"Bir millet varlığını ve haklarını korumak yolunda bütün gücü ile, bütün görünür görünmez güçleriyle ayaklanmış ve karara varmış olmazsa, bir millet yalnız kendi gücüne dayanarak varlığını ve bağımsızlığını sağlayamazsa, şunun bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz"

Atatürk
Kurucu Ulusal Önder

 


 

 

Türkiye 
Normunu Konuşturuyor



 

"Güzel Cepheleşme" evet...

Savaş yürüttükleri Türkiye ve Irak Devletlerinin yerine etnik idari parçalardan müteşekkil, iktidarsız kukla yapılar kurmaya çalışan AB ve ABD'nin desteğine sahip Kürt milliyetçiliğiyle, millicilik içindeki 'gizli' Kürt milliyetçiliğinin yönlendirmesiyle şekillenen Milli-Ulusal Devlet düşmanı, etnik parçalara ayrılmış Türkiye özlemcisi Anti-Millici Cephenin söylediklerinden bazıları...

"Türkiye merkez değildir, Avrupa'ya aittir"

-Aksine, Türkiye, Avrupa'ya ait değildir. Türkiye, kendi Milli Hedef'i yönünde, bölgesinde güç birliği kuracak kudrete sahip bir merkezdir.


"Milli dava, AB'dir. Kıbrıs sorununda siyasi iradenin cesur adımlar atıp anlaşması gerekir.

-AB üyeliği, 40 yıl evvel yapılmış bir 'siyasi tercih'dir. 'Milli dava' olma vasfı, bunu ona yakıştıranların kafasının içiyle sınırlıdır. Merkez Türkiye'nin 'milli davası', yine 'Milli Hedef'i kapsamında Kıbrıs'tır. Atılacak adım yok, AB tarafından atılmaya çalışılan enosis adımını önleme zorunluluğu var. Cesaret bunun için gerekli, enosise razı olmak için değil.


"ABD'nin Irak'ı eyaletlere ayırmasına karşı değiliz, Irak Cumhuriyeti Devleti'ne karşıyız"

-Milli-Ulusal Cephe, ABD'nin Irak'ı eyaletlere bölmesine kesinlikle fırsat vermeyecektir. Bölgede, Mustafa Kemal Atatürk'ün Merkezdoğu için benimsediği stratejiye uygun, başka güç merkezleriyle, birlikleriyle ilişkileri yasaklamayan, hatta kolaylaştıran, birbirlerinin rejimine saygılı bir bağımsız devletler topluluğu, bir konfederasyon mümkündür.


"3 Kasım seçimleri milli dava AB'ye üyeliği için bir referandumdur. 'Bağımsız Türkiye, Merkez Türkiye' sloganına karşıyız"

-3 Kasım seçimleri, 'milli dava' olma vasfı, bunu iddia edenlerin kafalarının içiyle sınırlı bir siyasi tercih, mevcut haliyle vatanın etnik eyaletçiklere bölünmesine götürecek bir politik hırs olmaktan ibaret AB üyeliğiyle ilgili bir referandum değil, fakat, askeriyle siviliyle, sağcısı solcusuyla, her kesimden gerçek yurtseverlerin buluştuğu Milli-Ulusal Cephe ile anti-millici, etnik bölücü cephe arasındaki mücadelenin bir aşamasıdır.

Bu seçimler öncesinde, taban, program, dünya görüşü ve kimlik olarak, klasik Türk siyasi yapısı içinde yer alan bazı kitle partilerinin, Türkiye-Avrupa ilişkileri kapsamında, şartlara göre aksi savunulabilir, yeniden düzenlenebilir, iptal olunabilir bir siyasi tercih olan AB'ye üyelik macerasını, yokluğunda Türkiye'nin mahvolacağı bir 'milli dava' olarak görmekten tutalım, Azerbaycan'ın dörtte birini, Karabağı işgal altında bulunduran Ermenistana gösterilmeyen düşmanlığın, ki illede askeri bir harekât, meselâ bir 'Ermenistan operasyonu' yapılsın demiyoruz, Türkiye ile arasında, 'Kuzey Iraklı Kürt muhalif gruplar'ın (siz çifte standarta karşı insanlar olarak ayrılıkçı terörist anlayın) Türk Devletinin dış politikasına koyduğu ve 12 yılda Türk Milletinin cebinden ödenen 150 milyar dolara malolan ipoteğin derhal kaldırılmasından başka çözülemez bir mesele bulunmayan Irak Devleti'ne gösterilmesine kadar, hedef, anlayış olarak Kürt milliyetçiliğiyle bu anlamda yanyana gelmeleri, hem kendileri, hem de Türk siyasi yapısı için sıkıntı kaynağıdır.

