"Like stones rolling down hills, fair ideas reach their objectives despite all obstacles and barriers. It may be possible to speed or hinder them, but impossible stop them"

Jose Marti

 


 ...

 

"Shy People"

 

"İnsan iki türlü ölür.

Ölüm anını idrak edemeden, bilmeden, anlamadan, bir anda...Meselâ her şey yolunda giderken, sapasağlamken, uyanmak üzere yatar ve kalkamazsın. Ruhun ne olup bittiğini anlayamadan; bir böyle ölünür. Öldüğünden haberin olmaz.

Birde, bunun ölmek olduğunu bilerek, yavaş yavaş, adım adım yaşayarak... "Ateş Yakmak"ta olduğu gibi meselâ... yürüyerek, direnerek, giderek alışarak, kendini, hayatı, beşikten o ana bütün ağırlıkları teker teker soyunarak, aşağılarda bırakır, nihayet hafiflersin...

En son anın idraki bakımından, bir üçüncü tür ölmek yok.

Büyükbaba, yavaş yavaş ölenlerden... Bu varlıklı, güçlü adam, vatan bellediği toprağını hiç terk etmedi..."O, oraya aitti...Orası onundu"...

Çocuk, akrabaların bir araya toplandığı, ölülerin acı tatlı anılarla  hatırlandığı uzun kış gecelerinde, bu "canavar" hakkında anlatılan korkunç hikâyelere kanmadı. Kanmadığını hiç görmediği adamın mezarı başında, onada söyledi"

...

-Bir saniye, size bir soru sorabilir miyim?

-"Yangından ilk kurtarıp", ilerde, "bir adaya düşünce" yanıma alacağım "üç kıymetli şey"i soracaksanız, hiç zahmet etmeyin.

-?

-Az evvel birisi sordu da. Stajyer gazeteci... Hem ben bu kasabaya dün gece geldim.

-Yabancısınız.

-Öylemi deniyor adına?...Hangi gazetedensiniz?

-Ablamın çalıştığı televizyonda "haber-magazin" bölümündenim.

-O nasıl oluyor? Dedikodu programımı?

-Yani "her haberin bir magazin tarafı olduğu gibi, her magazinde  haber içerir" ilkesine göre.

-Kolay sorun.

-"Gündemdeki yerini koruyan"

-Hangi gündem?...

-?

-Denek sayısı ve sonuçları itibarıyla, insanlar üzerinde yapılmış en büyük nükleer araştırma olan "Japonya deneyi" hakkında görüşlerimi soracaktınız.... Bu "deney"i  gündeme koysanıza. Yapsanıza, hadi göreyim bakayım... Yapamazsınız ki. Patron sizi ufalaaar!

-?

-Kapının önüne koyar. Ama ben yaparım. "Aşkın Yolu Ajans"ta bütün dünya...

-Hii, aman Allahım, siz omusunuz.

-Ne o mu?

-İki yaz evvel "mutfak baskını"nda "Taşlıtarla Canavarı"nın aklını çeldiği, akrep gibi kanına girdiği Tuğlaç adlı zavallı çocuk?

-Nerden biliyorsunuz?

-Klasik dedikodu mahfilleri bir yıldır kaynıyor.

-Niye haberimiz olmadı acaba.

-Nasıl olsun ki?... Sıkışmışsınız o şato gibi korkunç yapıya. Ormanda. Baksanıza, şehrin üzerinde aysberg gibi... Şehre bir abansa...

-Yani bir deprem olsa, şehre kapaklanacakmış gibi... diyecektiniz, değil mi?

-Ne kadar büyümüşsünüz, böyle.

-Yaşlanmışmıyım?

-12 yaş çok değil ki.

-Çocuk yerine koyar gibi... Ben bilmiyor muyum kendimi.

-En fazla 15 yaşındasınız, yaşlanmak utanılacak bir şey değil ki.

-Teşekkür ederim. Sizde 9 yaşındasınız.

-Olmadı, biraz daha.

-Yukarıya mı? Taş çatlasa 10... 9, 10 yaşlarında. Çok güzelsiniz.

