesi...  "Askerler Serbest bırakılmadı". Yani "henüz" olarak "bırakılmadı", yoksa... Askerlerin esir alındığını ve hâlâ esir tutulduklarını doğrulamıyor, çünkü bir nevi... şey hali... "istemeden de olsa, sonuç itibarıyla misafirliğe alınmış olma hali" olarak görülüyor. Fakat aynı mantıkla efendi-köle ilişkisinin hakikatten bir bakıma "karşılıklı bağımlılık" olması gibi, bu doğru da...
 
-Benzemiyor işte!
 
-Benziyor da, benzemiyor da... Oldu mu?.
 
O.T;
 
-"İki fiske vurmuş, asker adama ne der" diyor tipin biri. Pastaneden attım ben de...
 
-...Ne tam doğruluyor, ne de tam yalanlıyor, okuyucunun hislerini henüz gerçekleşmemiş bir umudun beklentisi halinde öyle boynu bükük bırakıyor. Askerler barış halinde olmadığımız stratejik düşmanın elinde esir olsa da, elinizde değil, "Serbest bırakıldıkları haberi ne zaman doğrulanacak acaba" diye içiniz hop, hop... K.999, evet?
 
-Kesilmeye mi benziyor, kesintiye mi?
 
-Nasıl?
 
-Elektrik kesilmesi mi, elektriktrik kesintisi mi, nasıl anlamalı?
 
O.T;
 
-Söndürülmeden yere atılan elektrik kontağına...
 
-Peki siz nasıl anlıyorsunuz?
 
-Sanki biraz büyükçe bir "elektrik kesintisi saati"nden bahsediliyor.
 
-Saray'ın bilgisi dahilinde bir "kesinti"ymiş gibi geliyor, öyle mi ?
 
-Sanki meşruymuş gibi.
 
-Kulak, kesilmeyi duysa "Peki faili?"... diye bekler. Ama adı "kesinti" olunca, "Oh, çok şükür... kesilmemiş, kesintiymiş... Şirketler tasarruf olsun diye kesintiye gitmişler, ulusal güvenlik nedeni olmasaydı sebebini çoktan ayt yazıyla geçmişlerdi bile" diye yüreğine su serpilir. "Taş çatlasa tabii afet nedeniyle ortaya çıkmıştır" diye düşünür...rahatlar. Derin bir soluk alıp, rahatlayanlar ekran başındakiler.
 
O.T
 
-Kulak kesintiye alışık. Vergi kesintisi. Fak-Fuk fonu kesintisi. Orman kesintisi. Piknik...
 
-Alo?...Alo?...
 
-Kesildi mi?
 
-Birden... Hattan mı düştü acaba... Neyse... Ha, sonra "Irak'ta Bağdat yakınlarında Türk kamyoncular saldırıya uğradı" diye düşünülmesi de böyle. "Saldırı" denmesinden de anlaşılacağı üzere, operasyonu düzenleyenler Irak Milli Kuvvetleri olduğu için, kamyoncu Kürt de olsa, haber bülteninde "Bağdat yakınlarında saldırıya uğrayan Türk kamyoncu" olmak zorunda. Kamyoncunun Kürt olduğu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmasından ötürü söylenmiyor değil, konu meselâ Ermeni propagandasına benzeyen Irak'a yönelik ithamlar veya 91 yılı Martında, ABD yanlısı unsurların çıkardığı ayaklanma ki, bu ayaklanmayı çıkaranlardan bir kısmı, Türkiye'yi Türkiye'nin kalbi Ankara'da 91 Mart'ında Çankaya'da teslim alanlar, bugün Bağdat'ta işgalci konumundadır, "plânlı göç dalgası" olunca, Mardinli kamyoncunun kimliği, kendisi de Kürt olan siyasetçilerin, bakanların, "O zaman ki Özal yönetiminin Kürtlere nasıl kucak açtığını" anlattıkları televizyon muhabbetlerinde pekâlâ da söylenir. Şimdi Urfalı veya Mardinli Kürt kamyoncular Bağdat yakınlarında saldırıya uğradıkları zaman birdenbire "saldırıya uğrayan Türk kamyoncular" oluyorsa, ayrıntı kabilinden bu ani kimlik değişikliklerinin sebebi, Türkiye'yi 13 yıldır tehdit edenin başkaları değil, fakat Irak olduğu ezberletilmişti ya, işte bunun unutulma tehlikesi çocuklar. Unutmayın diye... Anladınız mı? Herşey birbirine bağlı.
 
-Benziyor.
 
-?
 
-Bu misal benziyor.
 
-Teşekkür ederim. 20 Mart Saldırısı'ndan önce kendisine bağlanılmayan Türkiye'nin Bağdat Büyükelçisinin Uday-Kusay Kardeşlerin Musul'da Irak'ı, Türkiye'si, Türkü, Arabı,  Kürdü, Lâzı,  Çerkezi, Keldanisiyle, Asurusiyle... böyle söyleniyordu değil mi?... alışırız... bütün Merkezdoğu'nun makus talihini göstere göstere yenmelerinden hemen sonra Irak Milli Kuvvetlerinin operasyonlarının haliyle artacak olmasını, "Eğer saldırılar, yani istilâcılara karşı gerilla operasyonları, mücahitlerin düzenlediği operasyonlar demek istiyor, artarsa, bu artış, saldırıları düzenleyenlerin Saddam Hüseyin'den ayrı oldukları anlamına gelir" şeklindeki değerlendirme de benziyor. İstiklâl Savaşı vermiş bir milletin Bağdat Büyükelçisi bu...acaba.
 
Hattakilerden biri;
 
-Uluslararası sivil toplum kuruluşları, Kürt sivil toplum kuruluşları da Mardinli Kürt kamyoncunun kimliğiyle oynanmasına niçin sessiz kalıyorlar, "Irak'ta 'milli direniş'in koyduğu yasağa, yayınladığı ikazlara rağmen kanun dışı Amerikan işgal güçleriyle işbirliği yapmaya devam eden, ticari ilişkiler kurmaya çalışan unsurlara yönelik operasyon haberlerinde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Kürt kamyoncuların etnik kökeni niçin gizleniyor" diye sormuyor, Türkiye'yi protesto etmiyor, mahkemeye vermiyorlar diye bende şaşırıyordum.
 
