"Kanun su gibidir, akarsa nimet yetişir"

Yusuf Has Hacip







"Yeryüzündeki hiçbir millet, az çok dengeye erişmiş hiç bir toplum dışardan ısmarlama bir program üstüne kurulmamıştır"

Dostoyevski
 



Radyo Dolunay Yazıları


-Eve döndüğünde geceyarısımıymış?

-Geceyarısını bile geçmiş. Dolunaymış o gece. Bakırköy meydanına geldiğinde farketmiş.  Kaşar peynirine benzetmiş.

-Annesi çıldırmıştır.

-E, haliyle.

-Niye o kadar uzun sürmüş ki? Yoksa bu çocuk Sirkeci-Bakırköy arasını da...

-Hayır, o kadarda değil. Trene binmiş binmesine de... Bir dakika. Alo, K 999, evet?... "Aktif iradesizlik" dediğiniz "bitkisel hayattayken bulmaca çözmek gibi bir şey" olmalı. Aynı köşe yazısı değil bu. "Brokenwindow doktrini" diye bir doktrin duymadım. Efendim?... Yokta ondan. Ankara temsilcisi ha?... Bir saniye, alo?

-Medya çok sorumsuz doğrusu.

-Aynı fikirdeyim.

-Meselâ ABD'nin atom bombası atacağı söylentileriyle nükleer enerji düşmanlığının artmasına sebep oluyorlar. İnsanlar zaten ön yargılı. Şimdi bir belgesel izliyorum, ne kadar faydalı bir enerji kaynağı halbuki.

-Öylemi? Zararları da var diye biliyorum.

-Her şeyin fazlası zarar. Güneş de kanser yapıyor. Yinede...

-Güneşle bir alâkası yok.

-Bal gibi de var. "Güneş bir reaktör" meselâ. "Hayatımızı bir reaktöre borçluyuz". İçinde...

-Güneş bir "reaktör" değil.

-Elbette reaktör.

-Değil.

-Değil mi?

-Değil.

-?

-Niye olsun ki?

-E, içinde nükleer reaksiyonlar oluyor, nükleer fırtınalar kopuyor...Kopmuyor mu?

-Biliyorum.

-Bir reaktör işte...

-Atom reaktörlerine de "güneş" deyin o halde.

-?

-Bu durumda  Çernobil faciasıda
"insan yapısı güneş"lerden birinin içinde kopan "bir nevi tabii nükleer fırtına" olur. Tabiat hadisesi gibi bir şey.

-?

-Veya "yapma güneş
fırtınası".

Hattakilerden biri;

-Nazım Hikmet diyordu zaten bir şiirinde... "Taranta Babuya Mektuplar"da.

-"İyimser Adam"ın sonunda... O farklı.

-Efendim?

-Size söylemedim.

-
Reaktör gibi... Bir nevi reaktör demek istemiştim.

-Adı "reaktör" değil, Güneş... "Gibi olduğu" ile "ad"ı birbirine karıştırırsanız, anlamlarda karışmaya başlar. Sonra adını unutursunuz, "gibi zannettiğiniz" de "adı" olur. Güneş 150 milyon kilometre ötede, bir tane... Benzersiz. Metafizikçi, maddeci, insan yapısı olmadığını kabul etmeyen de yok. Ben rastlamadım.

-Anladım. Fakat kaza ihtimali çok azalmış, 10 milyonda bire inmiş. Üstelik kesintisiz... Güvenilir... Çevreci...Maliyeti çok düşük...

-
"Moth ball" kokusu bu.

-Efendim?

-
Sonra anlatırım. İhtimali 10 milyonda bire inen neydi demiştiniz?

-Kaza...

-Ne tip bir kaza? Meselâ erime kısmi mi, tamamen mi?

-?

-Standart bir kaza yok ki?... Var mı?

-Yok tabii ki.

-"10 milyonda bire inmiş"... Bu kumarbaz mantığı. Kumarbaz böyle bir takım ihtimal hesapları yapar, bazen kazanır, kaybeder.

-Oynamadığım için bilmiyorum.

-Nükleer reaktör "yeşil çuhalı masa" değil... Ben de kumar oynamıyorum, fakat nükleer reaktörde kaybetmekle, "masa"da kaybetmenin aynı olmadığını da görebiliyorum. Kaza çeşidi, şiddeti, ölü-yaralı sayısı gibi bir sürü değişkeni istediğiniz sonuca ulaşmak, ekranlardan yüreklere su serpecek veya tüyleri diken diken edecek bir ihtimali elde etmek üzere kurgulayabilirsiniz. Sonucun "kağıt üzerinde" nasıl çıkacağı size bağlı. Sizin arzunuza göre... Bir muhasebecinin, vergi ödemenin kazancı kutsallaştıran bir vatandaşlık görevi olduğuna inanmakla birlikte, ödemesi gereken miktar bakımından kendine göre düşünceleri bulunan kazanç sahibinin isteği üzerine, hesapları, rakamları tasnif etmesi, ayarlaması gibi...

