"Eğer biz uzun yıllar süren savaştan takatsız, yorgun bir hâle geldik,
 artık bu yolda hareketlere mecalimiz kalmadı, İngilizler gelsin,
 Fransızlar gelsin, ne olursa olsun, bizi kendi hâlimize bırakınız derseniz,
 o takdirde benim içinde yapacak birşey kalmaz"

Atatürk
Kurucu Ulusal Önder

Sıvas, Haziran 1919
 



 

TÜKENMİŞ BİR HALK

Daha önceki bölümlerde gördük ki, Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan Türkiye'de, kurtuluş yollarını içte değil, dışta arama eğilimi güçlüdür. Saray ile Hürriyet ve İtilâf Partisi, kurtuluşu İngilizlere sığınmakta görür. Milliyetçilerin pek çoğu, en az kötü çözüm yolu diye Amerikan mandasını önerirler. Eğer ABD, Türkiye üzerinde manda almaya hazır olduğunu önceden ilân etse, Sıvas Kongresi'nde, Atatürk'e rağmen, manda önerisi kabul edilebilecektir. İşin ilginç yanı, Sıvas Kongresi'nde, Amerikan mandası olmayı bir kurtuluş yolu diye önerenlerin pek çoğu, manda umutları boşa çıkınca kurtuluşu Bolşevik Rusya'ya yönelmede göreceklerdir. Karakol Örgütü kurucusu Kara Vâsıf, Sıvas'ta ateşli bir Amerikan mandacısıdır. Ne var ki, Kara Vâsıf öncülüğünde Karakol Örgütü, 1920 yılı başlarında, Bolşevik Rusya ile elele İslâm Dünyası'nda bolşevik ihtilâller tutuşturma çabasındadır. İthal malı fes yerine kalpak giymeyi reddeden Millet Meclisi, Haziran 1920'de Türkçü Hamdullah Suphi'nin önerisiyle, neredeyse bir Bolşevik manifesto yayınlayacaktır.

Millî direniş hareketleri bölgeseldir. Atatürk olmasaydı, Erzurum Kongresi, bölgesel kalacak, Sıvas'a bile belki uzanamayacaktı. Nitekim Türkiye çapında toplanmak istenen Sıvas Kongresi, büyük güçlüklerle pek az sayıda temsilciyi biraraya getirebilmiş ve Erzurum Kongresi'nin birçok öncüsünün muhalefetiyle karşılaşmıştır. Karabekir Paşa dahi, Atatürk'ün Sıvas'a ve daha sonra Ankara'ya gitmesine karşı çıkmıştır. Sonradan kahramanca mücadele veren Güney illeri, Sıvas Kongresi'nde yoktur. Mustafa Kemal'in ısrarlı çabalarına rağmen, Ege Kuva-yı Milliye örgütü, Millet Meclisi açılıp kendini kabul ettirene kadar, Atatürk'ün başlattığı millî harekete katılmaya karşı çıkmış, Istanbul'la ilişkilerini sürdürmüştür. Trakya, Fransız himayesinde bölgesel çözümler aramıştır.

MİLLİ SIR

Dört yıl savaştığımız Fransız'a, İtalyan'a ve İngiliz'e tepki yoktur. Kahraman Ödemiş ve Tire temsilcileri, Yunan işgalinden kurtulmak için İtalyan işgalini aramışlardır. Balıkesir'in birçok ileri geleni, 'Amerikan himayesini istemeye' yönelmişler ve Amerikan bayrakları asmışlardır. Alaşehir ileri gelenlerinden yüzelli kadarı Fransız himayesine sığınma eğilimlerini belli etmişlerdir. Türkiye'yi yok etme kararıyla gelen İngilizler ise, hemen her yerde baş tâcı edilmektedir. Dört yıl amansızca savaşılan İngiliz'e karşı dövüşe devam düşünülmemektedir bile. Gerçekte İngiltere'ye karşı Kurtuluş Savaşı verilecek, fakat bu 'millî bir sır' gibi saklanacaktır. Atatürk, Büyük Nutuk'un daha ilk sayfalarında, ilk bölümde uzun uzun belirttiğimiz bu çelişkiyi anlatır:

