"ALSAS VALİSİNE VERİLEN DERS"

"Alsas'ta bir gece Vali'nin evine davet edildik. Güzel, geniş bir salonda Vahdettin, Vali ile bir masada oturuyor ve konuşuyor gibi idi. Ben salondakileri inceleyerek geziniyordum. Bir aralık Vahdettin, beni bulunduğu masaya çağırdı, gittim. Vali, Vahdettin'e bir soru sormuş; Vahdettin bazı karşılıklar vermiş; fakat verdiği karşılıkları benim pekiştirmeme gerek görerek demişki. 'Cephelerde bulunmuş, memleketi tanıyan bir komutan yanımdadır, isterseniz onu da dineyiniz!' Veliahde, söz konusu sorunun ne olduğunu sordum: 'Ermeniler!' dedi.

Alman Valisi Ermenilerin çok iyi niyet sahibi olduğundan, Türklerin Ermenilere karşı yürekler acısı saldırılarda bulunduğundan, fakat Ermenilerin, bu çeşit davranışlara hak bağlayacak kimseler olmadığından sözetmiş...

Konuğu olduğumuz dost ve müttefik Alman Milletinin yüksek bir Valisinin, gelecekteki Türkiye Padişahı ile ve hem de ciddiyetle bu konu üstünde konuştuğunu öğrendiğim zaman hayrette kaldım. Naci Paşa, Vahdettin'in ağzından,

-Bu komutan değindiğiniz sorunu iyi bilir, sizi aydınlatacak karşılıklar verecektir, dedi.

Valiye sordum:

-Türkiye'nin Veliahdi ile Almanya'nın seçkin bir bölgesinde -değerli olduğundan kuşkum olmayan- bir Valisinin konuşma konusu beni çok hayrette bıraktı. Önce sizden şunu anlamak istiyorum: Müttefikiniz olan ve bu ittifak uğrunda maddî, manevî bütün varlığını tüketen Türkiye'ye karşı, tarihin bilmem hangi döneminde var olduğunu ileri süren ve bu varlığı yeniden diriltmek için dünyayı aldatmaya çalışan Ermenilerden yana konuşmak düşüncesi size nereden geliyor?...

Bizim için pek eksik bilgisi olduğunu anladığım ve bütün fedekârlıklarımıza karşılık, Türkiye topraklarında hâlâ bir Ermeni hakkı olabileceği yanılgısında bulunan bu Vali ile, alaylı bir dille konuşmaktan kendimi alamadım. Karşımdaki hemen, bütün söylediklerinin eninde sonunda duyuntu olduğundan ve böyle bir davayı gütmekten uzak bulunduğundan söz ederek beni yatıştırmaya çalıştı. Konuşmayı bitirmek için kendisine dedim ki:

-Vali hazretleri... Biz cepheler dolaşan bir heyetiz. Buraya Ermeni sorununu konuşmak için değil, fakat müttefikimiz olan ve kendisine dayandığımız Alman Ordusunun gerçek durumunu anlamaya geldik. Onu anladık, yeter bir bilgi ile memleketemize dönüyoruz"...
 



Türkiye 
Normunu Konuşturuyor



***

-Gerek tehcir tedbiri ve gerekse daha önce 1890'lardan itibaren yaşananlar, niyet ve gaye olarak, birlik ve bütünlüğü içten ve dıştan kuşatma altında bulunan Osmanlı Devleti'nin, bu kuşatmaya içerden katılan dış destekli bir ayrılıkçı harekete karşı, her hükümran devlet gibi kendi varlığını, toprak bütünlüğünü, insanlarını savunmasından ibarettir.

-Merkezi otoritenin tam kontrolunun söz konusu olmadığı savaş şartları içinde yaşananlar, en fazla "katliamlar... karşılıklı katliamlar" olarak adlandırılabilir. Türk Milletinin dilinde ve ruhunda, yaşananların adı, hadiselerin çıkış sebebinin şövenist bozgunculuk ve bu bozgunculuğa karşı anavatanın varlığının, birlik ve bütünlüğünün savunulması olduğunu unutmamak kaydıyla
aksi halde taviz olur en fazla "karşılıklı katliamlar"dır.

- Ermeni şövenistler, en fazla "karşılıklı katliamlar"denebilecek bu hadiseleri "soykırım" olarak etiketler. Bu, söz konusu olmadığı çoktan ortaya çıkarılmış, bir "Ermeni iddiası"dır... Bir "saplantı"dır. İflâh olmaz bir "Türk nefreti", bitmek bilmez bir kindir. Ve ittihatçı düşmanlığıdır.

