"Impossible is a word to be found only in the dictionary of fools"

N. Bonaparte.

.........

"Zülf-i Dilâra"

-II-

"Hikâyenin içindeki Anlatıcı"yla bir ilginiz var mı?...

-Bu, Y.S değil...

-"Sohbetlerde demiştim, demiştik"  diye misal veriyorsunuz.

-Dedik mi?.... Bir defa ağzımdan kaçırdım... Çam devirdim.

-Birden fazla."Geniş-önsöz"ün Temmuzda bitmesiyle birlikte "Hikâyenin içindeki Anlatıcı"nın da görevi sona erdi değil mi?...

-"İlk Gece" ile "Hikâye" arasında kalan "Arasöz" bölümü o... Çiftliğe geliyoruz, bak şu binayı görüyormusun...

-"Geniş-Önsöz" diye yazdınız ya Temmuzda... Durur musunuz bir şey soruyorum.

-Fark etmez, bir yandan dinliyorum, siz konuşun.

-Benim için fark eder. Siz karşımda sıçrarken bakamıyorum...

-Niye ki?

-Başım dönüyor da ondan... Ne diyeceğimi şaşırıyorum.

-Durursam donarım... Akciğerlerim buz mu kessin?

-?

-Zatürreemi olayım...

-Donmazsınız merak etmeyin. Biraz da yürüyelim. "Hikâyenin içindeki Anlatıcı" nerde?

-"Esas Anlatıcı" isterse, "Hikâye"nin içinde tekrar belirip kaybolabilir...

-Fakat anlatımınızda esas aksama ne biliyormusunuz, siz mekânları karıştırıyorsunuz. Birden fazla "Şehir dışı" var, bir burası, birde orası...değil mi?

-Ee?... Devam et.

-Yani "Hikâyenin içindeki Anlatıcı", hem Tepedeki Ev'i, hem de, aşağıdaki Başer'i gördüğü "şehir dışı"nda, yani, Siti Prosperiti'nin dışında, 1826'da, Yeniçeri Kırımı'nda, "bir av hayvanı" gibi kovalanıp, kuşatılan dedelerinden birisinin intihara zorlandığı yerde, -eğer "İspanyol Meyhanesi" adında, yani sadece İspanyol deniz generallerinin gittiği bir yer olsaydı, onunda ışıklarını görebileceği bir noktada- ikamet ediyor. Ancak "dışında" bulunulan "bu şehir", "içinde" Taşlıtarla'daki kahve de bulunan "o şehir" olamaz, zira Taşlıtarla başka bir şehirde...

-Bilmişe bak. Bir sürü Taşlıtarla var. ABD'de bile var. Sonra?

-Hele şu an dışında olduğunuz şehir dışı hiç olamaz...Yani... Ya iki tane şehir var, yada Hikâyenin içindeki Anlatıcı" ikiz!...

-?

-Evet?... Bekliyorum...

-Şimdi, şehir dışı iki tane, bu bir... Hikâye'nin içindeki anlatıcı ise "bir", bu da iki...

- O zaman büyücü bu, aynı anda.

-Bir kere hiç bir şehrin içinde değil, sadece bir tanesinin dışında...

-Hayır efendim!

-Niye?

-E, tam cevap değil ki... oradaysa burada nasıl olabiliyor...buradaysa orada nasıl bulunabiliyor, insanları enayi yerine koyuyorsunuz.

-Aklımdan bile geçirmem. Dışında yaşamak zorunda kaldığı şehir bir tane diyorum. "B-i-r  t-a-n-e!"... Ayrıca bir hikâye anlatılırken, anlatan adam doğru iyice ortaya çıksın diye, gerçek hayatta kendi aleyhine sonuçlara yol açacak da olsa, "yalan olmayan yalanlar" icat eder... doğru söylüyorum. Yalan olmayan yalanlar. Anladınız mı?... Pekala! Bir saniye dur!...

-Sakın ha!

-Yaklaşın ki fısıldayayım...

-Hii!... Aav!...

.........

-Bak, burası çiftlik... Sizi bilgilendireyim biraz... Bu çiftlik, eğitim amacıyla kullanılıyor. Elini kaçırma... Lokum sanki... eriyecek!

-Kendimi lise talebesi gibi hissediyorum!

-Hisset... Utanılacak bir hismiki? Devlet Başkanınız Bush'un aklına estikçe saydığı "terörist davranışlar" arasında benim elimin tutulması diye bir madde olduğunu sanmıyorum.

-?