-Cevabı sorunun içinde... O dediğin türden uluslararası sivil toplum kuruluşları "Konvoyda Saddam Hüseyin'in bulunduğundan yüzde yüz emin olarak saldırılmışsa, sivillerin ölmüş olmasını onaylamasak da o saldırı "legitimate", hukuka uygundur, meşrudur" diyorlar. Geçtiğimiz Haziran ayında Suriye topraklarında sivilleri taşıyan bir araç konvoyu Amerikalıların saldırısına uğradığında, Uluslararası Af Örgütünün başkanımı, sözcüsümü, o kuruluşun bir yetkilisi saldırıyı böyle yorumlamıştı. Christopher diyeceğim geliyor.
 
-İnsan hukuk adına dehşet içinde kalıyor.
 
-Yorum değil zaten o... onay. "Pazar Okulu"nda aşılanan hastalık yüzünden böyle. Bunların bazıları, doğal sonucu kabul ettikleri "işgal"e direnenlerin katledilmelerini "karışık duygularla karşılıyorlar". Bunlardan biri iseniz, Amerikan işgalini meşru kabul ettiğinizi bir de böyle belli edersiniz, "Niye öldürdünüz, yakalayıp yargılamak yerine öldürülmelerini onaylamıyorum" diyerek... Pek de tasvip etmeyip, "karışık duygularla karşılayarak"... Bu "mixed feeling" değil mi Joe?...
 
-Fixed-feeling.
 
-Ayarlı... Peki "Konvoyda Saddam Hüseyin'in bulunduğundan yüzde yüz emin olarak saldırılmışsa, sivillerin ölmüş olmasını onaylamasak da o saldırı hukuka uygundur, meşrudur" cümlesi kelimesi kelimesine alıntı mı?  Arkadaşa soruyorum.
 
-Hemen hemen aynı.
 
-Saldırı kelimesini kullandın, o dikkatimi çekti. Biliyorsunuz iki farklı konuyu, "Savaşa karşı tavır almak"la "Irak yönetiminin meşruiyetini, yönetim şeklini" birbirine karıştıran "Savaşa karşıyız ama Irak yönetimini desteklemiyoruz" tutumuyla, şayet gerçekleşirse işgali meşru kabul edeceklerini, daha saldırı başlamadan ilân edip, amacının Irak'taki yönetimi yıkmak olduğunu o günlerde zaten kendiside açıkça söyleyen saldırganın yanında, güya "her durumda şiddete karşı çıkan ilkeli sivil toplum kuruluşu örgütü" görüntüsünü koruyarak çaktırmadan yer alan o kafadaki "sivil toplum kuruluşları" suçlu sömürgecilerin saldırılarına  çoğunlukla meşru eylemlermiş gibi operasyon, Irak Milli Kuvvetlerinin işgal güçlerine düzenlediği operasyonlara, gerilla operasyonlarına ise, "meşru kabul ettikleri işgale karşı kanun dışı eylemler"miş gibi, o anlamda saldırı derler, onun için sordum. Bir yanlış anlam olmasın. Kafaların içi zaten...
 
-"Büyük Taarruz" dememize benzemiyor.
 
-Ha tabii... Yani "saldırı" kelimesini öyle bir kullanmalısın ki, dinleyenler cümlenin bütününde senin işgal güçlerini meşru kabul etmediğini anlamalı.
 
-"Gerillanın işgalci unsurlara yönelik saldırıları devam ediyor"... "Mücahitlerin, vatanseverlerin Amerikan işgal güçlerine düzenlediği saldırılar aralıksız sürüyor"... Bugün medyada "Irak'lı mücahitler" demeyenler, diyemeyenler niye yıllardır "Afganlı mücahitler"... "Afganlı gerillalar" dedi diye düşününce de...
 
-...diye düşününce de dank ediyor, uyanıyorsun. Oof, of!... Önce, "Bir çöl çadırında örselendiği söylenip de  'milli iradenin kararı olduğu için saygı duyulan ancak ABD'nin ne kadar kararlı olduğu bilinmediğinden ötürü öyle tecelli ettiği söylenip fiiliyatta geçerli sayılmayan 1 Mart tezkeresinin yeterince kabul edilmemesi gibi talihsiz oylama sonuçlarının, meclis ayıplarının ortaya çıkmasına sık yapılmamış olmasını' sebeb gösterdikleri 'bilgilendirme toplantıları'nda Bush rejimine bağlı unsurların fırçalarıyla, azarlarıyla tamirolunduğu zannolunandır ki ulusal onurdur" deyip "Bir Tarifi de Bu" köşesinin ikinci tarifini verelim ve hemen arkasından "Haberlerden Haberler" bölümüne geçelim mi çocuklar? Biliyorum, sorular birikti. Fakat yeri geldi, çünkü bu bölümün ilk konusu tarihimize 4 Temmuz Utancı olarak geçen Süleymaniye Saldırısıyla ilgili bir haber. Birinci tarifi hatırladınız mı diye sormuyorum bakın.
 
-Haber mutfağı gibi mi?
 
-Haberin mutfakta ne işi var, benim bildiğim mutfakta...
 
-Sizin bildiğiniz mutfak gibi değil bir sefer. Bu, haberin pişirildiği mutfak.
 
-?
 
-Bir haber hangi aşamalardan geçer, nasıl hazırlanır, o hikâye edilir.
 
-Bir misal verebilirmisiniz? Benzeterek... Unutmadan, Talimatlar'ı buldunuz değil mi?
 
-Evet. Meselâ...Meselâââ... "Bu haftada siz sevgili okurlarımız için uykusuz kaldık, yorulduk, ama değdi doğrusu. Şu sıralar Kongre'yle arası biraz açılır gibi olan 'neo-konservatizm'in karizmatik temsilcisi Bush'uymuş, savaşın bittiğinden 'istikrar ortamı'ndan habersiz 'Irak direnişi'ymiş kimin umurunda... Mutfağın halini görmeliydiniz. Ele avuca sığmaz grafikçimiz saçma sapan esprileriyle bütün hafta boyunca bizi yine kırdı geçirdi. Hangisini anlatsam"... diye başlar.
 