- "Türkiye'ye karşı, tarihin bilmem hangi döneminde var olduğunu ileri süren ve bu varlığı yeniden diriltmek için dünyayı aldatmaya çalışan" kin ve nefret tacirlerinin 80 yıldır yürüttükleri propaganda ve psikolojik savaşdan etkilenenler olabilir... Her şartta gerçeği savunmak mecburiyetindeki basında, aydınlarda, söz konusu "saplantı"nın yavaş yavaş kabülü doğrultusunda eğilimler, "tartışma" adı altında sık sık nüksedebilir, Millici iradeye sirayet çabaları artabilir... Fakat bu canlandırma çabaları nafiledir, tarih hükmünü vermiş, adını koymuştur. Gerek tehcir tedbirinin ve gerekse daha önce 1890'lardan itibaren yaşananların, devleti, milleti ve ordusuyla haklı bir savunma ve de en fazla karşılıklı katliamlar olduğundan Türk Milletinin zihninde en ufak bir tereddüt yoktur.

Yücel Atasel



"Tam bu hava içinde, Ermeni kırımından sanık olarak sorguya çekilen Ziya Gökalp, 17 Mayıs günü mahkeme önünde gürler:

'Milletimize iftira etmeyiniz. Türkiye'de bir Ermeni kırımı değil, bir Türk-Ermeni vuruşması vardır. Bizi sırtımızdan vurdular, bizde vurduk!'

Gökalp, meseleyi kökünden kesip atmıştır. İftirayı, iftiracıların yüzüne çarpmıştır. Konuşması geniş yankılar yapar. Hele o hava içinde, sıkıyönetim mahkemesinin Türk ileri gelenlerini 'Ermeni kırımından' dolayı mahkûm etmesi artık büsbütün olanaksızdır.

İngilizlerin Türkleri Türklerin eliyle mahkûm ettirip cezalandırma tasarıları suya düşmüştür"
 



 

82. Açılış Yıldönümünde Kararlıyız

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin, Milli Varlığı boğazlama, Türklüğü yok etme saplantısıyla gözü dönmüş işgalci düşmanla işbirlikçilerinin operasyonlarının arttığı karanlık günlerde, her kesimden Millici güçlerin katılımıyla açılışının 82. yıldönümünü kutlarken, vatanın yeni bir varlık-yokluk mücadelesinden geçtiğinin de idrakindeyiz.

Karamsar, sessiz değiliz... Tersine, mevcut şartlarda duyduğumuz coşkunun sebebi, karamsar, teslimiyetçi bir boşvermişlik değil, fakat millet çapında şafağında olduğumuz yeni bir atılıma yönelik iman ve kararlılığımızdır.

Birlik Ve Bütünleşme







"1919 yılına girerken niyetler artık az çok bellidir. Müttefikler, Anadolu'yu parçalamak niyetindedirler. İşgal ettikleri yerlerde bir Ermeni devleti kuracaklardır. Yalnız Ermenilerin değil, Rumlarında 'kurtarıcıları' gibi Türkiye'ye gelmektedirler.

Türkler de, öz yurtlarının parçalanmasına kolaylıkla boyun eğmeyeceklerini belli etmişlerdir. Altıncı ve Dokuzuncu ordular, Mütarekeye karşı sessiz bir direniş içindedirler. Türk halkı kaygılıdır, silâhlanmaya çalışmaktadır. Özellikle yakın tehlikeyle karşı karşıya olan Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da gözle görülür bir gerginlik vardır"

"İngiltere, Türk Devletinin yargı yetkisini kesinlikle kabul etmemektedir. Bu, Osmanlı İmparatorluğunun egemen bir devlet olduğunu kabul etmemek demektir. Türkiye'yi herhangi bir İngiliz sömürgesiyle eş tutmak anlamına gelir. Hukuk açısından Osmanlı Devleti henüz egemendir. Toprakları yer yer işgal edilmişse de bütün Türkiye'nin bir sömürge olduğu henüz resmen ilân edilmiş değildir. Ama İngiltere, Türkiye'yi sömürge gibi görmektedir.

İngilizler, 'Türk Savaş Suçluları' kavramını icat ederken, İttihatçı-İtilafçı diye bir ayrım gözetmezler. Böyle bir ayrım, Padişahın kafasında vardır. Padişah, İngilizlere dayanarak İttihatçıları cezalandırmak kararındadır. İngilizlerin kararı ise, Türk'ü cezalandırmaktır. İngiliz icadı suçlarla, İtilafçılarda kolayca suçlanabileceklerdir. Ancak kayıtsız şartsız İngiliz uşaklığını kabul edebilenlerdir ki, 'suçsuz' sayılabileceklerdir. Sömürgecinin istediği de budur: Kayıtsız şartsız uşaklık! Tek sözcükle İngiliz planı, Türk ulusunu boyunduruk altına alma planıdır"...

