"Kurtuluş için, bağımsızlık için önünde sonunda düşmanla, bütün varlığımızla vuruşarak onu yenmekten başka çaremiz yoktur ve olamaz!

Sinir gevşetici sözlere, öğütlere önem verilmemeli ve bel bağlanmamalıdır. Osmanlı yönetim ve siyasasının yarattığı bu bu türlü anlayış kötü görülmelidir. 'Orduyla, savaşla, direnmeyle bu işin içinden çıkılamaz' biçimindeki, kaynağı dışarda bulunan öğütlere uymakla bir vatan bir millet bağımsızlığı kurtarılamaz.

Tarih böyle bir olay yazmamıştır.

Bunun tersini düşünerek iş göreceklerin acılı sonuçlarla karşılaşacaklarına kuşku yoktur. İşte böyle yanlış görüşlü, yanlış anlayışlı kişiler yüzünden Türkiye her yüzyıl, her gün, her saat biraz daha gerilemiş, biraz daha çökmüştür. Bu çöküş, yalnız maddi olsaydı hiçbir önemi yoktu.

Ne yazık ki, çöküş ahlâki ve manevi değerleri de kapsamış görünüyor...Hiç kuşku yok ki, bu büyük ülkeyi, bu koca milleti dağılıp yok olma uçurumuna sürükleyen başlıca etmen, bu olmuştur.

Baylar, bilirsiniz ki, Mecliste bu anlattığım dönemde, en çok olumsuz ve karamsar görünenler, bir zamanlar Türk Milletinin kendi kendine bağımsızlığını elde edemeyeceği kanısını ortaya atmış olan kişilerdir. Şunun bunun güdümünü istemekte direnenlerdir. Onun için, düşüncelerime şunlarıda ekledim. Dedim ki:

'Baylar, maddi ve özellikle ruhi çöküş, korkuyla, güçsüzlükle başlar. Güçsüz ve korkak insanlar, herhangi bir yıkım karşısında milletin de duraksamasına yol açarlar. Güçsüzlük ve duraksamada öyle ileri giderler ki, sanki kendi kendilerini alçaltırlar. Derlerki:

'Biz adam değiliz ve olamayız. Varlığımızı, kayıtsız şartsız olarak yabancı bir devletin eline bırakalım. Balkan Savaşından sonra milletin, özellikle ordunun başında bulunanlar da, başka biçimde ama gene bu anlayışla iş görmüşlerdi.

Türkiye'yi böyle yanlış yollarda dağılma ve yok olma uçurumuna sürükleyenlerin elinden kurtarmak gerekir. Bunun için bulunmuş bir gerçek vardır, ona uyacağız. O gerçek şudur:

'Türkiye'nin düşünen kafalarını büsbütün yeni bir inançla donatmak. Bütün millete sağlam bir manevî güç vermek'

Şimdi baylar, düşmana saldırmak için verilmiş olan kesin kararımızı uygulamaya başlamadan önce, hazırlamak ve tamamlamak zorunda bulunduğumuz savaş araçlarının ne olduğunu söyleyeyim: Tam üç aracın hazırlığının yeter ölçüde olduğunu görmek istiyorum.

Birincisi, en önemlisi ve temel olanı doğrudan doğruya milletin kendisidir; milletin, varlığı ve bağımsızlığı için gönlünde, bilincinde beliren ve gelişen istek ve dileklerin sağlamlığıdır. Millet bu içten gelen isteğini ne denli güçlü gösterirse, bu istek ve dileğinin gerçekleşmesi için ne denli çok direnç ve inanç gösterirse, düşmanlara karşı başarı sağlamak için o denli güçlü bir aracımız olduğuna inanırım.

İkinci araç, millet adına iş gören Meclisin, milli-ulusal isteği belirtmekte ve bunun gereklerini, inanarak uygulamakta göstereceği direnç ve yiğitliktir. Meclis, milli-ulusal isteği ne denli çok dayanışma ve birlik içinde gösterirse, düşmana karşı o denli güçlü bir üstünlük aracımız olur.