-Efendim.

-Kafetaryaya gidelim, orda konuşalım.

-?

-Şurada, "Full Moon Coffe Shop"a gidelim, kahveyle "Dunkın' Donut" var, taze...

-Siz yeni gelmiştiniz hani?

-Burda böyle ağaçlar gibi ayakta konuşmak...Meydanın orta yerinde... İnsan sanki utanıyor...

-Ne var bunda utanacak. Normal bir şey bu.

-Gel birde bana sor. Hem kahvede daha rahat konuşuruz.

-Kafetarya kahvemi oldu şimdi?

-Başer...

-Hayır efendim, teşekkür ederim, müsaadenizle.

-Müsaade benim, etmiyorum!

-Fakat bu benim bireysel haklarıma...

-Bireysel haklarınıza saldırabilirim. Paralarıda  yakabilirim.

-Bu suç.

-Suç da işleyebilirim. İşte işliyorum: Benimle evlenirmisin?

-Anlamadım?

-Benimle evlenirmisin.

-Yarım saatte nasıl olur?

-Ne yarım saati?...Hayatım boyunca...Evlen benimle!

-Şaşırdım. Elim ayağım kesildi.

-Hiç de şaşırmadın... Sende biliyorsun. Kaç kere tekrar edeyim. Bin kere yetermi? On bin milyon yüz bin katırliyon kere?

-?

- Evlen benimle!... Evlen benimle!... Evlen benimle!...Evlen benimle!... Evlen benimle! Evlen benimle!, Evlen benimle!

-Fakat meydanda hayat, trafik karıştı...Birbirine girdi...Yavaş... Çocuklar ağlıyor bak.

-İsterse Cehennemle Cennet birbirine girsin. Kâinat karışsın, küssün. Çocuklarınki sevinçten. Allah beni bin parça etsin, yaksın, dondursun, taş etsin... fakat evlen benimle!...Aklımı kaçırmak üzereyim, anlamıyormusun? ... Anlamıyorsun...İyi, Evlen benimle! Evlen benimle, Evlen benimle...

-Bir saniye, dur.

-Durmuyorum, evlen benimle, evlen benimle, evlen benimle. Evet de.

-Bir saniye, sus!...Allahın...

-...belâsı diyeceksin... Sonra "Türk Lâ Peni, ırkçısı"da diyeceksin. Evlen benimle, evlen benimle, evlen benimle.

-Sizinle ev...

 

-Uyan...Hayrola?

-Nerdeyim?

-"Şato gibi bir ev"de değilsin. Rüyamı gördün, ter içinde kalmışsın.

-Çok güzel bir kâbustu... En heyecanlı yerinde uyandırdın.

-Hayda. Oğlum ben burda notları okumaya uğraşıyorum, kendi kendine gelin güveyi olup uyudun. Değiştir gömleğini, pencere açık, hiç belli olmaz, çarpar seni.

-Çarpsın dinine yandığımın.

-?

-"Yarım saatte nasıl olur"da insan, bu kadar önemli bir hadisenin rüyasını görür.

-Nasıl bir rüyaydı bu? Gerçi sayıkladın bir şeyler... Yerin kulağı var diye söylemiyorum.

-Ben sayıklamam.

-E, iyi...

-?

-Geç oldu di'mi, saat kaç?

-Ne sayıkladım ben?... Bilinen şeylerdir.

-Sen ciddisin, haberin olsun. Sayıklamalardan anladığım kadarıyla.

-Ben her zaman ciddiyim... Üfff!

-N'oldu?

-Kavga çıkar diyor içimden bir ses... Demek "Amerikan televizyonları,'Memorial Day' gibi milli günlerde  'Amerikan Ordusu' yerine Türk Ordusu'nun görüntülerini vermiyor yani... Peki yılın geri kalan günlerinde de böyle mi?" deyince bayağı şaşırdı Jeffrey ha....