-Kitle imha silâhı olarak görülüyorsam, bileyim... Hem bende kendimi  bir asır yaşında bir kral gibi hissediyorum, sanki dedenizmişim gibi... Belli ediyormuyum hiç?

-İyi tamam anladım.

-Yüzüme bakarak... Ayakkabının burnunun ucuna bakarak değil...

-İyi tamam anladım.

-Güzel...Bu çiftlik diğerleri gibi değil. Dışarıya ürün satılmaz. Buraya, yavrukurtlar, izciler, ilkokul talebeleri, anaokulu çocukları gelir, ki daha uygun bir kelime yokmuş gibi, "anneliği" anneden alıp, okulun adına niye eklerler anlamış değilim, işte hayvanları tanırlar, severler... Önemli değil mi?...

-Küçük yaşta öğreniyorlar, ne kadar önemli. Hayvanlara acı çektirmezler. İşte, kedilerin kuyruğuna teneke bağlamak gibi...

-Hayır, hiç duymadım.

-Böyle davranışlar için ağır cezalar vardır herhalde.

-Ağır cezalar yetişkinler için, eğer çocuksa, ömür boyu unutamayacağı şekilde, fena halde azarlanır...Bir dal kıran çocuğu ilk gören yetişkin, kollarından tutup "Kendine gel, n'apıyorsun!" diye şöyle bir sarsar. Kolay kolay bir diğerine dokunmayan insanlar. Şu kafeslerdeki tavşanlar, çocuklara ait, gelip beslerler...İşte şu  orta kısmı her iki yanındaki bölümlerden daha yüksek büyük binada da hayvanlar kalıyor.

-Uyuyorlar mı?...Aman!...

-At kalıyor içerde... Korkma.

-Dinlenmek için hafifçe dayandım...

-Öyle bir mırıldandınız ki, uyandı hayvan. 

-Şaha mı kalktı öyle nedir, bir tarafını kıracak.

-Ürktü... Sakinleşir, merak etme. Gel... Hiç dikkatimi çekmemişti, karşıdan bakınca bina  kanatlarını açmış dev bir tavuğa benziyor... di'mi?... Gitme o yana, gel.

-Merak ettim bakıyorum ne var diye.

-"Vätte" dolanıyor orada...

-?

-Böyle çiftliklerde yaşarlar... Cin eşkiyasının kutuplarda yaşayan bir mensubu...Duvarların içinde, ıslak, nemli, loş köşelerde, oyuklarda yaşarlar...  Tıpkı "sıcak bir inde aylarca  oturup uyuyan ayılar" gibi... Rutubetli döşeme altlarına da bayılırlar...Otuz santime yakın, kırçıl, sivri sakallı, başında Noel Baba kukuletası gibi başlığı olan bir cüce... Yer cücesi gibi bir şey işte.

-Niye kukuleta giyiyor ki?

-Bilmem, belki kulakları kepçedir.

-Kötü kalplimi?

-I-ıh, iyi...Aslında kalbi yok diyorlar ama sanmıyorum. Her akşam yemeğini ister. Bir de gürültüyü hiç sevmez nedense... Aç kalırsa, kalbi kırılırsa çok sinirlenir. Çiftlikte yaşayanlar kızınca neler yaptığını bildikleri için, yemeğini  aksatmamaya dikkat ederler, gürültü patırdı yapmazlar.

-Yemek olarak herhalde ince kıyılmış fesleğenli domatesli düğün çorbası içmiyor.

-Ters söylediniz... düğün kısmı tamam, fakat ince kıyılmış domatesli fesleğen çorbası olacak. Hem çorba içmez ki... süt içer. Bu benim şahsi kanaatim. Efsane kitabı kayıtlarında bu yazmıyor. Tahıl tanelerini pişirerek, adına "Gröt" dedikleri bir bulamaç hazırlayıp, çanağın içinde bu "Vätte"nin yaşadığı yere bırakırlar.

-Kızınca n'apıyor?

-Çiftlikte yaşayanların işlerini bozuyor, şanslarını döndürüyor. Mesela çok kızmışsa, çıldırmışsa, o yıl ekinleri kurutur. İneklerin sütlerini ekşitir...Tahminen insanlarınkinide

-Korkunç!

-Evet, hayvanmış, insanmış ayırmıyor... bütün sütler... Yine kayıtlarda bulunmayan tahmini bir bilgi, doğru olması şart değil, çok sinirlendiği zaman, güzelleri çirkin, çirkinleri daha çirkinlestiriyor... Huysuz bir şey...

-Bu daha korkunç!

-Evet... Öfkelenince tam bir şer makinesi olup çıkıyor. Sadistleşiyor.