Kuzey Irak'lı Kürt muhalif grupların benzerlerinin, Türkiye sınırları dahilinde, terörist faaliyetlerde bulunmakla birlikte, neden 'Güneydoğulu Kürt gruplar... Güneydoğulu Kürt lider... Güneydoğulu rejim muhalifi... Güneydoğulu Sezer muhalifi, Güneydoğulu Ecevit muhalifi'... olamadıklarını insanlara izah etmek mümkün değildir. Ve Türkiye'de terörist olanı, dünyanın öbür ucunda değil, fakat hemen yanıbaşındaki komşusunun Ev'i içinde, 'rejim muhalifi' diye adlandırmayı, Mustafa Kemal Atatürk'ü, 'Türk teröristi!' ilân etmeden, Meclis duvarı üzerine, 'Ya İstiklal, Ya Ölüm!' şiarıyla kazınmış 'hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir' prensibini silmeden daha fazla sürdüremezsiniz.

Herşey birbirine bağlı...

AB veya ABD'den birinin bayrağı altında, Atatürk ve silâh arkadaşlarının üzerine Türk teröristi damgasının vurulacağı etnik eyaletlere parçalanma sürecine teslimmi olacaksınız, yoksa bu gidişe bir dur diyerek, Milli irade üzerindeki bütün ipotekleri kaldırıp, bağımsızlığımı tesis edeceksiniz?

Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, temsilcisi oldukları "irade"nin niteliğinin "milli" olduğunu hatırlayıp, üzerindeki kayıtları şartları kaldırmalı, Millici profesörlerin, hukukçuların yaptığı çağrılara kulak vererek, İsrail'le, AB ile yapılmış gizli anlaşmaların ortaya çıkarılmasını sağlamalılar.

Yücel Atasel

 

 

 


SONUÇ

Sovyetler Birliği ile iki komşu memleketiz,
bağımsızlık savaşımızdan sonra bu memleketle
aşağı yukarı 1938'e kadar tam bir dostluk havası içinde yaşamış bulunuyoruz
ve bunun Türkiye bakımından gerçekten yararlar sağladığını gördük.

Fatin Rüştü Zorlu


Türkiye, İngiliz ve Fransız emperyalizmine karşı bir millî kurtuluş savaşı vermiş ve Atatürk döneminde kendine güvenmeyi esas alan barışçı bir tam bağımsızlık politikası izlemiştir. Bütün büyük devletlerle bağlayıcı askerî ittifaklardan kaçınmış ve komşu devletlerin hepsine Türkiye'den onlara bir zarar gelmeyeceği husunda tam güven aşılamıştır. Emperyalist bir kuşatılma ve savaş kâbusu içinde yaşayan Sovyetler Birliği ile dış politikada karşılıklı güvene dayalı sıkı bir işbirliği yapmış ve Türk Boğazları ile topraklarının başka devletler tarafından Rusya'ya karşı kullanılmayacağını garanti etmiştir. Balkanları, büyük devletler emperyalizmi dışında tarafsız bir barış ve özgürlük bölgesi yapmak için her çabayı göstermiştir.