-"Amerikan halkına Amerikan propagandası yaptığı için adına haklı olarak Amerikan medyası denilen Amerikan medyası, Türk'e, Kuzey Irak'ta 'tarihi anlaşma' imzalandığını duyurduğu 9 Eylül'de İzmir'in kurtuluşunu hatırlayamayan 'Türk medyası'mı ki Amerikan halkına Türk propagandası yapsın" diyor.

-Geçen akşam, n'oldu bak, "en önemli görevi, hatta ilki, halkın doğru haber almak ihtiyacını karşılamak olan" Amerikan medyası, Amerikan Bağımsızlık Savaşının yıldönümünde, İzmir marşı eşliğinde, Kıbrıs Kurtuluş Harekâtına ait görüntüler gösteriyordu.

-?

-Ciddi söylüyorum...Rüyamda gördüm. Havada süzülen roketler, "vıııjt" diye havalanan uçaklar, dönen toplar... Pırıl pırıl görüntüler, bir görecektin. A, bir kutu bisküvi buldum, buzdolabında... "Şehir dışında kuru pasta yok, şehirden niye getirmedin" diyordun birde.

-"Türkiye, Ermenistan'ın  BM'ye yaptığı çağrıyı reddetti" diyen "Haber bültenleri", değil mi?

-Aynı rüyayı mı gördün?

-"Medya"yı seyrettim o gün. Üç güne kalmaz yine bir rüya görürsen, bu sefer, Amerikan milliyetçisi haber bültenlerinin, Amerikan halkına, "Doğu Anadolu sınırını tanımayan Erivan rejimi'nin  işgal altında tuttuğu Azeri topraklarından derhal kayıtsız-şartsız çekilmesini isteyen Türkiye'nin bu doğrultuda karar almakta ayak sürüyen BM Güvenlik Konseyi'ne rest çektiği" haberini duyurduklarını seyredeceksin...

Abraham Lincoln'ın doğum yıldönümüne bile denk gelse, duyuracaklar, var mısın bahse?... Kaybedersen bir daha mutfakta bulaşık yıkamayacaksın.

 -Bir dakika... Bu "rejim muhalifi haber bültenleri", Türkiye'nin Merkezdoğu politikaları doğrultusundaki açıklamalara, görüşlere ambargo uyguluyor diyorduk ya, Türkiye ile Irak arasında  iyi komşuluk ilişkileri kapsamında çeşitli alanlarda yapılan işbirliği anlaşmalarında da haber değeri bulamıyorlar. Geçenlerde, Türkiye ile Irak arasında sağlık alanında işbirliği yapılmasıyla ilgili haberin söz konusu haber bültenlerinde yer almaması meselâ.

11 yıl sonra hâlâ aynı tavır. Yüz milyarlarca dolar zarar...Ayrıca Kuzey Irak'ta "kukla rejim"... Yani olması gereken seviyeye çıkarıldığı takdirde, Türkiye'ye siyasi-iktisadi soluk aldıracak, düze çıkaracak Türkiye-Irak ilişkilerinin, iyi komşuluk ilişkileri kapsamında, en az Türkiye-İsrail ilişkileri düzeyine çıkarılması için kamuoyu oluşturmak yerine, bunu engellemeye çalışan bir medyaya Türk medyası demek de saçma yani... Türk medyasının yahu!... Bu senin görevin. Safir'in değil.
Fakat, Bağdat'tan canlı bağlantılarla duyurulması iyi... Adeta elçi atamak kadar zor oldu...

-...diyemezsin, zira, Türkiye'nin resmen tanıdığı Irak Devleti'nin başşehrinde büyükelçisi yok...

-Siyasi irade, bu kararı alıp uygulayamıyor ki...


-Hem  bağımsız, hükümran bir devlet için elçi atamanın ne zorluğu olacak, hiç... Fakat hale bak sen... Hükümran bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bunu yapabilmesi bile bağımsızlık sorunu... Şimdi şu da var, eğer AB, ABD ile aynı çizgide yer olsaydı, Irak Devleti'ne yönelik askeri saldırı tehdidine katılsaydı, acaba Irak halkının görüşleri Bağdat'tan canlı yayınla duyurulur muydu?