"İtilafçılar, yeniden örgütlenmişler ve artık tam kadroyla iktidara geçmek peşindedirler. İttihatçılara karşı amansız bir kin beslerler. Bu kin, onları körü körüne İngiliz uşaklığına doğru itmiştir. Bu günlerde durmadan İngilizlere yanaşırlar. Kullandıkları en büyük koz, 'Türk Savaş Suçlularını' lâyıkıyla cezalandırmaktır. İngilizlerle görüşmelerinde biteviye bu konuyu işlerler. İngiliz Yüksek Komiserliğinden General W. H. Deeds, 27 Şubat 1919 günlü bir raporunda bunu şöyle anlatır:

'İktidara gelmemiş olan muhalefet (Hürriyet ve İtilaf Partisi), İngiltere Büyükelçiliğinin desteğini sağlamak için birçok girişimlerde bulundu. Her gelişlerinde hep şu kanıtı kullandılar: İngiltere Hükümetinin İttihat ve Terakki Komitesini, Ermeni kırımından ve Rum sürgününden sorumlu olanları cezalandırmak istediğini bilmektedirler. Şimdiki Hükümet (Tevfik Paşa Hükümeti) bunu yapamayacaktır. Kendi partileri ise yapabilecek durumdadır. Bunun için İngiltere'nin desteğini sağlamak istemektedirler. Bu kanıta her zaman şu karşılık verildi: İngiltere Hükümeti yalnızca cezalandırmayı arzuluyor değildir; suçluların cezalandırılmalarını sağlamak niyetindedir. Bu konuda enerjik davranacak bir hükümeti, enerjik olmayan Hükümete yeğ tutmaktadır...

Görülen odur ki, itilafçıların en büyük amacı, iktidar ve öçtür. Sırtlarını dış düşmana dayayacaklar, iktidar koltuğuna oturacaklar ve kardeş kanı dökeceklerdir. Başka hiçbir düşünceleri yok gibidir. İngiliz makamlarıyla yaptıkları görüşmelerde hep aynı konu üzerinde dururlar, başka bir yurt sorununu deşmezler bile. Tevfik Paşa Hükümetiyle rekabetleri, 'daha fazla İttihatçıyı cezalandırmak' noktasında toplanır. Hangi taraf daha çok Türk'ü, daha sert cezaya çarptırırsa, o taraf İngilizlerin gözüne daha çok girecek ve daha çok iktidarda kalacaktır! O nazik günlerde Türk yöneticilerinin böylesine birbirleriyle kanlı bıçaklı olmaları, böylesine düşman oyuncağı haline gelmeleri, Türk ordusunun cephelerde yenilgisinden, Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasından daha hazindir"...

"Müttefiklerin, özellikle İngilizlerin, Türk savaş suçlusu sanıklarını gerçekten acımasızca cezalandırmaya kararlı oldukları anlaşılmıştı. Yakında iktidara gelmeye hazırlanan Hürriyet ve İtilaf Partisinin de İngilizlerden geri kalmayacağı, sınırsız bir öç alma hırsıyla bol bol kardeş kanı dökmekten çekinmeyeceği apaçık ortaya çıkmıştı. İtilafçı basın, 'İttihatçılara idam, idam!' diye yaygara koparıyordu. Bekirağa Bölüğü'ndeki tutukluları ve yeni tutuklanacak olanları yakın bir felâket bekliyordu. Tevfik Paşa Hükümeti, iktidarda kalsa da ellerini kana bulamaktan kurtulamayacak gibi görünüyordu. İsteksiz bile olsa, iç ve dış düşmanların ağır baskısıyla, birçok kimseyi idam sehpasına yollamak durumunda kalacaktı. Bu nazik ortam içinde Hükümet, hem kendisini, hem de sanıkları bir ölçüde koruyabilmek umuduyla tarafsız yargıçlar düşünmüş olmalıdır.