-Anladım. Bu... Tamamlayayım mı? İşte öyle başlayıp, "...'Neo-otoriterizm'in güleryüzlü temsilcisi Başkan Bush'uyla, Ortadoğu bataklığının üzerinden hiç eksik olmayan kan ve barut kokusuyla, kendi devrilse de ürkütücü hayaleti Bağdat'ın üzerinde dolaşan Saddam'ıyla, tatlıya bağlanana kadar herkes gibi bizim de nefesimizi tutmuş, ekran başına mıhlanmış bir halde yürek çarpıntıları içinde izlediğimiz, kaprisli Conilerin sebeb olduğu şu hatırlamak bile istemediğimiz tatsız 'gözaltı olayı'yla, kısaca acısıyla tatlısıyla bir hafta daha geride kaldı. Sizler şu anda Türkiyemizin cennet köşelerinden birinde yine batıveren Güneşe karşı bir yandan çayınızı, kahvenizi veya neden olmasın belkide tarçınlı neskafenizi, martinininizi keyifle yudumlar, bir yandan da bu satırları yine keyifle okurken, biz metropol mahkûmları, kısa bir süre soluklandıktan sonra sizin için tekrar kolları sıvayıp mutfağa dalmış olacağız.
 
Unutmayalım ki 'yaşam keyif alındığı kadarıyla yaşananan bir yaz bulmacasıdır'..." diye devam edip, biten "Editör'den" yazıları gibi değil. 90'larda kalıplar böyleydi, şimdi nasıl bilmiyorum.
 
Hattakiler;
 
-"Sevgili Coniler"de denebilirdi. Böyle yazılar böyle benzetmeleri kaldırır çünkü.
 
O.T;
 
-"Bütün bunlar yetmezmiş gibi kapak resmi için son hazırlıkların tamamlandığı sırada geceyarısına doğru bir de elektrikler kesilmesin mi? 'Eyvah!' dedim 'yetiştiremeyeceğiz!'... Bir şey değil elektrikler gelene kadar soğuk esprilerini çekmek zorunda kaldık. 'İyi saatte olsunlar geliyor' demez mi... Uzun sözün kısası, bütün hafta bazan yemek yemeyi, hatta "kofi-breyk" vermeyi bile unuttuğumuz zorunlu diyetten farksız bir yoğun çalışma temposu içinde geçti. Aynı zamanda dünyanın sayılı "gurme"lerinden olan bitişiğimizdeki "Can Boğazdan Gelir"in sempatik patronu, çilemizi çekmekten hiç gocunmayan dostumuz, kendi elleriyle hazırladığı uçuk-kaçık "roast-beef hero"larıyla imdadımıza yetişti de bizi ambargoya uğramış Irak halkına dönmekten kurtardı. Ona mutfakta hep birlikte "İyiki varsın!" şarkısını söyleyerek teşekkür ettik. Hoş bir sürpriz oldu. Görmeliydiniz, o anda pek şaşırdı, pek sevindi...kekeledi". 90'lar kalıbıyla içimden bir katkı da bulunmak geldi birden...öylesine.
 
-Öyle mi... "Yoğun çalışma temposu içinde yemek yemeyi unuttukları, sandviçle idare ettikleri" bir bölüm mutlaka olurdu hakikatten...insanlar okuyunca hüzünlenirdi. "Laf aramızda yinede iki kilo aldım" derdi bazı dergilerin editörleri "editörden"lerinde...
 
-Daha da hüzünlenilirdi...
 
-Tamam artık okuyorum şimdi dinleyin;
 
"...Başbakan Erdoğan, görüşmede, Chenney’e Türk askerlerinin gözaltına alınma nedenine ilişkin sorular yöneltti, ancak ABD başkan yardımcısından yanıt alamadı. Bu durumun, 4 Temmuz tatili nedeniyle tüm yetkililerin merkezden uzakta olmalarından kaynaklandığı belirtildi.
 
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’e kurulmasını önerdiği ortak komisyonun, sadece Süleymaniye’de Türk askerlerinin gözaltına alınması olayını soruşturmayacağı, aynı zamanda ileride benzeri olayların yaşanmaması için alınması gereken tedbirleri de ele alacağı öğrenildi.
 
Belirli zaman dilimlerinde toplanması öngörülen ortak komisyonun askeri yetkili ağırlıklı olacağı öğrenildi"
 
Düşünün bakalım biraz. Evet, Mustafa Kemal görevden alınacağını biliyor, yetki meselesi kafasını kurcalıyor, bunun verdiği bir rahatsızlık var ancak...
 
-Duh!
 
-Joe?
 
-"Bir babayı ailesinin önünde tutup başına çuval geçirir, yere yatırırsanız, ailesinin nazarında şerefini, itibarını kaybeder, böyle olduğunu anladım" diyor.
 
-"Poster boy"mu?
 
-Irak'taki Amerikan işgal güçlerinin başındaki Sanchez. FOX televizyonunun geçtiği alt yazıya göre, Irak'ta, Irak'ı düşmana karşı koruyacak Irak Kuvayı Milliye'sini kuruyor.
 
Hattakilerden biri;
 
-Bu "duh" Türkçe'deki "Ohaa!"nın...
 
-K. 999, evet? İstiklâl Haber Ajansı-İHA muhabiri, selâm... Bağdat'tan arıyorsunuz. Bütün hızıyla sürüyor. Sizi hatta bağlıyorum.
 
-Cihad Halindeki Irak'tan, Saddam Hüseyin'in sözleriyle insanlığın gözleri Irak'tan, komşu ülkelerden gelen gönüllülerin de katıldığı Irak Milli Kuvvetlerinin Amerikan işgal güçlerine yönelik gerilla operasyonlarını bütün hızıyla aralıksız sürdürdükleri Irak vatanından hattaki herkese selâm. Ba's halindeki Bağdat'tan hepinize sevgilerle.
 
-Vaziyet nasıl?
 