Hattakilerden biri;

-İlerde af-maf ediliyorlar.

-Sonra "insan hatası" ihtimali daima mevcut. Bir görevlinin uyuklama, yanlış düğmeye basma ihtimali, hidro elektrik santralında çalışan bir insanınkinden daha az değil.

-Belgeselden öğrendiğime göre, artık el değmeden, makinelerle kuruyorlar reaktörleri.

-Öyle mi?... Fakat soğutma sistemleri yine insan eliyle, tesisatçılar tarafından kuruluyor. Soğutma sistemi dediğinizde binlerce boru, binlerce bağlantı. O bağlantılarda en ufak bir kaynak hatası, yine borularda, insan gözünün göremeyeceği kıldan ince bir yarık, çatlak, ilerde felâketle sonuçlanacak bir kazaya sebebiyet verebilir. Sonra bilerek yapılan ihmaller var. Mesela kalite kontrolü yaparken, soğutma sisteminin röntgenini çekiyorlar diyelim. Binlerce boru... Zaman para demek ya, bazen bir tanesinin röntgenini çekip, çoğaltırlar. Yakalanmazsa nereden bileceksiniz?  Öyle 10 milyonda bir, yüz milyonda üç gibi rakamlara bakmayın. Meselâ reaktörün tepesindeki kubbeye benzeyen koruyucu betonun harcına işçilerden biri, afedersiniz su dökse, o beton ilerde dağılır. Taşlıtarla'da gecekondu duvarı değil ki zararı bir aileyle sınırlı kalsın?...Komik gelebilir, fakat "insan bu".

-Hiçbir ihtimalin garantisi yok.

-O zaman garantisi varmış gibi anlatmamalı.

Hattakilerden biri;

-ABD'de, bir özel laboratuarda çalışanların, hastalardan, "müşterilerden" aldıkları veya hastanelerin gönderdikleri kan örneklerinin bir kısmını papatya falı açar gibi, "Bunda kan kanseri var, bunda yok...Bunda bu var, şunda hiç bir şey yok" diye çöpe atması geldi aklıma.

Hattakilerden bir diğeri;

-Amma da korkunç bir hadise!

-"Hasta" olduğuna karar verdikleri "müşterilerin" tüplerini çöp tenekesine basket topu atar gibi atıyorlarmış.

-Kadınmıymış bunu yapan?

-O kadarını hatırlamıyorum. 80'lerde bir laboratuarı yakalamışlardı.

-Özel hastaneye gitmeye ödü patlar insanın artık. Her an masraf kaleminden düşülebilirsin yani. Keşke anlatmasaydın.

Hattakilerden bir başka diğeri;

-Sağlıklı adamda gürültüye gidiyor bu arada.

-
Niye? Çünkü "hasta"yı "hastalanmış bir insan" değil, "evvelâ müşteri", yani cüzdan olarak görüyor. Anlayış bu olunca, laboratuarı da, hastanesi de,"müşteri"ye "daha iyi hizmet verebilmek için", sağlık hizmetlerinden, test masraflarından kısıyor. Özel hastane, laboratuar kurulması değil, anlayış yanlış. Anlayış yanlış olunca, hastanenin, laboratuarın sahibi devlet de olsa fark etmez. Herşey birbirine bağlı ya, bu anlayışa sahip bir insan, "Vatan toprağı da neymiş,  biz dünyanın en değerli 'arsası' üzerinde oturuyoruz, haberimiz yok" der, toprağını da, askerini de, hukuku da, komşusunu da, kendini de... Ha, güler yüzlü hemşireler, kaliteli müzik yayını, iç açıcı ferah bekleme odaları olmasın da demiyorum.

-Öyle diyorsunuz diyen olmadı.

-Öyle diyorsunuz dediniz demedim ben de zaten. Böyle bir ek yapmayınca, bu seferde hemen itirazlar, damgalamalar başlıyor. Başka?...

-Fakat Tıpta kullanılan nükleer teknolojiye, hayat kurtaran nükleer ilâçlara nasıl hayır deriz?

