MİLLİ MÜCADELE TARİHİNDEN...

10 Temmuz 21'den 29 Ağustos 22'ye
 


Akibetleri Yenilgidir...

23 Temmuz-5 Ağustos 1921

Bu günlerde, 23 Temmuz-5 Ağustos döneminde, o devrin sevrci federalistlerinin 'yertsiz yurtsuz serseriler' diye aşağıladıkları Mustafa Kemal ve silâh arkadaşlarıyla, Meclis'teki anti-millici akım arasında çetin bir mücadele yaşanır. Özetle;

Fevzi Paşa, 23 Temmuzda, Meclis'te açıklamalarda bulunur. 'Tarihi günler yaşandığını, Yunanlıların çok üstün kuvvetle yaptıkları taarruza karşı, asker ve subaylarımızın insanüstü bir gayretle çarpıştıklarını, harbin çok kanlı olduğunu, ağır zayiatlara uğrandığını' anlatır, 'Biz şehir, bölge harbi yapmıyoruz; hedefimiz kesin zaferdir. Ordumuz stratejik bakımdan en uygun yerde harbe devam edecektir. Zaafa düşülecek yerlerle hiçbir alâkamız yoktur, askeri noktadan en emin yerde harbedeceğiz' der. 'Söylentilere önem verilmemesini' ister. 'Ordu elde kaldıkça, memleketimizdeki imânı tam yürekler orduya yardımcı oldukça, başarı bizimdir' der.

Bu sözler, mecburen üstü kapalı geçilen askeri açıklamalar, Meclis'teki havayı dağıtmaya yetmez. İyi niyetli itirazlar bir yana, böyle anları hiç kaçırmayan kürsü hatipleri, 'stratejik hata yaptınız' suçlamalarında bulunur. Ortalığı karıştırır. Sonunda hava yumuşar, 'Meclisin Orduya güvenini ve minnetlerini göstermek, selâmlarını götürmek maksadıyla' bir heyet gönderilmesi kararlaştırılır.

Fakat bu yumuşama, Mustafa Kemal'e yönelik düşmanlığın azaldığı anlamına gelmez. Tersine, Mustafa Kemal düşmanlığı, giderek bir saplantı haline dönüşmektedir. Yunan saldırısı başlamadan evvel Ankara'ya gelmiş bulunan İkdam gazetesi yazarı Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), Meclis bünyesindeki Mustafa Kemal saplantısını şöyle tespit eder.

'Meclis, Büyük Millet Meclisi. Lâkin, Eskişehir'in düşüşünden beri orasının bir arenadan farkı kalmamıştı. Mustafa Kemal Paşa, müzâkere salonundan içeri girer girmez bir vakitler câzibe merkezini teşkil ettiği yerde, bir takım menfi etkiler ve hattâ homurtularla karşılandığını seziyordu. Neden?... Onu da anlamakta güçlük çekmiyordu. Büyük Millet Meclisi'nin birçok mebusları, bir askeri hezimete uğradığımıza kani idi ve bunun mesuliyetini O'nun omuzları üstüne yıkmak istiyorlardı'.

Kendisine yönelik düşmanlığı, Mustafa Kemal'de farkındadır. Onu bitirmek isteyenlerin, 'Nasıl olsa savaşı kaybettiğini' varsaydıkları Ordunun başına geçmesini istemelerindeki maksadı, aynı şeyi samimi duygularla isteyenlerin maksadından ayırdettiği Nutuktaki değerlendirmesinde şöyle der. ''... Bir defa, benim fiilen ordunun başına geçmem teklifinde bulunanların fikir ve maksatlarını ikiye ayırmak mümkündür. Benim ve benimle beraber birçoklarının o zaman anladığımıza göre, bir kısım zevat, artık ordunun tamamen mağlup olduğuna, durumun iadesine imkân kalmadığına, bundan dolayı, dâvanın, takip ettiğimiz millî davanın kaybolduğuna hükmetmişlerdi. Bu sebeble duydukları hiddet ve şiddeti benim üzerimde teskin etmek istiyorlardı. İstiyorlardı ki, kendi tasavvurlarına göre, hezimete uğramış ve uğramaya devam edecek olan ordunun başında benim de şahsiyetim hezimete uğrasın! Diğer bir kısım zevat, diyebilirim ki çoğunluk, bana olan inançları nedeniyle samimî olarak ordunun fiilen başına geçmemi arzu ediyorlardı.