-Saddam Hüseyin'in Mayıs ayının başında direnişin, cihadın, bütün işgalcilerin Irak dışına kovulana kadar devam edeceğini, operasyonların genişletildiğini açıklamasıyla birlikte sayı ve kapsam olarak yükselmeye başlayan operasyonlar, Uday-Kusay Kardeşlerin 14 yaşındaki Mustafa ve bir diğer mücahitle birlikte şehadete ulaştığı 22 Temmuz'dan sonra iyice sıklaştı. Milli Kuvvetler'in Amerikan işgal güçleri üzerinde bunaltıcı bir baskı kurduğunu söylemek mümkün. Öyle bir baskı ki, Irak halkı tarafından, yolda, dükkanda, her fırsatta, her vesile ile kendilerine işgalci, sömürgeci sürüsü oldukları hatırlatılan, "Irak'tan bir an evvel defolup gitmelerini, yoksa öldürülecekleri" söylenen Amerikan askerlerinin sinir sistemleri iflas ediyor. İntihar eden asker sayısı her geçen gün artıyor. Gerçekten dayanılacak gibi değil, meselâ telefon ettiğim yerin çaprazında kalan Irak Ordusuna ait bir deponun duvarında, dev gibi harflerle "İlâhi İstikrâr Avdet Edene Kadar Domuz Avına Devam" yazılı. Bu ibare, bir aydan fazla oluyor, Joe'da hatırlayacaktır, bir Amerikalı senatörün, "Iraklıları domuz kanına batırılmış kurşunlarla vurun, mezarlarına domuz bağırsakları doldurun ki Cennete gidemesinler" demesinden, galiba diğer senatörlere bu cümleleri içeren bir mektup yazmasından sonra belirdi.
 
-Ben duymadım bak bunu, Joe?
 
-Evet. Iraklıları değil, müslümanları...  "Bullets should be dipped in pig blood before they shoot the Muslims".
 
-İnkâr etti sonra sanıyorum, şimdi hatırladım.
 
Joe;
 
-"Aşırı İslâmcıları bu tedavi eder" diyordu. "This would be cure to eliminate İslamic extremists"...
 
-Bu binayı kullanan Amerikalı işgalciler her ne zaman silseler bir sonraki sabah sanki hiç silinmemiş gibi aynı ibareyle yeniden karşılaşıyorlar. Hangi tedbiri aldılarsa, nafile. Ertesi sabah ibare yerli yerinde. Üstelik beş dakika önce yazılmış gibi pırıl pırıl parlıyor.
 
-Hayret! İşgalciler bir açıklama yapmıyorlar mı?
 
-"Terörist çocuklar geceleyin yine gizlice gelip yazmışlar" diyorlar ama ne yalan söyleyeyim inandırıcı bulunmuyor. Geceleleri her köşeye bir nöbetçi diktiklerini ben biliyorum. Çocuklar kuş olsa gelemezler.
 
-Kuş olsa... Kimbilir.
 
-Duyamadım.
 
-İçerden yapıyorlardır belki dedim. İntihar eden asker sayısı her geçen gün artıyor dediniz, bir rakam verebilirmisiniz?
 
-Askerler arasında önceleri tek tük rastlanan intihar vakalarında son haftalarda büyük artış gözleniyor. Adeta bir intihar salgını baş gösterdi. Bir kaç hafta öncenin rakamıyla intihar edenlerin sayısı 53.
 
-53'mü?
 
-Evet, işgalciler tarafından da kabul edilen bir rakam.
 
-Tek-tük rastlandığı dönem, bombardımanın sürdüğü günler mi?
 
-Direniş'in operasyonları genişletme kararı aldığını açıklamasından önceki dönemi kastediyorum.
 
-Kıyametmi kopuyor orada, nedir o gürültü? Gök...
 
-Mücahitler yine bir operasyon düzenliyor, onun gürültüsü. İşgalcilerin kullandığı bir binaya taarruz ediyorlar. 200 metre ya var ya yok... Bunlar Fedailer grubuna benziyor.
 
-Hiç şaşırmışa benzemiyorsunuz?
 
-"Allahın Yumruğu Operasyonu" kod adı verilen bu operasyonlar, başta Bağdat, Musul olmak üzere bütün Irak vatanı sathına yayılmış durumda. Irak, Arabıyla, Kürdüyle, Türkmeniyle, Çerkeziyle işgalciye karşı cihat halinde.
 
-Sanki birisi İngilizce "Savaş Sonrası Irak" diye bağırıyor. Doğrumu duyuyorum yoksa hatlarmı karışıyor?
 
-Doğru duyuyorsunuz. Pentagon Günlüğü Gazetesi muhabiri yandaki telefonda ülkesine haber geçiyor, onun sesi.
 
-"Hearts and minds"... Tavuk mu diyor durmadan o?
 
-"Kalpleri ve gönülleri kazanma operasyonları"nda gözle görülür bir ilerleme sağlandığını söylüyor. "Bugün Bağdat'ta Saddam'ın kalelerinden biri olarak bilinen bir semtin kalbinde hazır tavuk dağıttık, görmeliydiniz" diyor. "Onlara özgürlük ve yiyeceği, tavuğu, tereyağını birlikte getiren kurtarıcı Amerikan askerlerine şükran duygularıyla dolu binlerce Iraklı çocuğun gözlerinde ki savaş sonrası barış kıvılcımını ben ilk defa bu kadar parlak... Aman, aman, aman...
 
-N'oldu!
 
-Yaşlı bir kadın sömürgeci askere sopayı bir yapıştırdı...
 
-Sopa mı? Bildiğimiz so...
 
-Bu ne kuvvet böyle. Nereden çıktı öyle.
 
O.T;
 
-O "Demir Ökçe"nin yaşlı kadını.
 
-Ne ökçesi kaldı, ne miğferi. Gık diyemedi. Kaldığım otelin bulunduğu sokağın köşesinden belirmesiyle 50 metre mesafeyi ok gibi gelip "Happy Thanksgiving!" diye bağırarak elindeki sopayı indirmesi bir oldu. Kanatlandı adeta. Sopa da sopa...Gürz.
 
-İşgalcilere yakalanmadı mı?
 
-Aynı hızla karşı sokağa girdi. Diğer işgalci zaten taksiye binip gitti.
 
-Taksiye mi bindi?
 
-İlk geçen otomobili durdu. Kadını tanıdım, demin sokak röportajlarında konuştuğum yaşlı kadın bu. "ABD komşu ülkelerden asker istiyor, Irak'ta istikrârı sağlayacakmış, ne diyorsunuz" diye sormuştum.
 
-Vaktiniz var mı? Hatta kalmanızı isteyecektim, size soracağım sorular var. Şimdi yeri gelmişken hattakilere bir şey okumam lâzım, unuturum sonra.
 