'Kurtuluş yolu ararken, İngiltere, Fransa, İtalya gibi büyük devletleri gücendirmemek, temel ilke gibi görülmekteydi. Bu devletlerden yalnız biriyle (bile) başa çıkılamayacağı kuruntusu, hemen bütün kafalarda yer etmişti. Osmanlı Devleti'nin yanında, koskoca Almanya, Avusturya-Macaristan varken hepsini birden yenen, yerlere seren İtilâf kuvvetleri karşısında yeniden onlarla düşmanlığa varabilecek durumlara girmekten daha büyük bir mantıksızlık ve akılsızlık olmazdı.
Bu anlayışta olan yalnız halk değildi; özellikle seçkin denilen insanlar bile öyle düşünüyordu.
Öyleyse, kurtuluş yolu ararken... İtilâf Devletlerine karşı düşmanlık durumuna girilmiyecekti'.

Kısaca, Mütareke Türkiye'sinde umutsuzluk egemendir. Kendi gücümüzle bir kurtuluş yolu bulunacağına inanılmamaktadır. Halk tükenmiştir. Bu nedenle en vatansever kişi ve kuruluşlar, kurtuluşu kendi gücümüzde değil, bizi yok etmek isteyenlerde aramak gibi çelişkilere düşmektedirler.

.........
 


"Ben, Erzurum'dan İzmir'e sağ elimde tabanca, sol elimde sehpa öyle geldim"...

Atatürk
Kurucu Ulusal Önder
 


EŞRAFIN MİLLİ KURTULUŞÇULUĞU

...Bu umutsuzluk ortamında, eşrafın, İtilâf Devletleri'ne karşı direnmeye niyeti yoktur. Nitekim Celâl Bayar, Millet Meclisi'nde, Bursa eşrafının Yunan işgalinden sonra dahi direnmeyişini bu umutsuzlukla açıklar:

'Gözlerinde mallarının, canlarının bizim gibi yoksul olanlardan pek büyük bir değeri vardır. Onlar, savunma olanağı görmedikleri zaman herhalde mal ve canlarının da boşa gitmemesini istiyorlardı...'

Yunanlılara on iki kişilik bir ricacı kurul gönderen Aydın eşrafı da, direnişten yana subaylara bu umutsuzluğu dile getirir:

'Siz buraya gelmişsiniz, topal eşekle kervana katılmak istiyorsunuz. Elinizde neyiniz var? Karşısına çıkacağınız kuvveti biliyormusunuz?... Elinizde bir kını kırık tüfeğiniz bile yok. Biz bu durumda birşey yapamayız ve istediklerinizi veremeyiz. Nereden geldiyseniz, oraya dönün. Bizim de başımızı belâya sokmayın'.

Millî Mücadele'nin ilk günlerinde 'Milletçe silâha sarılmak gerektiğini' söyleyen Mustafa Kemal'e Tokat Müftüsü, direnmenin umutsuzluğunu haykırır:

'Elimizde üç buçuk millet kaldı. Bunu da böyle kırdırmayalım'

49. Tümen Komutanı Şükrü Nailî, Trakya eşrafının umutsuzluğunu yazar:

'Eşraf, genelikle çekingen bir durumdadır. Balkan Savaşı faciaları, onların maddî kuvvetlerini sarsmış, manevî kuvvetlerini altüst etmiş, yüksek duygu adına bunlarda birşey bırakmamıştır. Tehlikeli bir zamanda bu gibilerin, mal ve can bakımından bir özveride bulunacaklarını pek o kadar umut etmiyorum'

İşte bu umutsuzluk ortamı içinde, İngilizlere karşı bir direniş yoktur. İngilizler, Mondros Mütarekesi'ni çiğneyerek yurdun çeşitli yerlerine işgal güçleri çıkarttıkları halde, bir direniş görülmez. Tersine İngilizler bir hakem gibi karşılanır. Fransızlara karşı da bir direniş yoktur. Trakya'da bir Fransız mandası olasılığı, çekici bulunur. Güneyde direniş, Fransızlara karşı değil, esas itibarıyla Fransız üniformalı Ermenilere ve Ermeni çetelerine karşı gelişecektir.