Bu girişim, bir başka bakımdan da tarihî önem taşır. İttihatçı yöneticiler, savaş içinde, ihanete ve ihtilale hazırlanmış Ermenileri toptan sürmek zorunda kalmışlardı. Ama toplu öldürmelere, kırıma (katliama)* gitmemişlerdi. Devletlerin, daha az zorunlu durumlarda bile toptan sürgün tedbirlerine başvurduklarına tarihte çok rastlanır. İkinci Dünya Savaşı içinde Sovyet Rusya, Kırım Türklerini, Amerika'da Amerikalı Japonları başka bölgelere topkan sürmüşlerdir. Ama Ermeni sürgünü, savaş yıllarının o acımasız düşman propagandasınca sürgün olarak değil, kırım (katliam) olarak kamuoyuna sunulmuştur. Başta İngilizler, Avrupa kamuoyunu, hatta kendi kendilerini koşullandırmışlardır. Sürgün değil kırım söz konusu olduğuna Avrupa ve Amerika'yı geniş ölçüde inandırmışlardır. Şimdi, propaganda eseri sözümona böyle bir kırım suçunun öcü alınmak isteniyordu. Sanıklar önceden mahkûm edilmişlerdi. Yalnız İttihatçı yöneticiler değil, tümüyle Türk ulusu da iftiraya uğramıştı, sanık durumundaydı. Ne var ki, düşman propagandasının icat edip alabildiğine şişirdiği bu 'kırım' balonu, o güne kadar tarafsızların eline hiç verilmemişti. Cidden ve gerçekten tarafsız bir soruşturma, sözümona Ermeni kırımı propagandasını kökten çökertebilirdi. Bu da 'Türk Savaş Suçluları' kuramını ve buna dayandırılmak istenen İngiliz planlarını altüst edebilirdi"

"Damat Ferit Paşa Hükümeti, bir çırpıda muhalefeti susturmak ve yok etmek kararındadır. Hiç vakit kaybetmez. İngilizlere dayanarak korkunç bir insan avına girişir. 'Av köpekleri'de hazırlanmıştır. İçlerinde 'Ermeni tazıları'nında bulunduğu gizli çeteler kurulmuştur. Görevleri, İttihatçı avında polise yardımcı olmaktır. Hoca Zeynelabidin, perde arkasından durumu yönetir. Yalnız Istanbul'da değil, Konya'ya, Sıvas'a kadar Orta Anadolu içlerinde de yıldırma başlatılmıştır. Program kısa ve kesindir. Yakalananlar çarçabuk Harp Divanı'nda yargılanıp tasfiye edileceklerdir. Hükümet oyalanır ya da zaman kaybederse tersine gelişmeler olabilir, patlamalar beklenebilir, diye kaygı duyulmaktadır. Soluk aldırmamak, göz açtırmamak gerekir. İtilafçılar ilk kez iktidar koltuğuna oturmuşlardır. 'Gün, bugündür' diye düşünürler. Ellerine tarihî bir fırsat geçtiği kanısındadırlar. Bu fırsatı, muhalefeti yok etmek için kullanırlar. Önce İttihatçıların başı ezilmeli, sonra iktidar koltuğunda rahat edilmelidir.

İtilafçılar işbirlikçidirler. İttihatçılar ise o günün milliyetçileridir. Milliyetçiler, Türkiye'nin parçalanıp paylaşılmasına karşıdılar. Bu bakımdan Mütefiklerce mimlenmişlerdir. Damat Ferit Paşa Hükümetinin İttihatçı düşmanlığı ile İngilizlerin milliyetçilere olan düşmanlığı arasında paralellik vardır.
Yeni sadrazam, İngilizlerin umduklarından daha sert ve daha hızlı İttihatçı avına girişmiştir. İngiliz Yüksek Komiserliği bundan pek memnun kalır ve 'Türk Savaş Suçluları' konusundaki tutumunu değiştirir. Yakalanan sanıkların İngiliz askerî makamlarına teslim edilmeleri isteğinden şimdilik vazgeçer. Çünkü Damat Ferit Paşa, İngilizlerin yapmak istediklerini kendiliğinden yapacak gibi görünmektedir. Yalnız sanıkları yakalamakla kalmayacak, aynı zamanda bunları sert cezalara çarptıracaktır, diye düşünülür"*

* Katliam tabirinin burada soykırım anlaminda kullanıldığı görülüyor.

 

 

Vali Dr. Reşit...

25 Ocak 1919 günü Bekirağa Bölüğü'nde bir olay patlak verir: İlk tutuklananlardan eski Diyarbakır Valisi Dr. Reşit, cezaevinden kaçmayı başarır. Olaya büyük siyasi önem verilir.