Henüz fiilen kumandanlığı almamı sakıncalı görenlerinde düşüncesi şu idi:

Ordunun bundan sonraki herhangi bir muharebede muvaffak olamaması, tekrar geri çekilmesi uzak bir ihtimal değildir. Bu durumlarda ben, fiilen ordunun başında bulunursam, genel anlayışa göre son ümidin de yok olmuş olduğu gibi bir inancın doğması olasılığı vardır. Halbuki durum henüz son tedbir, son çâre ve son kuvvetlerin feda edilmesini gerektirecek mahiyette değildir. Bundan dolayı, kamu oyunda son ümidin saklanması için benim şahsen askerî harekâtı idare etmem zamanı gelmemiştir'

Bunlar olurken, 28 Temmuzda, Kütahya'da Kralları Konstantin başkanlığında topladığı 'Harp Meclisi'nde Ankara üzerine yürüme kararı alan düşmanın ileri harekât hazırlıklarıda sürmektedir.

O kritik günlerde, 'İşte bir millet hem kendi Sultanına ve hemde dünyayı yenen İngilize, Fransıza karşı gelmeye kalktımı, olacağı budur!' diyerek, iç kargaşa çıkarmaya uğraşan kronik işbirlikçilik hastalığının, batı tapınmacılığının Meclisteki uzantıları, 'Ordunun savaşı nasıl olsa kazanamayacağı' hesabıyla, Başkumandanlığı kabul etmesi için ısrarlarını arttırırlar. Onların bu ısrarına, 4 Ağustosta hazırladığı bir önergeyle, 3 aylığına Meclisin bütün yetkilerini kullanma şartıyla müspet cevap verir. 3 aylığına Meclisin bütün yetkilerini kullanma şartı, üzerinde şiddetli tartışmalardan sonra, 5 Ağustosta, Rıza Nur ve 9 arkadaşı tarafından meclise sunulan bir kanun tasarısıyla kabul edilir...

Görev, aynı gün, '...Efendiler, zavallı milletimizi esir etmek isteyen düşmanları mutlaka mağlup edeceğimize dair olan güven ve inancım bir dakika olsun sarsılmamıştır' denilerek ve 'kesin olarak inanılan bu tam güven, bu görüş' o dakikada 'hem sayın heyete, hem bütün millete ve bütün dünyaya karşı ilân'da olunarak, üstlenilir.

'Vatan toprağı' deyince, 'yer kabuğunun canlıların yaşamasına elverişli, çürümüş organik maddeler ihtiva eden yüzeyi'nden fazlasını aklı almayan kronik batı tapınmacılığının, 'Millet, Millicilik, vatan, vatanseverlik, bağımsızlık' gibi kavramları tamamıyla bırakması, zaman zaman eline ayağına dolanan bu ağırlıklardan kurtulması ise, şayet Türkiye, mevcut şartlar değişmeden, yarın AB'ye yutulsa, hemen bir gün sonra, 'Güneydoğu adını dünyada bizden başka kullanan yok. Bir batılı diplomata, politikacıya, gazeteciye Güneydoğu derseniz imkânı yok anlamaz. Erzurum'u, Trabzon'u, Van'ıda sahiplerine bir an evvel teslim edelim, yoksa dünyada yalnız kalırız, içe kapanırız. Türk milliyetçiliği demeyi bırakın, o terörizmdir' şeklinde, 'duygusallığı bırakıp, açık konuşacakları', mesela bugünlerde, Kıbrıs Kurtuluş Harekâtı'nın 28 Yıldönümünde yaptıkları 'AB toprağı Kıbrıs' edebiyatından belli olan günümüzdeki Milli-Ulusal devlet düşmanlarının ortaya çıkmasıyla olacaktır.

 



23 Temmuz 2002