Alaşehir Kongresi delegelerinin hepsi, 'eşraftan' diye belirterek imzalayıp General Milne'ye gönderdikleri bildirilerinde, İtilâf Devletleri'ne karşı çıkmayı boş düşünce sayarlar:

'İtilâf Devletleri'ne karşı çıkma fikri, hiç kimsenin aklından geçmeyen boş bir düşüncedir'

Kongre Başkanı Hacim Muhittin, bir itirazla karşılaşmadan delegelere şu itirafta bulunur:

'İşgal, İngiliz, Fransız ya da Amerikalılar tarafından yapılmış olsaydı, kimse ses çıkarmayacaktı'...

.........

 


"Memleketimizde yaşayan Hristiyan unsurların başına ne gelmiş ise,
 kendilerinin yabancı entrikalara kapılarak ve ayrıcalıklarını kötüye kullanarak
 vahşî biçimde izledikleri ayrılık politikasının sonucudur"

Atatürk
Kurucu Ulusal Önder

 

 


Gerçekten Anadolu'da ne Rum, ne de Ermeni nüfus çoğunlukta olmadığı gibi, ülkeye yayılmış hayli dağınık bir durumda bulunmaktadır. Anadolu'da bir Ermenistan, bir Pontus ya da İyonya devleti kurmaya kalkışmak demek, Türk ve müslüman çoğunluğu, bir azınlığın boyunduruğuna vermek demektir. Bu da ancak çoğunluğu zorbalıkla yerinden yurdundan etmekle ve kırımlarla gerçekleştirilebilir. Anadolu'da azınlıklar, kendi güçleriyle bunu başarabilecek durumda değillerdir. Bunun başarılmasını kendi güçlerinden değil, emperyalizmden beklerler. Emperyalizm ise, kendi çıkarları uğruna, hıristiyan azınlıkları devlet kurma yolunda cesaretlendirir ve kışkırtır. Bu emperyalist politikanın sonucu, iki taraflı kanlı ve insafsız kırımlar olur.

.........

 


"Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti,
milletin yaşam ve bağımsızlığına suikast eden
emperyalist ve kapitalist düşmanların saldırılarına karşı
savunma ve dış düşmanlarla işbirliği yapıp
milleti aldatmaya ve bozmaya çalışan iç hainlerin cezalandırılması için
Orduyu güçlendirmeyi ve onu millî bağımsızlığın dayanağı bilmeyi
ödev sayar"...

Atatürk
Kurucu Ulusal Önder


Milli Kurtuluş Tarihi 3 - 4

Doğan Avcıoğlu


 

 


"Olağandışı zamanlar, olağandışı önlemler gerektirebilir...
Bu hususlardaki önlemlerin ağırlığını
ve sınırlarının genişliğini ölçmek
büyük bir sanattır.

Devlet sanatı işte budur"...

Atatürk
Kurucu Ulusal Önder
 

 

Türkiye 
Normunu Konuşturuyor



-Kutuplaşma...

Eğer bir ülkede, savcılar, zihinleri tamamen bozulmuş, bağımsızlığa düşman, vatan duygusu sökülmüş bir takım yöneticilerin, siyasi kişiliklerin, temel niteliklerine bağlı kalmakla, korumakla görevli oldukları Devlet kurumuna ve Cumhuriyete yönelik saldırıları karşısında sessiz kalıyor, fakat bu saldırılara, aşağılamalara karşı seslerini yükselten, vatanın haysiyetini, işbirlikçilerin haysiyetinden önce gören, hangi kesimden olursa olsun, vatanseverler hakkında soruşturma açmakta bir beis görmüyorlarsa...

Aynı ülkede, Milletin kaderini bağlayıcı dış antlaşmalar, Millet iradesinin kayıtsız-şartsız temsilcisi olan Meclis'ten habersiz yapılabiliyor ve Meclis, menfaatlerini koruyacağına şerefi ve namusu üzerine yemin ettiği Milletin kaderini bağlayıcı bu dış antlaşmaları bir an evvel Milletin gözleri önünde açıkça tartışması, tek yumruk olup tavır alması için yapılan çağrıları duymuyor, çaresiz kalıyorsa, erken veya zamanında, seçimlerle giderilmesi mümkün olmayan bir kutuplaşmayla karşı karşıyayız demektir.