Komünist olmayı düşünmeyen, komünizme izin vermeyen Atatürk, 1838 Ticaret Antlaşması ve 1839 Tanzimat Fermanı ile başlayan İngiliz dostluğu döneminde Bâbıâli'de egemen olan 'İngiltere koruyucu, Rus düşman' tuzağına düşmeyi reddetmiştir. Tarihten ders almasını bilen gerçekçi Atatürk, Çarlık emperyalizminden korunmak için İngiliz emperyalizmine sığınmanın, yağmurdan kaçarken doluya tutulmak anlamına geldiğini hemen görmüştür. Çiçerin, Ermeniler için Türkiye'den geniş toprak istemiş, Atatürk derhal hayır demiştir. Fakat Dışişleri Bakanı Bekir Sami'nin ve 'Türkçü' bilinen Rıza Nur'un yaptığı gibi, 'Aman İngiltere'ye sığınalım. Rusya'ya karşı İngiltere'nin bekçiliğini yapalım' politikasına yönelmeyi aklının köşesinden geçirmemiştir. Bütün güçlükleri yenerek, Şubat 1920 tarihli durum muhakemesinde ayrıntılarıyla belirlediği üzere, Türkiye'nin jeopolitiğinin gereği saydığı ilişkiler kurmayı başarmıştır. Abdülhamit'in dahi Çarlık Rusyası günlerinde bu gerçeği anladığı söylenebilir. 1887 yılında Rusya'ya karşı Avusturya, İtalya ve İngiltere üçlü bir ittifak kurmuşlar ve Türkiye'yi de Rusya'ya karşı korumak istemişlerdir. Eğer Türkiye, bu ittifakın koruyuculuğunu kabul etmezse, topraklarını işgal ederek onu koruyacaklardır! İşin ilginç yanı, 'Rusya düşman, İngiltere dost' görüşünün şampiyonluğunu yapan ve büyük devlet adamı diye ün kazanan Sadrâzam Kâmil Paşa, bu ittifakı sevinçle karşılar ve 'İşbu devletler topluluğunun ittifak dairesine girebilmek için onlara yaklaşmak gerek' der. Oysa Abdülhamit, denemeyle öğrenmiştir ki, Balkanlarda ve Doğu Anadolu'da komşu olan Çarlık Rusyası Türkiye'nin başına büyük dertler açabilir. Düşmanlık politikası izlemeden önce, dostluk politikası araştırılmalıdır. Nitekim dış politika ustası ünlü devlet adamı Kâmil Paşa'ya şu direktifi verir:

'Rusya Devleti, Osmanlı Devleti ile komşu olup istediği zaman çok sayıda asker göndererek ta Musul ve Bağdat'a kadar Anadolu illerini işgal edebilmesi mümkündür. Balkan Devletleri Rusya'ya yatkındır. Rusya Devleti gücendirilmeyerek, kendisiyle iyi geçinmek önemli ve gereklidir. Osmanlı Devletince izlenen politika bu ilkeye dayanır'.

Abdülhamit'in bu politikası, güçsüz ve çöküntü içinde bir imparatorluk günlerinde dahi az çok başarılı olur. Türkiye'ye uzunca bir barış dönemi sağlar. İngiliz yöneticileri küplere binerler ve Ermeni olaylarını vesile ederek 'Kızıl Sultan ' adını takarlar.

Atatürk döneminde ise, bütün komşularla dostluk politikası, çağdaşlaşma politikasını rahatlıkla sürdürme ve bağımsız bir kalkınma izleme olanağını sağlar. Rusya, gerek Lozan'da, gerekse Montreaux'de -Atatürk Türkiye'sinin büyük devletlerin Boğazlar'ı Rusya'ya karşı kullanmalarına izin vermeyeceğine tam güven beslediğinden- Boğazların tek bekçisinin Türk askeri olduğu görüşünü savunur. Litvinof, Montreaux'da, 'Bir zamanlar emperyalist devletlerin satranç tahtası üzerinde bir pâytahttan ibaret olan Osmanlı İmparatorluğu'nun yerini, şimdi Atatürk'ün önderliği altında, ilerleme yolu üzerinde büyük adımlarla koşan ve Avrupa'da barışın düzenlenmesi için her gün daha önemli ve daha bağımsız bir rol oynayan umut ve enerji dolu genç Cumhuriyet'in' aldığını belirtir ve Boğazlar'ın korunmasında Atatürk Cumhuriyeti'ne duyduğu güveni dile getirir.

1939'da ise durum tamamen değişir. Türkiye, kendisine hiç bir güvenlik sağlamadan yalnızca dert getiren askerî nitelikteki İngiliz ve Fransız İttifakı'na mevsimsiz ve gereksiz bir acelecilikle bağlanır. Oysa Atatürk, 1938 yazında tarafsızlığı önermiştir. Atatürk'ün onayıyla, Almanya ile sözlü olarak karşılıklı tarafsızlık mutabakatına varılmıştır. Sovyetler Birliği, ittifak antlaşmasına rağmen Çekoslavakya'nın Münih'te Hitler'e armağan edilişinden sonra, İngiltere ve Fransa'dan umudunu kesmiş, tarafsızlığa yönelmiştir. İngiltere ve Fransa ise, Rusya'ya karşı, Türk topraklarından havalanarak Bakû petrollerini bombalamayı planlayacak kadar düşmanca bir politika izlemeye koyulmuşlardır.