-Direnişin bütün ikazlarına rağmen sömürgecilerle çalışmaya devam ettikleri için Milli Kuvvetler tarafından Bağdat yakınlarında operasyon düzenlenen kamyoncularla konuşmaya gidecektim ama hem vakit geç oldu, hem de operasyon var. Sizi dinlerken bir yandan da onu izlerim.
 
-Güzel... Hattakiler, siz de sorabilirsiniz.
 
O.T;
 
-Ben "Irak'lı Temel" fıkrası"nı soracaktım, kafama takılanlardan biri o...
 
-Irak'lı Temel?...
 
-Hani, işgalcilerin başı Sanchez "Nasıl korursun, göster" diye ısrar etmiş de, milis birincisi Irak'lı Temel "gösteririm ama benle bir daha Kıyamete kadar konuşmazsınız" demiş. Sanchez, "Vatanı nasıl korursun, benzeterek göster" diye üsteleyince, o da çekip, "tak, tak, tak" yapıştırıyor. Var mı öyle bir fıkra, yoksa uydurma mı?
 
-Siz "El Esas"ı söylüyorsunuz.
 
-Daha sonra. Birazdan ara vereceğiz, acele ediyorum. Şimdi şöyle bir cümle;
 
"Eskiden bu topraklarda yaşayan herkes, Rum da, Ermeni de Ben Osmanlıyım dermiş. Şimdi de herkes çıkıp Ben Türküm, ama Kürt asıllı Türküm diyebilme imkânına sahip olabilmeli. Bunu söylemesinin de hiç bir zararı olmaz"
 
Duydunuz değil mi; "Şimdi de herkes çıkıp Ben Türküm, ama Kürt asıllı Türküm diyebilme imkânına sahip olabilmeli". Son yirmi yılı gözünüzün önüne bir getirin, bu cümledeki önerinin, ondan kaynaklandığına delil kabul edildiği?...Evet?... Nedir?... Çabuk, çabuk, çabuk!...
 
Hattakiler;
 
-Kemalist Türk ırkçılığı!
 
-Türk asimilasyonculuğu. Zorla Türkleştirme.
 
-Dolayısıyla öneri sahibi de? Evet, hattakiler?
 
-Kemalist Türk ırkçısı, bunu bilmeyecek ne var. İçe kapanmacı, asimilasyoncu...
 
-Ecevit!
 
-Ecevit'e o yıllarda "Bu ırkçılıktır, Kürtler, Kürt asıllı Türküm diyeceğine, Türkler Türk  asıllı Kürdüm desin" diyorlardı.
 
-Bu söylediklerinizi aklınızda tutun. Şimdi tamamını okuyorum;
 
..."Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın, son iki gündür yüksek yargı organlarına yaptığı ziyaretler sırasında, 'Kuzey Irak'ta alınan Kürt federe devleti kararını, Türkiye açısından bir tehlike unsuru olarak görmediği' görüşünü dile getirdiği öğrenildi. Kuzey Irak'ta bugüne kadarki gelişmeyi normal bir süreç olarak niteleyerek, bu gelişmenin Türkiye'ye bir zararının olamayacağını belirten Özal'ın, Kürtlerin bölgede kalıcı bir devlet kurabileceklerine inanmadığını söylediği de kaydedildi. Türkiye'de yaşayan Kürtlerin ülkenin her yerine yayılıp, toplumla kaynaştığını da belirten Özal'ın, Türkiye'nin Irak gibi olmayacağını vurguladığı da bildirildi.
 
Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay'ı ziyaret ederek, bu yüksek yargı organlarının yöneticileri ile görüşen Cumhurbaşkanı Özal'ın ağırlıklı olarak Kuzey Irak'taki gelişmeler ile Güneydoğu sorunu üzerinde durduğu öğrenildi.
 
Cumhuriyet'in saptamalarına göre, Özal, Kuzey Irak'ta Kürt federe devleti ilânıyla sonuçlanan gelişmeleri, 'normal bir süreç' olarak niteledi. Kuzey Irak'ta kararı alınan Kürt federe devletini, bir devlet olarak görmediğini, bölgede böyle bir devletin kalıcı bir biçimde kurulabileceğine inanmadığını da belirten Özal'ın, Türkiye'nin de bölgede kalıcı bir Kürt devletini kabul etmesinin söz konusu olamayacağını vurguladığı kaydedildi. Bugün için Kuzey Irak'ta alınan federe devlet kararının, Türkiye açısından bir tehlike unsuru  olamayacağını, bu devletin Türkiye'ye bir zararının olamayacağını da savunan Özal'ın, 'Bunlar, öyle söylendiği gibi bir devlet kuramazlar. Ama şimdiden hemen ortaya çıkıp, bunları peşinen düşman gibi görüp, düşman ilân edip, karşımıza almanın da bir yararı yok. Bunları düşman olarak görmemek lâzım' dediği öğrenildi.
 
Yüksek yargıçlarla yaptığı görüşmelerde, Irak lideri Saddam Hüseyin'in mutlaka iktidardan uzaklaştırılması gerektiğini de vurgulayarak, ancak Saddam'ın iktidardan uzaklaştırılması halinde bölgede istikrarın olabileceğini savunan Özal'ın, Kuzey Irak'ta alınan devlet kararının, Saddam'ın iktidarına son verilmesi açısından yararının olabileceğini söylediği de kaydedildi.

Edinilen bilgiye göre, Özal; Türkiye'nin, Kuzey Irak'taki Kürtlerle, Amerika ve Avrupa ülkelerinin yaptığı gibi ilişkilerini geliştirerek sürdürmesi gerektiğini de belirtti. Özal, Türkiye'nin bu yönde atacağı adımların, ulusal çıkarları açısından yararlı sonuçlar verebileceğini de vurguladı. Saddam Hüseyin'in PKK'yı desteklediğini anımsatan Özal, PKK'yı Kuzey Irak'tan çıkarmak için çatışmaya giren Kuzey Iraklı Kürtlerin bugünkü mücadelesine de dikkat çekerek, bu gelişmelerin de Türkiye'nin yararına olabileceğini belirtti. Özal'ın, yüksek yargıçlarla yaptığı görüşmelerde, Türkiye'nin Irak gibi bölünüp parçalanmasının mümkün olamayacağını vurguladığı da kaydedildi. 'Türkiye, Irak gibi olmaz. Çünkü, bizdeki Kürtler, öyle tek bir bölgede yaşamıyor. Her bölgede yaşıyorlar' diyen Özal'ın, Kuzey Irak'ta kurulacak bir Kürt devletinin Türkiye'den toprak almasının mümkün olamayacağını da ifade ederek, 'Bizimkiler, onlarla birleşmez' dediği öğrenildi.
 