-"Belgesel"lerde öyle diyecekler tabii. "Nükleer teknolojiye nasıl hayır deriz? Tıpta kullanılan nükleer teknolojiye, hayat kurtaran nükleer ilâçlara nasıl hayır deriz"...Hayır demiyorum ki. Hayat kurtaran nükleer ilâçlar laboratuarlarda yapılıyor, nükleer reaktörlerde değil. Bu ilâçlar, reaktörlerden elde edilen atom enerjisi kullanılarak yapılmıyor. Tıpta nükleer teknoloji kullanmakla, nükleer reaktörlerde atom çekirdeklerini parçalayarak, kontrol altında atom bombası patlatarak nükleer enerji elde etmek arasında şart ilişkisi yok.

-
ABD'nin Japonya'ya atom bombası attığını da söylüyorlar. "Yüz elli bin kişi öldü. Bu savaşın sonuydu" diyor.

-
Fondaki ses mi?

-İşte şimdi söyledi.

-
Neydi son cümle?

-"Yüz elli bin kişi öldü"

-
Hayır, hayır o değil.

-"Bu savaşın sonuydu", o mu?

-
Yani, "Yüz elli bin kişinin ölmesi büyük bir 'insanlık dramı' ama savaşın sonunu da getirdi"...mi oluyor?

-?

-
Adeta, "Allah korusun, savaş uzasaydı, kimbilir kaç yüz elli bin kişi daha ölecekti" mi?... Bir defa, atom bombasının atılmasına borçlu değiliz, Japonya artık ABD'ye tehdit teşkil etmiyordu, o bombayı zamanla yarışır gibi üretip, attılar. Hem deney, hem de Pearl Harbor'ın karşılığı olsun diye...

-Anladım. Siz nükleer enerjiye kesin olarak karşısınız, hayır diyorsunuz. Halbuki İskandinavya'da bile yaygın.

-Yeterli güneş ışığı yok, ama Afrika'da, bizim bölgemizde, nükleer reaktörlerin pazarlanmak istendiği ülkelerde güneş ışığı tonla... Öyle değil mi?

-Doğru.

-Ziyan oluyor. İskandinav ülkeleri o kadar güneş ışığı alsalardı, değerlendirirlerdi.
"Maliyeti çok düşük, ucuz" dediniz, bu da doğru değil.

-Bakın bu doğru, nükleer enerjiyle elde edilen elektrik daha ucuza mal oluyor. Nükleer enerjiyle elde edilen elektrik kullanan tüketicilerin faturalarını gördüm bir gazetede. "Sudan mı, nükleer enerjiden mi, rüzgârdan mı, kömürden mi, yağdan mı, hangisinden elde edilen elektrik daha ucuz?" başlıklı bir haber-magazin dizisinde, farklı yollardan elde edilen elektrik kullanan çeşitli ülkelerden tüketicilerin elektrik faturalarını basmışlardı.

-
Ha, siz "tüketici" olarak düşünüyorsunuz. Yani kullandığınız elektrik nükleer enerjiyle elde edilmiş olsa, ay sonunda mı, üç ay sonunda mı her neyse, fatura geldiğinde, "Bu ay ne kadar çok elektrik kullanmışım şu hale bak, eğer bu elektrik sudan elde edilseydi, faturayı görünce gözlerim fal taşı gibi açılırdı, halbuki nükleer enerji sayesinde... hiç vallahi, sudan ucuz" diye düşünüp, sevinecektiniz, doğrumu?

-Evet, doğru...öyle düşünüp, çok sevinecektim.

-
Nereye gidecekti peki o radyoaktif atıklar?...

-Atık mı?

-Meselâ "Türk Limanlarının Ve Kıyılarının Irak Cumhuriyetine Yönelik ABD Saldırısına Göre Düzenlenmesi Tezkeresi"  hazır kabul edilmişken, genişletme çalışmaları filan derken, müteahhidin birine ihale edip, şöyle Akdenize, Karadenize nazır, üç-beş çakıl taşından ibaret tepelerden bir kaçına nükleer reaktörleride kurdunuz. Elektrik bol, fiyatı ucuz, her bir yan ışıl ışıl ve siz bir tüketici olarak öyle mutlusunuz ki... İyide atıkları ne yapacağız?... Çöpe atamayız. Denize, göle akıtmakla olmuyor. Kimse de almıyor. Bu atıkları nerede muhafaza edeceğiz sahi?... Kutunuz var mı bankada?

-Efendim?