Ermeni sürgününden sanık olarak yakalanan Dr Reşit Bey ilk ittihatçılardandı. Daha tıbbiye sıralarındayken gizli ihtilal örgütüne katılmış, Abdülhamit'in hışmına uğramıştı. Meşrutiyet ilan edilince, asıl mesleği doktorluğu bırakarak politikaya atılır, idareciliği seçer. Vali olarak Diyarbakır'a gönderildiği zaman, orada Ermeni ihtilal kazanın patlama noktasına vardığını görür. Van vilayetiyle Bitlis vilayetlerinin yarısı Rus işgaline düşmüştür. Bölgede halk heyecan içindedir. Yerli Ermeniler, silahlı, örgütlüdürler. Korkunç bir ihtilal ya da ihanet hazırlığını tamamlamışlardır. Vali bilinçli ve ülkücüdür. Evlerde aramalar yaptırır. Kendi deyimiyle, 'bir orduyu havaya uçurmaya yetecek kadar' silah ve cephane ele geçirir. Ermenilerin yaman ihtilal örgütünü gözleriyle görür. 'Bu örgütü olduğu gibi bırakırsak, çok geçmeden Anadolu'da Türk'ü mumla arayacağız' diye düşünür, kendi kendine: 'Hey Dr. Reşit, der, ortada iki olasılık var: Ya Ermeniler Türk'ü temizleyecekler, ya da Türkler tarafından temizleneceklerdir' 1915'de 'Tehcir Kanunu' çıkarılıp, Ermenileri Anadolu dışına sürme emri gelince de, Vali Dr Reşit Bey, Diyarbakır bölgesinde bu buyruğu şevkle uygular. Bunu Anadolu'yu kurtarmak inancıyla yapar. Ocak 1919'da İstanbul'da yakalanıp Bekirağa Bölüğü'ne gönderilir. ama bu eski İttihatçı, kaçmanın bir yolunu bulur, ilk kez o ünlü cezaevinin çemberini kırar.

İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiseri, idam ettirmeyi umduğu Dr. Reşit Bey'in Bekirağa Bölüğü'nden kaçtığını duyar duymaz, küplere biner. Baş tercümanı ve ikinci Müsteşarı Mr. Ryan'ı hemen Sadrazam Tevfik Paşa'ya yollar. Bunu Şöyle anlatır:

     'Ermeni kırımına en çok karışmış ve Türk Hükümetince yakalanmış olan eski Diyarbakır Valisi Reşit Bey, 25 Ocak günü     cezaevinden kaçtı. Bunu duyar duymaz hemen Mr. Ryan'ı sadrazama gönderdim ve şunları söylettim: olayı pek vahim görmekteyim. Bu yalnız Türk Hükümetine karşı değil, aynı zamanda İtilaf devletlerine karşı bir meydan okumadır... Ermeni kırımı İngiltere'de duyulduğu zaman İngiliz devlet adamları, ilgili kişilerin sorumlu tutulacaklarını uygar dünyaya vaadetmişlerdi. İngiliz Hükümeti sözünü yerine getirmeye kararlıdır... Reşit Beyin kaçışını, küçük memurların gevşekliğine bağlamak yararsızdır. Bu bir Türk oyunudur, hükümet üyelerinin kendileri de sorumluluktan kurtulamazlar...'



Amiral Calthorpe, aynı telgrafın gizli bölümünde, Sadrazam ile İçişleri Bakanının, Reşit Bey'i yeniden yakalamak için ellerinden geleni yapacaklarını Londra'ya anlatır. Padişahın gittikçe ürkekleştiğini, kendisini desteklemek gerektiğini söyler.

İtilafçı İstanbul basını da, Dr. Reşit Bey'in kaçışını, İttihat ve Terakki'nin bir tertibi olarak görür. Hükümete karşı saldırıya geçer. Sorumluların en sert biçimde cezalandırılmasını ister.

İstanbul polisi seferber edilir. Reşit Bey'in deyimiyle, 'Ermeni tazıları'da polise katılır. Bu sıkı arama sırasında Reşit Bey, dost bildiği kimselerin evlerinde pek barınamaz. Anadolu'ya geçmek ister. Ama bu düşüncesini gerçekleştiremez. Dostları kendisine teslim olması için öğüt verirler. Sinir krizleri geçirir âdeta... Saklandığı evden dışarı çıkar. Beşiktaş tarafında tanınır. İçlerinde Ermenilerin de bulunduğu polisler peşine düşerler. Beşiktaş ile Nişantaşı arasındaki bayırda etrafını sararlar. Reşit Bey, yakalanacağını anlar, beynine bir kurşun sıkarak yaşamına son verir. Cebinden, vasiyetname niteliğinde şu mektup çıkar:

     'Pek sevgili refikam ve çocuklarım,
Firarımdan dolayı... Muhafız Paşa ile polis müdürü bütün şiddet ve kuvvetleriyle beni arıyorlar, Ermeni tazılarıda bunlara iltihak etmişlermiş. Gayretsiz ve hissiz bazı dostlarımın ihmali programı sekteye uğratı.
     Utanmadan, teslim olmaklığım tavsiye ediyorlar. Neticeyi karanlık görüyorum. yakalanıp hükümetin oyuncağı, düşmanlarımın eğlencesi olmamak için, son dakikada intihar etmek fikrindeyim. Rövelverim bir dakika yanımdan ayrılmıyor ve hazırdır.
Hayatımın bence hiçbir kıymeti kalmadı. Bir müsait vakitte milletime son vazifemi yapar ve hayatımın bakiyesini tamamıyla size hasr ve tahsis ederim ümidiyle yaşamak isterdim. Ne çare, her istenilen olmadı... Sizi milletim için ihmal ettim. istikbalinizi düşünemedim.
Herkes beni Emeni malıyla zenginleşmiş biliyor. Halbuki sizi temin-i maişetten âciz bırakıyorum.

Bu da talihin bir cilvesi...'



İngiliz Yüksek Komiseri, Dr. Reşit Bey olayının böyle sonuçlanmasından memnun kalır. İttihatçıların Padişah Hükümetine ve İtilaf devletlerine 'meydan okumaya' kalkışmaları çabucak boşa çıkarılmıştır. Padişah hükümeti, Amiral Calthorp'e verdiği sözü tutmuştur. Kaçak sanık, sıcağı sıcağına, sıkı sıkıya aranmış ve sonunda kıstırılmıştır. Arama biraz gevşek tutulmuş olsaydı, Dr. Reşit bey, Anadolu'ya geçip kurtulabilirdi. Buna fırsat verilmemiştir. Amiral Calthorpe'un Babıâli üzerindeki baskısı boşa gitmemiştir. Bir İttihatçı, bir 'savaş suçlusu' yok edilmiştir.
Dr. Reşit Bey'in Beşiktaş sırtlarında bir av hayvanı gibi kovalanması ve intihara zorlanmasıyla öteki 'savaş suçlularına'da bir ders verilmiş olduğu düşünülür. Bekirağa Bölüğü'nden kaçmayı başarsalar bile, yine de onlara kurtuluş yolu yoktur. Eninde sonunda yakalanacaklar, cezalarını bulacaklardır. Calthorpe, Londra'ya şunları teller:

     'Tutuklamaların etkisi, her bakımdan fevkalede oldu. hiç değilse İstanbul'da, İttihat ve Terakki Komitesiniin yıldırıldığını sanıyorum.
     Reşit Bey 6 Şubatta tekrar yakalandı ve onun üzerine intihar etti'


Vali Dr. Reşit Bey'in intiharıyla, Türk'e karşı kan davası güden Padişah Hükümetiyle İngiltere'ye, İstanbul'da ilk kurban verilmiş olur. Ama kan güdücüler birkaç kurbanla yetinmek niyetinde değillerdir...



"Millî Şehit"...

8 Nisan 1919 günü, ilk kez, bir Türk 'savaş suçlusu' aleyhinde idam hükmü verilir. Mustafa Nazım Paşa'nın Harp Divanı, Bekirağa Bölüğü'nde tutuklu bulunanlardan eski Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemal Bey'i (1884-1919) ölüm cezasına çarptırır. Sadrazam Damat Ferit Paşa, idam kararını aynı gece Padişaha yollar. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendinin de fetvasını alan Sultan Vahidettin, kararı hemen onaylar. Kemal Bey, 10 Nisan günü saat 17'de Bayezit Meydanında asılır. Olay, o günün konjoktörü içinde büyük önem taşır.

Bu düzmece mahkemenin alçakça verdiği bu idam kararı, kuşkusuz, Türk adalet tarihinin 'kara leke'lerinden biridir. Kemal Bey, Boğazlıyan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıf vekili bulunduğu sırada, 1915'te İstanbul'dan bir emir alır. Emirde, Sancaktaki bütün Ermenilerin 24 saat içinde Suriye'ye doğru sürülmesi istenir. Kaymakam bu emri uygular. Suçu budur. Görevini kötüye kullandığı, ermenilerin ölümüne sebep olduğu ispatlanmış değildir. Mahkeme, sağlam delillere göre değil, Ermeni iftiralarına göre karar vermiştir. Hukuk açısından karar, bir rezalettir.