Türkiye'de bugün için, bu topraklarda yaşayan herkesi bir şemsiye altında toplayabilecek bir kavrama gereksinim olduğunu belirten Özal'ın, 'Eskiden bu topraklarda yaşayan herkes, Rum da, Ermeni de Ben Osmanlıyım dermiş. Şimdi de herkes çıkıp Ben Türküm, ama Kürt asıllı Türküm diyebilme imkânına sahip olabilmeli. Bunu söylemesinin de hiç bir zararı olmaz' dediği öğrenildi.
 
Görüşmelere katılan yüksek yargı organlarından alınan bilgiye göre, Kürtçe üzerindeki hassasiyeti de üstü örtülü bir biçimde eleştiren Özal, bu konuda daha esnek olunması gerektiğini belirterek, kendilerinin Kürtçe konuşmayı yasaklayan yasayı yürürlükten kaldırdıklarını anımsattı.
 
Özal, bu konuda, 'Birileri çıksa, uydu yardımıyla Kürtçe TV yayını yapsa, siz bunu nasıl kontrol edebilirsiniz, bu konuda ne yapabilirsiniz?' örneğini verdi.
 
Özal, bu konularda korkulmaması gerektiğini de vurguladı. Güneydoğu'daki terörü önleyebilmek için devletin gerekli güvenlik önlemlerini alacağını, bunu yapmasının normal olduğunu da belirten Cumhurbaşkanı, ancak bölgedeki sorunun yalnız bu önlemlerle çözülebilmesinin mümkün olmadığını ifade etti. Özal, sınır yöresindeki küçük yerleşim birimlerinin, daha iç kesimlerde, yaşam koşullarının da uygun olduğu yerlerde birleştirilmesini, sorunun çözümü için önerdi.
 
Özal, 'Güneydoğu sorununu çözebilmek için, 'Kürt meselesini ayrı, PKK meselesini ayrı değerlendirip, buna göre gerekli önlemlerin alınması gerektiğini'de savundu.
Özal, konuyla ilgili olarak önümüzdeki günlerde basın organları yöneticileri ve üniversite rektörleri ile de görüşeceğini bildirdi. Görüşmeleri konusunda bir açıklama yapmayı düşünmediğini belirten Özal, 'Şu şunu söyledi, bu bunu söyledi. Buradan şu çıktı gibi bir fikir peşinde değilim' diye konuştu. Görüşme yaptığı kuruluşların yöneticileri ile yeniden bir araya gelebileceğini belirten Özal, ortaya çıkacak görüşler konusunda hükümetle temas edebileceğini bildirerek, 'Milli Güvenlik Kurulu var. Başka şeyler var' anımsatmasında bulundu. Özal görüşmelerinin amacını şöyle dile getirdi:
 
'Türkiye'nin üst yönetimiyle böyle bir konuyu değil de başka hangi konuyu konuşacağız. Tabii bu bir karar verme veya teklif getirme konusu değildir. Herkesin kendi görgü ve bilgisi dahilinde bu konu üzerinde mütalaası nedir? Çözüm yolları bulmaya çalışıyoruz. Tabii ki ülkemizin önemli yönetim kademesinde veya tesir yerinde olan insanlarla bu fikirleri derleyip, toparlamak lâzım. Herkesin fikrini almaya çalışıyoruz'..."
 
91 veya 92 yılı Ekim ayında Cumhuriyet Gazetesinde yayınlanan Turan Yılmaz imzalı bir haber okudum. Yılı yazılı değil. Vaktin Cumhurbaşkanı Özal, bu sözleri doğru hatırlıyorsam Irak'ın Kuzeyinde merkezi otoriteye rağmen seçimlerin yapıldığı 92 yılı Ekim ayında söylemişti
 
"Güneydoğu sorununu çözebilmek için, 'Kürt meselesini ayrı, PKK meselesini ayrı değerlendirip, buna göre gerekli önlemlerin alınması gerektiğini'de savundu"...
 
Aynı cümle içinde "Güneydoğu sorunu"... "PKK meselesi" ve "Kürt meselesi"...
 
Hattakiler;
 
-İstikrârsız.
 
-Diğer taraftan bakınca, o taraf için istikrârlı.
 
-Şimdi...K.999, evet?
 
-"Size Ortodoksluğun Üçüncü Roma'sı Moskova'dan nakletmeye geldim: Doğudaki komşularınız, Müslümanlar ve Ortodoks Hıristiyanlar, Araplar ve Ruslar, sizleri eşit insanlar olarak görüyor ve size empati duyuyor, bir hissediyor. Göz ucuyla batıyı izlemeyi bırakın. Doğuda evinizdesiniz. Önde gelen Rus tarihçi Lev Gumilev, 13-14. yüzyıllarda batılı Haçlı dalgasını kırıp, bitiren Rus-Türk silâh arkadaşlığını yüceltti. Modern çağda Vladimir Lenin, Doğunun koruyucusu tarihi rolüne devam edeceğini umduğundan ötürü, bir bedel olarak yenik Türkiye'ye yönelik bütün Rus taleplerinden vazgeçti ve Mustafa Kemal'e dostluk elini uzattı. İşte nasibiniz: Boğazın her iki tarafını kontrol ettiğinizden dolayı, İslam'ın Doğusuyla, Ortodoksluğun Doğusunu birleştirmelisiniz. İmparatorluk yok, fakat sorumluluğunuz devam ediyor. Küçük Prens'in sözleriyle, terbiye ettiklerinizden daima sorumlusunuz"
 
İyi akşamlar. Okuduğumun istikrârla ilgili olduğunu düşünüyorum, doğru mu?
 
-İyi akşamlar. Nasibimizin Ortodokslukla İslâmı birbirine karıştırmak olduğu söylenmiyorsa, doğru. İstiklâl Savaşı yıllarındaki dayanışmayı, dostluğu kastediyor, belli.
 