-İçinde ne var, imitasyonmu diye merak ettiğimden değil. Değerli kâğıtları, ev, arsa, tarla tapularını, incik, boncuklarını koyuyorlar diye duymuştum. Kolye, küpe, bilezik, Türk taşı, yakut gibi yükte hafif, pahada ağır takılarını... Bu atıklarda işte bir nevi yükte hafif pahada ağır takı değerinde.

-?

-
Kanserden, sakat doğumlara, nesiller boyu sürecek çevre yıkımını taşıyan yükte hafif pahada ağır mücevher değerindeki bu "atıkları" banka kutusundaki "takılar" gibi saklamak zorundayız. Bu atıkları öyle saklamalıyız ki, radyoaktif yarı-ömürlerini çevreye zarar vermeden tamamlasınlar.

-Bu mümkün değil mi?

-Masraftan kısmadan, hile yapmadan insana ve çevreye zarar vermeyecek şekilde saklamak, eh mümkün diyelim, fakat masraftan kaçmadan, hile yapmadan. Nükleer atıkları kurallara uygun, masraftan kaçmadan saklama faaliyetini dev bir kutuda saklıyoruz gibi düşünelim. Muhafaza altına aldığımız atıkların yarı ömrü, atıyorum, 200 000 yıl olsun. Siz bankadaki kutuya diyelim ki yılda 20 dolar ödüyorsunuz. Çok komik bir rakam, bu saklama faaliyeti için 20 dolar harcasak, iki yüz bin kere yirmi ne yapar?

-Müthiş bir masraf!

-Demek ki nükleer enerji kullanarak elde edilen elektrik, bir tüketici olarak size ucuza mal olan bu elektrik, aslında hiç de sudan ucuz değil.

İster masrafdan kaçınmak, maliyetleri düşürmek için, arkadaşın bahsettiği laborarutarın kan tüplerini çöpe atması gibi, gizlice komşu ülkenin toprağına, gölüne, kıyısına, açık denizlere bırakın, ister masraftan kaçmadan dev bir kutuda saklıyor gibi muhafaza altına alın, tüketici olarak size ucuza mal olan, insan olarak size pahalıya patlıyor. Çocuklarımıza gelecek hazırlamıyor, yarı ömrü 200 000 yıl problem bırakıyoruz... Çözsünler diye. Bir saniye, alo?

-"Kıbrıs Türkünün ezici çoğunluğunun coşkusuna, Anavatana bağlılığına, davayı sonuna kadar götürme kararlılığına inanan, güvenen bir lider olarak halkıma kefil olduğumu iftiharla sizlere duyurmak isterim. Kimse bizi sizden, sizi bizden ayıramaz; kimse aramıza nifak sokamaz. Bugün dünya üzerimize gelmektedir. Yalan haberlerle, sahte yayınlarla, içte ve dışta işbirlikçileri ve mandacılarla büyük bir oyun oynanmaktadır. Bu bana 1919 Türkiyesini anımsatmaktadır. Bu kez acı zehir BM eliyle Avrupa patentli sunulmaktadır. Türk ordusu adadan çıkacak, Türk bayrağı yasaklanacak, Rumlar kuzeye, Türkleri kuşatacak şekilde yeniden yerleştirilecek; eşitlik-ortaklık-egemenlik ayaklar altında iken varmış gibi gösterilerek Kıbrıs adası AB yoluyla Yunanistan'a bağlanacak, Türkiye güneyden de kuşatılacaktır"... Denktaş'ın KKTC ve Rauf Denktaş'a Destek Girişimi tarafından düzenlenen Denktaş'la Omuz Omuza mitingine gönderdiği mesajdan.

-Yılmaz Sakarya... Nasıl tanıdım sesinden? Miting Şişli'deydi değil mi?

-Ben gidemedim. "Türkiye Denktaş'la Omuz Omuza Bağımsız Türkiye'nin Savunması Kıbrıs'tan Başlar", böyle sloganlar atılmış... Tezkereleri imzaya açtılar.

-Az önce duydum. Milliciler, vatanseverler "Kemalist terörist" ilân edilmeyi göze aldılar, fakat onlar Türk Milletini buna inandırabilirler mi?. Konuşuruz sonra. N'oldu, belgesel bittimi? Size söylüyorum, sesiniz çıkmıyor.

-Bitti.

-Ben nükleer enerjiye karşı değilim, fakat sizin savunduğunuz gibi değil. Nükleer enerjiyi savunurken, faydalarını anlatırken kullandığınız strateji yanlış. O stratejiyle savunamazsınız. Bulun bakalım. Bulamazsanız ben söylerim... "Ülkem Benim"
 



dolun__ay@hotmail.com