Daha önemlisi, Padişah ve Damat Ferit Paşa Hükümeti, Türk Ermeni boğuşmasının bu döneminde Ermeniden yana olduklarını belli etmişlerdir. Ermenileri tatmin etmek, İngilizlere yaranmak için siyasî bir idam kararı verilmiştir. Türk vicdanını derinden yaralayan bu kararla, tehlikeli bir çığır açılmaya başlanmıştır. İngiliz Yüksek Komiseri, bu idam kararını bir başlangıç olarak düşünür. Bekirağa Bölüğü'ndeki öteki tutuklular aleyhinde de böyle idam kararları verilmesini ve özellikle yüksek düzeydeki Türk devlet adamlarının da idam sehpalarına yollanmasını umar ve bekler. Londra'ya şöyle yazar:

     'Eski Boğazlıyan Kaymakamı kemal... Özel Harp Divanının kararıyla 10 Nisan günü idam edildi.
     Kırım suçuna katılmaktan dolayı bir kimse, ilk kez lâyık olduğu cezaya çarptırılmıştır. Bundan sonra Hükümetin, geniş ölçüde ve özellikle yüksek düzeydeki suçlular aleyhinde aynı sertlikle hareket etme cesaretini gösterip gösteremeyeceğini bekleyip görmek kalıyor'


İngiliz Yüksek Komiseri umduğunu göremeyecektir. Padişah ve Damat Ferit Paşa Hükümetine, kolay kolay yeni idam kararları verdiremeyeceklerdir.. Olay, İngilizlerin pek beklemedikleri derecede büyük bir tepkiyle karşılanır. Büyük kitle gösterisine yol açar. İstanbul aydınları yargılamayı zaten yakından izlemişlerdi. İdam, alışılmış olduğu gib, sabaın erken saatlerinde değil, öğleden sonra, halk kitlelerinin gözü önünde, Bayezit Meydanında infaz edilmiştir. Burada halkın tepkisi biraz daha oluşmuştur. Kemal Bey, darağacı önünde halka şöyle seslenir:

     'Sevgili vatandaşlarım; ben bir Türk memuruyum; aldığım emri yerine getirdim, vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki, ben de masumum; son sözüm bugünde budur, yarında bu olacaktır. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar...
Eğer adalet buna diyorlarsa kahrolsun böyle adalet!'



Bayezit Meydanı yasa bürünür. Halkın içinden 'kahrolsun' sesleri duyulur. Ertesi gün dalgalanma Kadıköy yakasına atlar. Kemal Bey'in cenazesi vasiyeti üzerine, Kadıköy Kuşdili çayırındaki oğlunun mezarı yanına gömülecektir. Cesedi ailesine teslim edilir. Kadıköy'de büyük bir cenaze töreni yapılır. Tıbbiye öğrencileri, cenazeyi, 'Türklerin Büyük Şehidi Kemal Bey' yazılı bir çelenkle karşılarlar. Tabut, Kadıköy İtfaiye Karakolu önünden geçerken bir manga asker kendiliğinden cenazeyi selâmlar. Cenaze alayı gittikçe büyür. Evlerden hıçkırıklar duyulur. Mezarı başında imam sorar:

'Merhumu nasıl bilirsiniz?'
Cemaat birden gürler:
'Büyük vatanperverdir, iyi biliriz, Allah rahmet eylesin!'


İngilizler, Kemal Bey'in cenaze törenini yakından ve dikkatle izlerler. Kadıköy'de E. La Fontain adlı bir İngiliz istihbarat yüzbaşısı görevlidir. 12 Nisan günü cenaze törenini şöyle rapor eder:

     'Ermeni kırımı ile tanınan Boğazlıyan ve Yozgat Mutasarrıfı Kemal Bey için, Kadıköy'de bugün saat 12'de büyük ve görkemli bir cenaze töreni yapıldı. Cenaze alayının önünde Tıbbiye öğrencileri, polisler ve birçok molla bulunuyordu. Tabutun omuzlarda taşınması âdet olduğu halde, törene daha büyük önem vermek amacıyla, bu kez tabut başlar hizasından daha yukarda, eller üzerinde taşındı. Birçok Jön Türk törende hazır bulundu. Çok sayıda fotoğraf çekildi. Tören için 1000'den fazla davetiye dağıtıldı. İslâm dininde böyle bir şey şimdiye kadar duyulmuş değildi. Bütün bunların, üyelerinden birini kaybetmiş olan İttihat ve Terakki Komitesince kasten düzenlendiği apaçıktır. Hükümetin böyle bir törene izin vermekle gösterdiği güçsüzlük affedilemez...
     İslâm törelerine tamamen aykırı olarak, üzerlerinde, 'Milletin masum kurbanına' yazılı çelenkler vardı.
     Böyle bir gösteri yapılacağı Emniyet makamlarınca bilindiği halde, bunu önlemek için hiçbir şey yapılmadığı bildiriliyor. 'Törenin, bugünkü Hükümete karşı düşmanca bir gösteri olduğu açıktır'