Kutuplaşma, Türk siyasetinde yer tuttukları halde, ait oldukları milletle değilde, başka milliyetçiliklerle, AB ve ABD ile, tabiri caizse, tasada ve kıvançta bütünleşenlerle, AB ve ABD gibi güç merkezleriyle olan ilişkileri, şartlara göre yeniden düzenlenebilir veya bitirilebilir ilişkiler olarak gören, her kesimden Milliciler, 'Milli Hedef'e bağlananlar, bütünleşenler arasında...

Millet Meclisi, milli-ulusal devleti, ekonomiyi tasfiye etmeye, Türkiye'yi Yugoslavya gibi parçalamaya çalışan Avrupa-ABD yanlısı işbirlikçilere karşı, eyaletlere parçalanma yönünde kör gidişe karşı tek bir ses halinde varlığını ortaya koymalı. Vakit değerli. Aksi halde her kesimden Milliciler, vakit kaybetmeden bir Ulusal Kongre düzenlemek için faaliyetlerini hızlandırmalı. İlişkiler sıkılaştırmalı. Raporlar, bildiriler, bunları elde etme imkânı olmayanlara gönderilmeli.

-İdam meselesi...

Siyasi idamlar, başka ülkelerde olduğu gibi, bizim yakın tarihimizde, 60, 71 ve 80 dönemlerinde de görüldüğü üzere, bu cezayı uygulayan tarafın aleyhine sonuçlara yol açar. Bu üç dönemde idam edilen kimisi sabık Başbakan, bakan, kimisi ülkücü ya da sosyalist insanların taraflarca aynı kefeye konulamayacağı, 71 ve 80 döneminde idam edilenlerin terörist olduğu şeklinde bir itirazın yeri yoktur. Tedhişinde bir siyaset biçimi olduğu bir yana, bunu kabul etmeyenler, siyasi idam nitelemesinin, idamın yol açacağı sonuçlar itibarıyla kullanıldığına dikkat etmeli.
Cezaya sebeb suçun, siyasi veya adi suç olarak adlandırılmasından bağımsız olarak, sonuçlarının aleyhte-siyasi olacağı belli bir idam etrafında, menfi yada müspet yönden tartışmaların tırmandırılması, Türkiye-AB ilişkilerinin asıl görülmesi, tartışılması gereken yönlerini örter. Bu, Türkiye'nin aleyhinedir.

Meselâ, Doğru Yol Partisi Genel Başkanı Çiller'in, 'Ya Avrupa, ya da idam, derlerse, Avrupa'yı seçeriz' şeklinde ki sözleri... Türkiye, Çiller'i dinleyerek, AB'nin bütün taleplerini yerine getirerek AB'ye dahil olmuş olsun. Türk Milletininde Pontus, Ermenistan bölgeleride dahil, küçük beyliklere parçalanmaya. kendini inkâra razı olduğunu kabul edelim. Fakat bu gerçekleştikten sonra yapılacak ilk seçimlere, hiç şüphesiz, 'Türkiye'yi Avrupa'ya taşıyan siyasetçi' olarak büyük bir seçim zaferi kazanacağı beklentisiyle girecek Çiller'in şansı, seçim stratejisini 'Türkiye, etnik temelde demokratikleşmesini -yapılmamasının Avrupa değerinde olduğunu Çiller'inde bir zamanlar itiraf ettiği, demokrasi ve özgürlük mücadelemiz karşısında itiraf etmek zorunda kaldığı idama- yani bize borçlu. Hantal üniter devlet yapısının, son faşist-komünist yapılanmanın tasfiyesini, idamlardan, darağaçlarından geçerek gerçekleştirdik' teması üzerine kuracak Kürt milliyetçileri karşısında pek fazla olmayacaktır.

Yerine getirilmeyecek bu ceza ile ilgili tartışmaları AB ile ilişkilendirerek müspet yada menfi yönden tırmandırmak doğru değildir.

Şehit anneleri, babaları, bu söylenenleri mantıklı bulsalarda, öfkeleneceklerdir. Evlât acısı, bu dünyada, ancak maruz kalanın anlayacağı, katlanması çok güç gelen acıların belki de en büyüğü...