Bu koşullarda 1939 İngiliz-Fransız İttifakı, Türkiye'nin Atatürk tarafından çizilen geleneksel politikasının terkedilmesi anlamına gelir. Bu ittifak ile, Ankara Hükümeti, Almanya ve Rusya ile ilişkilerinin bozulmasına yol açar. Almanya Balkanlar'a doğru inince, Ankara hükümeti, Almanya ile de bir dostluk ve saldırmazlık antlaşması imzalamak durumunda kalır. İngiliz İttifakı, Almanya ve İtalya'ya karşıdır. Almanya İttifakı ile İngiliz İttifakı nasıl bağdaştırılacaktır? Bu, dış politikada birçok zikzaklara yol açar ve Alman İttifakı, Rusya'ya karşı bir ittifaka dönüşür. İngiltere ise, Almanya'nın Rusya'ya saldırısından sonra hem Rusya'nın, hem de Türkiye'nin müttefiki olur. Bu da yeni bir terslik yaratır. Düğüm ancak Bolşevik Rusya'nın yıkılması, ya da Almanya ve İngiltere'nin Rusya'ya karşı birleşmesiyle çözülebileceğinden, bu yolda eğilim gösterilir. 1943'ten sonra Almanya'nın yenilgisi anlaşılır gibi olunca, İngiliz İttifakı'na sıkı sıkı sarılmak ve onu canlandırmaya çalışmaktan başka yol bulunamaz. Churchill, bu koruyuculuğu, İngiliz emperyalizminin geleneklerine uygun biçimde yapar. Balkanlar'daki İngiliz çıkarlarının savunulabilmesi için, Türkiye'yi savaşa girmeye zorlar. Türkiye'yi bu tehlikeden İnönü'nün direnişi kadar, Roosevelt'in Balkan savaşına karşı oluşu güçlükle kurtarır. Daha sonra İngiltere, OrtaDoğu ve Akdeniz'deki petrol çıkarları için Türkiye'den yararlanmayı düşünür. Birinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrası günlerinde, İngiltere, İslâm Dünyası'nın lideri güçlü bir Türkiye'yi Orta Doğu çıkarları için en büyük bir tehdit görmüş ve 1890'dan itibaren Türkiye'yi yok etmeye uğramıştır. Kurtuluş Savaşı günlerinde, Milliyetçilerle Bolşevik Rusya'nın ittifakı, İngiliz ve Fransız emperyalizminin kâbusu olmuştur. 1939 İttifakı ile bu ilişki kopar; İngiltere, Türkiye'yi Rusya'ya ve Arap milliyetçiliğine karşı Orta Doğu'da kurmayı planladığı düzenin temel halkası saymaya yönelir. Bu, nedene, Türkiye'nin koruyuculuğunu ve Rus-Türk ilişkilerinde arabuluculuğu, bu ilişkilerin düzelmesine olanak tanımayacak biçimde İngiltere yüklenir. Türkiye, İngiltere'den ısrarla Rusya'ya karşı garanti ister. İngiltere ise, ciddi bir garanti vermeden kendi çıkarları gereği, Türkiye'yi Rusya'yla korkutur. Molotof, lâfta kalmakla birlikte, her Türk Hükümeti'nin kesinlikle reddedeceği yakışıksız ve saçma istekleriyle, bu korkuya geçerlilik kazandırır.