-Evet. Şu an iyi. Bu kutunun çengeli var bira kutusu gibi...

-Hazır bisküvi değil. Dikkat et. Bir de, "Yeni nesil 'Türk'ün bilinçaltında, Amerikan Ordusu "Türkiye Ordusu", mevcut Türk Ordusu ise 'militarist kurum'u temsil ediyormuş. Ve Saddam nefreti, aslında Mustafa Kemal Atatürk nefretidir, Batıya sözünü geçiren lider tipi olarak gördükleri için yok etmeye çalışıyorlar... Emsal teşkil etmesin diye..."...Böyle söyledi...

-E, doğru... Karar alamayan, aldığı kararı uygulayamayan bir milletin iğdiş edilmiş bir erkekten hiç bir farkı yok. Karar alacak ve yapacaksın. Saddam saplantısının özünde bu var işte, karar alan ve aldığı kararı sonuna kadar uygulayan bir Merkezidoğu korkusu... Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin, daha 50 yıl yaşayıp eceliyle ölse, Türk medyası bugünkü haliyle, sence nasıl haberleştirir?

-"İşte ABD'ye kafa tutmanın sonu!... Yıkıldı, gitti!"... Veya "Demokrasi kazandı!"... Veya "Dayanamadı, çöktü... Saddam'ın şüpheli ölümü"

-Altında da,  "Devlet kontrolündeki Bağdat Devlet Hastanesinin raporunun ciddiye alınmaması gerektiğine dikkat çeken Batılı Bağdatolojistlere göre, Saddam'ın ölümü intihar olabilir. Bilindiği gibi diktatörün..." filan diye gider.

-Safir'in torunu da, o gün,  Uday'ın "kitle imha silâhlarına" sahip bulunduğunu, bu silâhları masum halk üzerinde" diye başlayan bir "essay" yazmış olabilir. Bugünkü  "haber bültenlerinin torunu haber bültenleri"de, bu yazıyı,"ABD, Uday'ı bir, bilemedin iki yil içinde, oda olmadı öbür kış devirmeye kararlı" alt başlığıyla ilk haber olarak duyururlar. "Haber değeri" var. Fakat 50 yıl sonraki haber bültenlerinde, "Elinde kitle imha silahları olmadığını söyleyen ABD'nin bu açıklaması, Merkezdoğu Konfederasyonu  tarafından reddedildi, tatmin edici bulunmadı" haberinin yer alması daha akla yakın.

-Dinle şimdi;

"Hong-Kong'un 'özgür havası'yla dolu teneke kutuların tanesi 7 dolardan satışa sunulması..."

-Karıştı... Diyaloglarla karıştırsaydın daha iyi olurdu. Çoktandır karıştırmadın.

"Zülfü sâhir turrası târrar şûh-i şîvekâr

Çeşmi câdû gamzesi mekkâr dersen işte sen"

"Not taslakları" diye bir edebi tür icat edersen böyle olur işte... Dıdısının dıdısı bile var.

-İyi ki var. Oku.

"Gözleri sabr ü selâmet mülkünü târâc eden

Bir amansız gamzesi Tâtâr dersen işte sen"

Dünya kadar mesele var, Kuzey Irak, seçimler?...

-Kolay...Oku, oku...

-"Lebleri mül saçları sünbül yanağı berk-i gül

 Bir semen-ber serv-i hoş reftâr dersen işte sen"
 


.........
 


-N'oldu? Peki siz niye bakıyorsunuz öyle? Kendimi "Yabancı" hissedeyim diye, değilmi?

-Nasıl bakmamı istersiniz?... Böyle iyimi?

-"Yabancı!"... Aynı böyle bağırıyor bakışlarınız... Kapıyı çarpar gibi...

-Ay, başka nasıl bakabilir bir insan?"

-Artık iyi bakın... Bir saniye... "Ormanda sıkışan aptalın teki"ne benziyormuyum?...Sizce?

-Ben "Şehirdeki hain korkak" olmadığıma göre benzetmişlerdir...

-?

 

 

* Andrei Konchalovsky Filmi 1987