H.A.D Hoyland adlı bir başka İngiliz istihbarat subayı, Kemal Bey'in 'Masum İslâm Şehidi' olarak adlandırıldığını belirterek raporu üst makamlara sunar. İki gün sonra Yüzbaşı La Fontain, törenle ilgili olarak tamamlayıcı bir rapor daha kaleme alır ve şunlanrı bildirir:

     'Cenaze törenini, Kadıköy, Mecidiye, Üsküdar, Dergâh Şeyhi Münip Efendi yönetti. Münip Efendi, törene katılmaları için mollalara emir vermiştir. Törende, Tıbbiye öğrencilerinden başka, çok sayıda subay ve er de bulundu. Elinde bir buket çiçek tutan tıbbiye öğrencilerinden biri, mezarın başında bir konuşma yapmıştır. Bu konuşmadan aşağıdaki parça aynen çevrilmiştir:
     'Dinle ey millet!
     Dinleyin ey Müslümanlar!
     Burada toprağa verdiğimiz insan, Kahraman Kemal Bey'dir.
     İngiliz'i Odesa'dan attılar; haydin biz de İstanbul'dan kovalım. Ne bekliyoruz? İngiliz'i atmak borcumuzdur. Felâketimizi hazırlayan İngilizi yok etmek zorundayız. Allah'ın yardımıyla yakında İngilizin kafasını ezeceğiz.'
     Bu öğrenciden sonra, bir başkası da aynı sertlikte bir konuşma yapmıştır. Her iki konuşmanın tonu, açıkça ayaklanmaya kışkırtmak için hesaplanmıştır...
     Bir muhbir, Fındıklı'da, bir cami ile Türk askerlerinin yemek yedikleri bir kulüp bulunduğunu, 10 nisan günü saat 5'te askerlerin, yemekhaneden Meclis binasına cephane sandıkları taşıdıklarını haber verdi. Taşıma iki saat sürmüş. bu binada, başka silahlar ve bombalar da bulunuyormuş...'

Bu raporlar karşısında İngiliz makamları ilk kez irkilirler. Amiral Calthorpe, İttihat ve Terakki'nin Türkiye'de hâlâ geniş nüfuzlu olduğunu, bu nedenle Kemal Bey'in, 'Haklı bir davanın ilk şehidi' ilân edildiğini, bu idamın İtilaf Devletlerine verilmiş bir ödün olarak görüldüğünü bildirir. Sadrazamın, cenaze töreninden dehşete kapıldığını söyler. Bir başka raporunda, 'cenaze törenine katılanların, Müslüman halkın büyük çoğunluğunun duygularına tercüman oldukları kuşkusuzdur' der ve kaygılarını belirtir.

İngiltere Dışişleri Bakanığını da bir düşüncedir alır. İngilizlerin yakalatıp Bekirağa Bölüğü'ne tıktırdıkları insanların kolay kolay idam sehpalarına yollanamayacağı anlaşılır. Bir İngiliz Dışişleri görevlisi, 'bu idamı, İttihat ve Terakki Komitesi kendisine bir sermaye yaptı, idamlar devam ederse yine sermaye yapacak; idamlar durdurulursa daha da fazla sermaye yapacak' diye not düşer ve şunları ekler:

     'Tutuklu suçluları Türkiye dışına sürmek bizim lehimize olabilir... Sadrazam, cezalandırmaktan pek fazla korkmuşsa suçluları bize teslim etmekten memnun olabilir'


Ama İngiliz makamları, sanıkları teslim aldıktan sonra ne yapacaklarını kesinlikle bilemezler. Türkiye dışına sürüldükten sonra ne olacak? Bir ikinci Dışişleri görevlisi, yukardaki notun altına şunları ekler:

     'Evet ama, Barış Konferansı bu durumda ne yapılacağını kararlaştırmış değildir. Suçluları yargılamak için bir Müttefik Mahkemesi kurulup kurulmayacağına, kurulunca da hangi suçluların bu mahkemenin yargı yetkisinde olacağına karar vermemiştir'


Kemal Bey'in mezarı başında Tıbbiyelilerin, 'İngiliz'in başını ezeceğiz' diye haykırmaları, İngiliz makamlarını ayrıca düşündürür. Bir görevli, 'bu konuşma yalnız ve yalnız Büyük Britanya'ya karşı yöneltilmiştir.... Silah yığınağı raporu doğruysa, hiç de iyiye alâmet değil' der.

İngilizin cesareti kırılmaya başlamıştır...


 

</p> </body> </html><noscript> <plaintext>