-Kullanılan fiil "to link". Uday-Kusay Kardeşlerin Musul Direnişi üzerine yazdığı yazıyı okuduğunuz Gazeteci Şamir'in 22 Şubat 2003'te Istanbul'da yaptığı "Büyük Kralın Şehri" başlıklı konuşmadan bir paragraftı. Sizin gibi uzun söyleyeyim mi?
 
-?
 
-Söyleyebilir miyim...İsterseniz elbette.
 
-Gece çok uzadı, bu bölümü kapatmak üzereydim ama... öyle bir sordunuz ki, soru değil. Olmaz dersem bu gece uyuyamam. Buyrun.
 
-Tasdik edileceğine yüzde yüz inanıldığı için sanki "hayır" densede "çıkacak karar milli iradenin tecellisi olacağından saygıyla kabul edilecek, böylece konu hem Türkiye, hem de ABD için orada kapanacak"mış gibi sözler edilerek, işgale geçit veren 1 Mart tezkeresinin Meclis'e gönderilip oylanmasından 1 hafta önce, 22 Şubat 2003'te Istanbul'da yaptığı "Büyük Kralın Şehri" başlıklı konuşmadan bir paragraftı.
 
-Çok güzel söylediniz. Okuduğunuz bölümdeki "Doğuda kendi evinizdesiniz" sözünü beğendim. "Bulunduğunuz coğrafyayı esiri olduğunuz bir yer olarak görmeyin" diyor. Bulunduğun coğrafyayı esiri olduğun bir yer olarak gördünmü, vatanı hangi aşkla savunacaksın?... Başka neler diyor?
 
-Osmanlı İmparatorluğuna çok iftira atıldığını, halbuki Ortadoğu'da 400 yüzyıl nispi bir barış ortamı sağladıklarını...
 
-Bir saniye... Osmanlı İmparatorluğu yerine biz "Osmanlı Devleti" demeyi daha uygun buluyoruz, Ortadoğu'ya ise Merkezdoğu diyoruz. Buyrun devam edin.
 
-Osmanlı İmp...Devletini...
 
-Hayır, yazıda nasılsa öyle... siz imparatorluk diyebilirsiniz.
 
-Osmanlı İmparatorluğunu Siyonistlerin yıktığını, yıkılışı çabuklaştırdıklarını, hükümetin Arapların kanı için pazarlık yapmasının fayda değil, utanç getirdiğini, batıda alay konusu olduğunu söylüyor, "Allah, Boğazlar üzerindeki bu muhteşem şehrin Bizans için olduğu gibi Türkler içinde haddinden fazla ağır bir sorumluluk olduğuna karar vermeden önce bundan vazgeçin" diyor ve;
 
"Plânları şimdi gerçekleşiyor. Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkıntıları üzerinde, cesur bir yeni dünya ortaya çıkıyor. Evvelâ Irak yıkılmalıydı, ondan sonra İran, Suudi Arabistan, Suriye ve polisliğini Türklerin yaptığı, İsrail için Özel Çıkarlar Bölgesine dönüştürülene kadar, Pakistan'dan Afrika'ya bütün eski Osmanlı İmparatorluğu ile komşuları. Yıllar önce General Şaron tarafından dile getirilen bu plân, 1996'da Siyonist Yeni muhafazakârlar, Richard Perle ve Wolfowitz, Birleşik Devletler'in dış politikasını idare eden Cabal tarafından onaylandı. Bugün İsrail'de duvarları kaplayan afişlerin parasını ödeyenler Amerikan Yahudileri: Jerusalem'deki el Aksâ Cami'sinin ele geçirilmesi için çağrıda bulunuyorlar. Peygamber'in İsa Mesih'le buluştuğu, Allah'ın daha evvelki vahyiyle İslâm'ı birleştirdiği Haram el Şerif'in Altın Kubbesini yıkmaya hazırlanıyorlar. Amerikan askerleri Anadolu'dan Musul'a geçerken, Amerikan füzeleri Bağdat'ın üzerine yağarken yapacaklar. Ve eğer olacaksa, Türkiye'nin, onun 'islâmi' hükümetinin göz yumması, suç ortaklığı sayesinde yapılmış olacak"... bunları söylüyor.
 
"Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkıntıları üzerinde, cesur bir yeni dünya ortaya çıkıyor" cümlesindeki "cesur bir yeni dünya" ifadesi sizleri şaşırtmasın, Aldous Huxley'in bir kitabının adı.
 
-Dokunduruyor yani.
 
-... Sonra, 7. ve 8. yüzyıllarda Yahudi yönetici seçkinler için ölüme giden Hazar Türklerinin Kiev'den Hazar Denizine, büyük bir İmparatorluk kurmalarına rağmen sonunda nasıl köleleştirildiklerini örnek gösteriyor, ABD'nin durumunu, Irak'a, bölgeye yönelik teşebbüslerini, o tecrübenin Yahudi-Amerikan İmparatorluğu olarak hortlamasına benzetiyor, ancak bunun Amerikalılara da, Türklere de bir yarar sağlamayacağını söyledikten sonra konuşmasını şöyle tamamlıyor;
 
"Zira bu savaş onların Ruh'a karşı savaşı ve Ruh'la oyun oynanmaz. Kısa süre önce bir İsrailli pilotunda bulunduğu bir Amerikan uzay gemisi Irak'la savaş için bazı hazırlıklar yaptı. Bu gemi saat tam 9'da, Teksas, Filistin üzerindeyken bir yıldırım tarafından vuruldu. Başka hangi işaretlere ihtiyacınız var? Wall Street'te ki Dünya Ticaret Kuleleri'nin, Mammon'un Tapınağı'nın yıkılması, efsane kabilinden bir el-Kaide grubuna atfedildi. Amerikalılar Afganistan'ı aldılar, tutup binlerce insanı esir ettiler, aradan bir buçuk yıl gelip geçti, bunu doğrulayacak, ikna edici tek bir kanıt ortaya koyamadılar. Kulelerin jet uçağı çarpmasıyla yıkılmayacağını uzmanlar söylüyor. Bu, Ruh'un Mammon'la savaştığının bir işareti değil mi? Görmek istemeyenler için görülmeyen bir yeni savaş oluyor, manevi kuvvetler savaşı. Türkiye bu savaşta kendisini haklı yerde bulmalı"...
 