-'Ya İstiklâl, Ya Ölüm' unutturulamaz...

Meclis duvarı üzerinde ki 'Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir' ibaresi, varlığını 'Ya İstiklal, Ya Ölüm!' şiarına borçlu. Bu şiarı terörizm adı altında unutturmak, mahkûm etmek çabalarından uzak durulmalı. Başka hiç bir çıkış yolu kalmadığında, Türk Milleti, elbette bu hakkını kullanacaktır. Gidişat onu gösteriyor.


Yücel Atasel

 


"Sayın Baylar,

Trabzon ve Trabzonluları temsil eden sizler ile bir sofrada bulunduğumdan pek büyük bir sevinç duyuyorum"

"Arkadaşlar, beş yıl önce ilk kez Samsun'a ayak bastığım zaman, bana güç ve yüreklilik gücü veren vatandaşlarımın ilk safında Trabzonluların bulunduğunu asla unutamayacağım. Büyük Sakarya kanlı savaşında 3. Tümen ile yetişen Trabzon evlâtlarının savaş alanında gösterdikleri kahramanlıkların değerli anıları kesin olarak dimağımdan silinmeyecektir. Bu yurtsever halka, o kahraman evlâtlara malik olan bu değerli memleketimizi bir Ermenistan çıkış kapısı ya da düşsel Pontus Krallığı ülkesi yapma istek ve tehditleri ne uğursuzdu. Kuşkusuz o kâbuslar, sonuna dek düş olarak kalacaktır"

Atatürk
Kurucu Ulusal Önder

 

 

.........

 

Türkiye 
Normunu Konuşturuyor

 

 

 


"Midelerimiz sağlam, sapına kadar Milliciyiz. Ulusal varlığımızın garantisi, 'Ya İstiklâl Ya Ölüm' şiarını Türk çocuğunun zihninden kazıdıklarını sananların akıllarına şaşarım"

"Başer Konuşması"
 



-Türk Milleti nazarında önceliği, "Türkiye-AB ilişkileri" kapsamında, şartlara göre yeniden düzenlenebilir, aksi savunulabilir, iptal olunabilir bir siyasi tercih olmaktan ibaret "AB üyeliği meselesi", mevcut haliyle, vatanın birliği ve bütünlüğüne, bağımsızlık ilkesine, ulusal haysiyete, Cumhuriyetin kurucu-temel niteliklerine, devlete ve orduya düşman, "yutulma, etnik, küçük idareciklere parçalanma, hristiyanlaşma süreci"ne dönüşmüştür.

Bu süreci; vatanın parçalanmasını, AB'ye bağlı bir il durumuna gelinmesini pek iyi bir şey, hatta bir an evvel gerçekleşmesi için çabalamak lâzım gelen karşı konulamaz bir kader, fakat durumun tam tersi olduğunun teşhis edilmesini, böyle görülmesini ise imkânsız sayan çevrelerin, tam da "AB esastır" anlamında yönelttiği "AB'ye karşımısın?" sorusuna verilen cevapları iki cümlede toplamak mümkün.

Bunlardan birincisi, "Her istediklerini yapsakta bizi yine almazlar" tutumudur. Her talebi yerine getirildiği takdirde, AB, Türkiye'yi, er yada geç, sindire sindire, bünyesine dahil eder. "Her istediklerini yapsak bile Türkiye'yi yine almazlar" cevabının, AB tarafından ne vakit gerçekleşmiş kabul edileceğinin tarihini bilmek ve bunun garantisini almak kaydıyla, Türkiye'nin Yugoslavya tipi etnik parçalanmaya uğratılmasına hiç bir itirazda bulunulmayacağı anlamına geldiği, "AB'yi esas kabul ettiği" ortada.

"Karşı değilim ancak...", veya, 'Ciddi tereddütlerimiz var, fakat karşı değiliz", "Girelim fakat haysiyetimizle" tutumuda, niyet iyide olsa, sonuç itibarıyla öyle... Nihai amacı Türkiye Cumhuriyeti Devletini, ekonomisini, idari yapısını, Cumhuriyetin ve devletin kuruluş ilkelerine aykırı olarak, onları yok ederek, kökten değiştirmek olan bir birliğe girişin haysiyetli olması, sonuç itibarıyla o kadarda önemli değildir.