-Yemeğini verince, iyi...

-O zaman mutlu oluyor... İyilik meleği olup çıkıyor. Sütler lezzetli, mahsul verimli, işler rahat... Tahmini bir bilgi, illede doğru olması şart değil, güzelleri daha güzelleştiriyor. Çirkinlere ise hiç bir şey yapmıyor, dokunmuyor... bakmıyor bile.

-Duydunuz mu!

-Gördünüz mü, rahatsız oldu... Kolumu çürüteceksin, hem bir cadı korkar mı?...

-Ben iyi kalpli cadıyım, kötü kalpli olanlar ayrı.

-Korkma, ben varken huysuzluk yapamazlar. Çekinirler.

"Let the Midnight Special shine a light on me

Let the Midnight Special shine its ever-lovin' on me"


Dolunay bu gece... Sana "Twilight Zone" filminin ilk hikâyesinde olduğu gibi, "Özel bir şey göstermemi istermisin" diye sormam lâzım. Korku filmi...

-Dev bir horoza benziyor bence... Bina... Karşıdan bakınca kanatlarını açmış, dev bir horoza benziyor.

-Bu benzetme daha doğru...Bak, çiftliğin sahipleri şu evin önünde duran yaşlı çift işte...

-Bize bakıyorlar.

-E, baksınlar... Bu gece, bu "Bize bakıyorlar!" korkusu nedir, anlamadım. Hem onlar yabancı değil, tanıyorum. Arkadaşız.

-Kadın sigara da içiyor...

-Bir türlü bırakamamış işte... İrade zayıflığı. Halbuki adam.

-Bu soğukta dışarda, kahve içiyorlar.

-Torunları var. Sigara dumanından etkilenmesin diye... Adam 80 yaşlarında. 77 falan. İkiside dinç, neşeli insanlar... Evlenmeleri bir macera... Onlara sizden bahsetmiştim. Bak, şimdi...Hey!

Evin önündeki yaşlı çift;

-Hey!... Hey!... Evlendin mi?

-Ne diyor?

-Bir saniye... Hayır!...'İlk gece mücevherlerimi çalıp kaçarsın, senin beş kuruşun yok' diyor.

Yaşlı adam;

-Kaçır gitsin!...Benim yaptığım gibi...Vikingler gibi!...

Yaşlı Kadın;

-Yalan olduğunu biliyorsun, inanma!...

-Görüyorsun, soğuk bölge insanı ama "Hey!" diye seslenince, o şehirde marifetmiş gibi caniyane sessizliğe bürünen bazıları gibi değil, hemen cevap veriyorlar.

Yaşlı Kadın;

-Güzel mi?

-Maalesef!

-Çatlatmasınıza insanı, ne sordular?

-"Evlendin mi?" diye sordular, bende, "...'İlk gece mücevherlerimi çalıp kaçarsın, senin beş kuruşun yok' diyor" dedim...

-Öyle bir şey söylemedim!..."Bir türlü boşanmıyorum!" diye ekledinizmi peki?

-Öylemi o mesele?

-Ya nasıl o mesele?

-Anlattık ya kaç kere!... Kaçınan mı var! Sözü orta yerde söyleyen benim bir kere!

Yaşlı Kadın;

-Güzel mi?

-Maalesef!... Nefret ediyorum!

-Çok sevindim!... Ömür boyu!...

Yaşlı adam;

-Bir görüşteydi değil mi?

-Yıldırım nefreti!

-Gelin kahve için.

-Kahve içmeye çağırıyorlar gidelim mi?

-İşleri güçleri vardır. Vakitleri hesaplıdır.

-Bunlar emekli. Çiftliği çocukları çekip çeviriyor, vakitleri bol.

-Koşu?

-İyi, başka zaman gideriz... Bir dahaki sefere!

-Ormanıda gezdir!

-Tamam, ormanı çok sever, zaten çevreci... Sonra görüşürüz!

-Oldu!

.........

-Az kaldı, şu köprü var ya... Ordan dönünce tamam... Hiç tahmin etmiyordum.

-Yorucu...

-Laktik asit seviyesi ne alemde. Başlamıştır şimdi, ha?

-Alay ediyorsunuz!

-Tabiiki alay ediyorum!

-Yeter ama... Sahi, demin niye "Devlet Başkanınız Bush" dediniz?

-"Devlet Baskanı Bush" dedim... Yanlış duymuşsunuz.

-Kaç yıldır evli o çift?

-35-40 yıl...

-Demek kadın, "Nikâh cüzdanının bedelini ödeyecek gücün yok... Bir alyans bile alamazsın!" diye bağırmış. Bu çiftliktemi yaşıyormuş kadın o sırada.