(Sessizlik...)
 
-Manevi kuvvetler savaşı...Görmek istemeyenlerin göremediği bir yeni savaş...Ufuk kıpkırmızı, sabaha bir şey kalmamış değil, sabah... Evet... Mustafa Kemal görevden alınacağını biliyor, çocuk değil, yetki meselesi kafasını kurcalıyor, bunun verdiği bir rahatsızlık var ancak onu asıl rahatsız eden, kararları üzerinde mutabık oldukları Amasya Genelgesi - Bağımsızlık Bildirisi'nin henüz mürekkebi kurumadan, Ordu Kumandanlarında gördüğü çözülme emareleri... Mesela o sırada Anadolu'daki en üst rütbeli kumandan olan 2. Ordu Müfettişi Cemal Paşa, "Kumandanlar yerlerini terketmeyeceklerdir" kararına rağmen, Konya'dan ayrılıp, İstanbul'a gider. 7 Temmuz Talimatları'nı, çözülme emareleri gördüğü Ordu kumandanlarına ikaz etmek için verdi. Talimatlar'ı bulmuştunuz değil mi, okuyun. 
 
-"... 'İstiklâlimizi muhafaza uğrunda teşekkül etmiş ve ortaya çıkmış olan milli kuvvetler, her türlü müdahale ve tecavüzden uzaktır. Devlet ve millet kaderi üzerinde milli irade amil ve hakimdir. Ordu bu iradeye bağlı ve onun hizmetindedir'
 
'Bütün mülkiye memurları, Müdafaai Hukuku Milliye ve Reddi İlhak Cemiyetlerinin, ordu gibi meşrû yardımcılarıdır'
 
'Müdafaai Hukuku Milliye ve Reddi İlhak Cemiyetlerinin ve teşebbüslerin zaaf ve dağılmasına sebep olacak herhangi bir tesir ve müdahaleyi ordu kesinlikle engelleyecektir'
 
'Hükümet herhangi bir kıt'a ve milli veya askeri teşkilatımızı kaldırmak için emir verirse, kabul ve tatbik edilmeyecektir'
 
-Talimatlar tamam. En yüksek rütbeli kumandanından, erine, silâhlı kuvvetlerin her mensubu kendisine şu soruyu soracak.
 
"Koruduğum halde Cumhuriyet niye yıkılıyor, vatan niye parçalanıyor?"...
 
Bu sorunun cevabı şunlardan biri;
 
Ya karşısında Cumhuriyeti koruduğunu sandığım tehlike tespiti yanlış veya eksik,
 
Ya  korumakta samimi değilim, tasfiye olmayı, tarihimden kurtarılmayı istiyorum,
 
Ya da en az namussuzlar kadar cesur olamıyorum.
 
Ordu mensupları...Sömürge olmuş bir "Cumhuriyet"i değil, Cumhuriyetin "bağımsızlığını" korumakla görevlisiniz.
 
Unutmayın ki kendisini bir "ferdi mücahit" olarak gören Mustafa Kemal Atatürk, sadece ve sömürge de olsa "Cumhuriyet"i değil, fakat bir hattın korunmasının sonuçta bütün sathın müdafaasıyla mümkün olması esasınca "Cumhuriyet ve bağımsızlığın" bir bütün olarak korunmasını istedi. "Cumhuriyet ve bağımsızlık" ikisinden biri eksik olduğunda diğerinin de anlamının değişeceği bir bütündür
 
Milletin enerjisini ziyan eden, "laikliğin bekçisi ordu" - "dinsiz devlet" kutuplaşmasından uzak dur. Bu kutuplaşmayla gerçekte koruduğun tasfiye sürecindir. .
 
"İçinde bulunduğumuz coğrafyanın esiriyiz" diye düşünme, mücahit kelimesinden korkma.
 
Aksi halde 7 ağustos tarihli Hakimiyeti Milliye Gazetesinin "Başkumandanımızın Ordu Ve Millete Bildirisi" manşetiyle duyurduğu "Orduya ve millete" başlıklı bildirinin "Yardım Allah'tandır" cümlesiyle biten bölümünde, o bölümün tamamını teşkil eden;
 
"Memleket ve Milletin maddi mânevi bütün kuvvetlerini bu sonucun alınmasına yöneltmek için, hiçbir tedbir ve teşebbüste müsamaha edilmeyecek, ne yer ve zamanla ve ne de vatan mefhumu karşısında teferruattan ibaret olan diğer düşüncelerle kayıtlı olmayarak, düşman ordusunun yok edilmesinden ibaret olan bu gayenin elde edilmesi için gereken herşey yapılacaktır" ifadesindeki uzun cümlenin hemen başında zikrolunan "mânevi kuvvetleri" seferber edemezsin.
 
"Tanrı söyledi, Afganistan'a saldırdım...tanrı söyledi Irak devletine saldırdım" diyenlere cevab, "Bize de Allah tarafından emrolundu, seni Anadolu toprağından, Merkezdoğu'dan atmakla mükellef kılındım" olmalı...
 
Bağdat?
 
-Hattayım.
 
-O yaşlı kadına  "ABD komşu ülkelerden asker istiyor, Irak'ta istikrârı sağlayacakmış, ne diyorsunuz" diye sorduğunuzu anlatıyordunuz, yarım kaldı.
 
-Kadının babası 1915 yılında Irak'a gönderilen kurmay Binbaşı Süleyman Askeri'ye bağlı kuvvetlerle birlikte vaktin ABD'si İngiliz sömürgecilere karşı savaşmış, Mustafa Kemal'le görüşmüş bir Arap vatanseveri.
 
-Cevabı?
 
-"Kalın" dedi... "İstikrârın 'K'sı kalın".
 
-Topraklarımızdan kalkan Amerikan uçaklarıyla 13 yıl boyunca bombalanıp, ekin tarlaları yakılan ambargo altındaki Irak halkının, milletinin maruz kaldığı bu haksızlığa rağmen, maddi yardımda bulunarak acılarımızı paylaştığı, gerçek bir komşu olduğunu gösterdiği 17 Ağustos depreminde hayatını kaybeden asker, sivil bütün şehitlerimizi rahmetle anıyoruz.
 

Devam eder...
 


dolun__ay@hotmail.com