Millî-ulusal devlet yapısından, Millet Meclisi duvarındaki "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" prensibinden, bu prensibe hayat veren "Ya İstiklâl, Ya Ölüm!" şiarından zerre kadar taviz vermeyen Milliciler olarak, 'AB üyeliğine karşımısın değilmisin' sorusuna, AB'ye yutulup gitmeyi esas kabul eden çevrelerin yoğun psikolojik propagandasının yıkıcı izlerini taşıyan bu tür cevaplar vermek doğru değildir.

Bu soruyu soranlara, "Asıl sen cevap ver, 'AB üyeliği meselesi'ni, 'Türkiye-AB ilişkileri' kapsamında, yeniden düzenlenebilir, aksi savunulabilir, iptal olunabilir bir siyasi tercih olarak, adam gibi tartışmak yerine, neden Hayır demenin yasak, diyeninse komünist ırkçı milliyetçi olduğu bir 'karşımısın, değilmisin' tabu-sorusuna indirgiyorsun?" diye karşı çıkmalıyız.

Bu iki tür cevapla ilgili tenkitleri doğru anlayın, görüldüğü gibi iyi niyetten şüphe etmiyoruz... Sizler de doğru anlayın!... "Evet, karşıyım!" tavrı, "AB üyeliği meselesi"ni, "Türkiye-AB ilişkileri" kapsamında, yeniden düzenlenebilir, aksi savunulabilir, iptal olunabilir bir siyasi tercih olarak, adam gibi tartışmak isteyenlere değil, fakat kader olarak görenlere yönelik.

- Bu soruyu yönelten, bedeni Türkiye'de fakat ruhu Brüksel'de, Waşhington'da yaşayan, dünyaya ve Türkiye'ye o merkezlerden bakan çevrelerin sık sık ileri sürdüğü, "Türkiye, AB'ye girdiği takdirde, Merkezidoğu'da sözü dinlenir büyük ülke olma amacına daha kolay ulaşır" sözüde doğru değildir. Kabulleniş formülünün haysiyetli olup olmaması bir yana, "talepler" yerine getirildikten sonra AB'ye dahil olundumu, artık Türkiye'nin değil, AB'nin menfaatlerinin sözkonusu olacağını anlamak güç değildir. Bu durumda, sözü dinlenir olan büyük ülke Türkiye değil, fakat ulusal egemenliğin devrolunduğu AB'dir.

-Yine aynı çevrelerin, AB'nin henüz "ekonomik topluluk" olduğu 70'lerde, "Türkiye'nin ilerde Yunanistan'la beraber birliğe üye olmasıyla mutlu sona varacak sürece dahil etmek üzereyken, bu adımın atılmasına o vakitki iktidarın mani olduğu" iddiasına ise, bu "sadece öylesine bir iddia" olmakla birlikte yinede inanabilirdik... şayet 1920'de Yunanistan'ı kullanarak, Türklüğü Anadolu'nun üç-beş iline hapsetme, Orta-Asya'ya sürme teşebbüsü denize süpürülen batı, Kıbrıs'ta enosisi, Ermenistan iddialarını, Anadolu üzerindeki etnik soruncu demokrasi, Hristiyanlaştırma ve Bizansı canlandırma projelerini, işte ancak 70'lerdeki o 'hata'dan sonra talep haline getirmiş olsa idi...

Türkiye'de karşı olunup olunmadığı sorulacak tek esas, Cumhuriyetin kurucu-temel niteliklerini, ufku, ufkun arkasını, 'asıl mayamız olan Doğu maneviyetından kopmamak gereğini' dikkate alan 6 Haziran Belgesi'ndeki "Milli Hedef"tir'...

Yücel Atasel

 

 


"Baylar, ulusal egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir. Tarih ve tahtlar yanar, yok olur. Ulusların tutsaklığı üzerine kurulmuş kurumlar her yanda yıkılmaya mahkûmdurlar"

Atatürk
Kurucu Ulusal Önder

 

 

21 Haziran 2002