-Evet... Adam, yani Kent, o sırada çetin bir dönemden geçiyor.

-Bonaparte'ın adını üç defa tekrarlayarak savaşın kazanılmasını varlığına bağladığı "imkân"dan bahsediyorsunuz... Kadın bunu bildiği halde, bilmiyormuş gibi davranıp, sanki Kent, boşanmayan bir çapkınmış gibi ortalığa söylentiler atıyor.

-Niye yapmıştır sizce?

-İşkence olsun diye.

-Ciddimisin?

-Tabii başka ne olabilir ki? Öbür söylentide korkunç. Güya, Kentin boşanmamasının sebebi, tazminatlarmış, ve Kent "imkânı" olduğu halde ödemek istemeyen bir cimriymiş. Üstelik tazminat filan isteyende yok. Hakikatten Kent'in hanımı çok işkence etmiş.

-Mesela adam görüşecek değil mi... çiftliğe geliyor, kapıda, bacada zaptiye kılıklı adamlar. O zamanın kolluk kuvvetimi, komiserimi, öyle muhafızlar... Sonra kapıcılar, hizmetçiler... İnsan duvarı. Geç geçebilirsen.

-Kadın saklambaç oynuyor, plânlıyor. "Burda değil!... Şimdi çıktı... Yarım saat sonra!"...  bunlar işte hep plan...

-Bir.. İki... Üç... Kent'inde tepesi atıyor. "Başlarım nazından da, muhafızından da, saklambaç oyunundan da!... Fakat bu ülke çulsuzların, sizden daha çok çulsuzların. Onlar besliyor, onlar koruyor. Aşk da onların işte!" diye bağırıyor, çıkıp gidiyor... "Anne düşmanı" diye söylenti çıkartıyor adamın hakkında düşünün... Ah!

-N'oldu!...

-Gözüme kirpik kaçtı.

-Mendilin ucuyla...bir saniye

-Mendille filan olmaz o... Sütle olur. Anne sütü...

-?

-Bildiğimiz anne sütü... Çocukların gözüne kirpik kaçınca, anneleri süt sağarlar... hafifçe damlatırlar...Yatmadan önce. Sabaha bir şeyi kalmaz.

-?

-Niye şaşırdınız ki?...Duymadınız mı hiç?...

-40 yıl düşünsem aklıma gelmezdi..

-Deliorman'lıların geliyor demek ki. 12 yaşına kadar bu yolu kullandım. Ciddi söylüyorum.

-?

-Yabancı dilde, "folk medicine" dedikleri... Biz deki adı?

-Kocakarı ilâcı...

-Kocakarı ilâcı mı?... Pek mümkünmüş gibi görünmüyor... Pederi anlatacak olsam, çıldırırsınız herhalde. Televizyonlarda yetişkinler arasında olanlar gösteriliyor, çıldıranı duymadım fakat tavsiye edenleri görüyorum...Siz mutfağın ışığını açık bırakmamışmıydınız?

-Evet... A, ev kapkaranlık.

-Televizyon da açık?

-Televizyonu kapatmıştım.

-Gel... Ver elini. Yavaş yavaş...Şurdan gürültü çıkarmadan... Yavaş çık merdivenlerden. Hişşş, kapı aralık. Ses çıkarma, dön, aşağıya, bodruma gidelim. Bisikletleri koyduğumuz yere. Saat kaç?

-Evde unuttum... Polis çağırsak.

-Polis hokey maçını seyretmiş, uyuyordur. Anahtarı ver.

-Ben onu.

-Onu ne?... söyle?

-Attım!

-?

-Göle attım.

-Aferim! Büyük iş karıştırmışsınız. Niye?.. "Evde silâh-külâh istemem" dedin, "iyi" dedik, buraya koyduk, ne zararı vardı? Rüyanızdamı gördünüz?... İzin aldınızmı, sordunuzmu?

-Sorsam izin vermezdiniz.

-?

-Özür dilerim.

-Rica ederim!... Jodie Foster bile silâhla dolaşıyor.

-O filmlerde oluyor... Filim setlerinde.

-?

-Niye öyle ters ters bakıyorsunuz. Bari şunu alın.

-Ne bu?

-Ayakkabı.

-?

-Hiç yoktan iyidir.

-Yukarda kendisini ayakkabısının tekini arayan Sindirella zanneden bir herifle karşılaşırsam işime yarar tabii.

-Olsun, yinede hiç yoktan iyidir.

...




*Midnight Special, Creedence Clearwater Revival