Bu noktada bile İnönü, ya da savaş yıllarının çeşitli olaylarına bulaşmamış bir başbakan, inisiyatifi ele alsa, 1939-1945 döneminin güç koşullarının yarattığı karşılıklı husumet ve güvensizlik belki giderilebilir. Kuzey komşumuzla belki de Atatürk günlerindeki güvenli ilişkiler yeniden kurulabilirdi. 1921 sınırları garanti edilebilir ve Boğazlar'ın bekçisinin Türkiye olduğu ilân olunabilirdi*. Büyük bir olasılıkla bu, Türkiye'nin hasım bloklar dışında kalmasını öngören Atatürk'ün dış politikasına yeniden dönüş demekti. Böyle bir şey, tutumları ve düşünce yapıları belli Molotof, Sarper, Erkin'ler düzeyinde ancak gerçekleştirilebilirdi. Bu mümkün müydü? Yoksa Rusya, Boğazlar'ı ele geçirmeyi kafasına koymuşmuydu? Bilemeyiz. Fakat liderler düzeyindeki bir görüşme, en azından durumun aydınlanmasına yarardı ve Ankara Hükümeti'nin Angloamerikan ittifakını araması tam bir haklılık kazanırdı. 1945 ve 1946 yıllarının sinir savaşı günlerinde, Churchill ve Truman'ın hiç hoşuna gitmeyecek böyle bir görüşmeyi, Sovyet liderleri ister görünmüşlerdir. Türk Dışişleri Bakanlığının 'beyni olan kişiler' ise, bir ara İngiltere'nin bile yanaştığı bir ikili görüşmeyi, 'Sonra Ruslar Başbakanı davet ederler, Karadeniz Devletleri Konferansı oldu-bittisi yaparlar' gibi akıl dışı bir korkuyla reddederler*. Kitaplarında övünerek yazdıkları üzere, Anglosaksonlara yalvaryakar olurlar. Bu, konuşmaktan korkuyu anlama olanağı yoktur. Oysa Türkiye o günlerde, Rusya'nın gerçekten bir saldırı niyeti varsa, korunmasızdır ve ancak kendi gücüne güvenme durumundadır. Bu koşullarda dahi, İngiltere Dışişleri Bakanına, Türkiye'yi savunma yolunda hiçbir ciddi garanti getirmediği halde, 'Türk-İngiliz İttifakı yürürlüktedir' dedirtme, yüksek düzeyde karşılıklı görüşmeye yeğ tutulur. Çok ağır koşularda ve Rus işgali altındaki İran'ın bile, çok daha akıllı davranıp, ikili görüşmelerle toprak bütünlüğünü sağladığını hatırlamak gerekir. Ankara yöneticileri ise, bir Kâmil Paşa zihniyeti çizgisinde davranırlar. Böylece yeryüzünde emperyalizme karşı en ağır koşullarda ilk kurtuluş savaşı veren bir ülkenin yöneticileri, emperyalizmin koruyuculuğuna sığınmayı kurtuluş yolu sayma tersliğinin bütün sonuçlarına katlanma durumunda kalırlar.

* 27 Mayıs'tan sonra, Kruşçev'in Gürsel'e 28 haziran 1960 tarihli mesajında şöyle denilir: 'Eğer Türkiye tarafsızlık yolunda kalmış olsaydı, kuşkusuz memleketlerimiz arasında en içten ilişkiler kurulmuş olacaktı. Bu durum, ülkelerimize yalnızca yararlar sağlayacaktı. Türkiye'nin kendi olanaklarını, büyük giderler gerektiren askeri hazırlıklar için değil, memleket ekonomisinin kalkınması ve halkının refahı için kullanması olanağı doğacaktı.

** Zekeriya Sertel, Rus tehditleri üzerine Tevfik Rüştü Aras'ın da yanında Mareşal Çakmak'ın söylediklerini kitabında yazar. Bu sözlerin doğruluk derecesini bilmiyoruz. Aras, kendisine sorduğumuzda 'Doğru' dedi. Çakmak, iddiaya göre, şöyle konuşur: 'Ben Sovyet-Türk ilişkilerinde son zamanlarda ileri sürülen kaygıyı anlamıyorum. Stalin'in önerisi dahi, bende kaygı yaratmadı. Bence, Sovyetlerle konuşmak gerektir. Onların yanlış bir istekle karşımıza çıkmasına kızmamalıdır. Tersine, onlarla masa başına oturup, hâtâlarını kendilerine anlatmak gerektir... Biz, bunu tecrübemizle biliriz. Millî Kurtuluş Savaşı'nın başında da, oturup konuştuk. Bu anlaşmazlıkları ortadan kaldırmakla kalmadık, arada bir de dostluk kurduk. O derece ki, Sovyetler bütün Kurtuluş Savaşı boyunca bize yardım ellerini uzattılar, maddi ve manevi hiçbir yardımı esirgemediler. O vakit Ordu'nun maaşlarını bile Sovyetlerden aldığımız altınlarla ödemiştik' (Zekeriya Sertel, Hatırladıklarım 1905-1950 s. 280)

 Dogan Avcıoğlu - Milli Kurtuluş Tarihi 4