Üçüncü araç, milletin silâhlı evlâtlarından meydana gelip düşman karşısına çıkarılmış bulunan ordumuzdur.

Baylar, dedim, 'Bu üç türlü araç veya gücün düşmana karşı kurduğu cepheler iki nitelikte düşünülebilir. Kolay anlaşılmak için şöyle diyeyim: İç cephe, dış cephe.

Temel olan iç cephedir.

Dış cephe, doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silâhlı cephesidir. Bu cephe, sarsılabilir, değişebilir, yenilebilir; ama bu durum, hiçbir zaman bir ülkeyi, bir milleti yok edemez. Önemli olan, ülkeyi temelinden yıkan, milleti tutsak kıldıran, iç cephenin çökmesidir. Bu gerçeği bizden daha çok bilen düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için yüzyıllarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Bugüne dek başarı da sağlamışlardır. Gerçekten, 'kaleyi içinden almak', dışından zorlamaktan çok kolaydır. Bu amaçla içimize dek sokulabilen arabozucu mikropların, araçların bulunduğunu ileri sürmek yersiz değildir.

Meclisin anlayışı, yürütümü ve durumu düşmana umut vermedikçe iç ve dış cephelerimiz hiçbir zaman yerinden oynatılamaz. Mecliste bir, ya da birkaç üyenin karamsarlık aşılayan sözlerinden bile bize karşı yararlanma yolları aranmakta olduğundan şüphe edilmemelidir.
Dışişleri Bakanlığının dosyaları bununla ilgili belgelerle doludur. Kesinlikle bildiririm ki, istemeyerek de olsa, düşmanlara umut verecek en küçük bir belirti gösterildiği sürece, ulusal amaca ulaşmamız gecikir"

Atatük
Kurucu Ulusal Önder


..


-İçinden geçmekte olduğumuz dönemi iki cümlede toparlamak gerekirse, Türk Milleti, istenmeyen bir ihtimal olarak ABD saldırısıyla ivmelenecek iç savaş sürecinden geçme pahasınada olsa, ki bu doğrultuda bir gelişmede, Türk medyası ve siyasi yapısı içinde, ABD'yi "tanrı...kader" kabul eden bir anlayışla, tam bir beşinci kol faaliyeti yürütenlerin tarih ve millet önünde sorumluluğu büyük olacaktır, etnik köken ve inanç temelindeki iç kargaşaya bir son verip, Anadolu ve Doğu Trakya toprakları üzerinde, mevcut sınırlar dahilinde Türk siyasi birliğini gerçekleştirme yolunda, milli-ulusal hamlenin şafağındadır...

-Anadolu ve Doğu Trakya, mevcut sınırlar dahilinde, adı Türkiye Cumhuriyeti Devleti olan bir bütündür, bu ikisi birbirinden ayırılmaz. Anadolu'suz Trakya, Trakya'sız Anadolu olmaz.

Biliyorsunuz, kendilerini Türk Milletinin bir parçası olarak kabul etmeyenlerle, şeklen Türk milletinden olmakla birlikte, mutluluğu, diğerlerinin yanında yakalayanlar, Trakya'yı, hatta Ege'yi, Türk vatanı olarak görmezler. Bu bölgelerin 1922 Ağustosun'da Yunanistan'dan çalındığına inanırlar. Bunlar, 11 Aralık 1921'de, Sakarya Zaferi'nin kazanılmasından sonra dahi, Istanbul'daki Yunan temsilciliğine, Bursa'nın başkent olacağı, İngiliz-Yunan kuklası "Batı Anadolu Özerk Devleti" kurma teklifinde bulunmaktan haya etmemişlerdir. Böyleleri, AB'ye katılmakla, Kıbrıs'ın olduğu kadar, Trakya'yla Batı Anadolu'nun da asıl sahiplerine geçeceğine inanırlar.

-Etnik köken kışkırtılığıyla mukaddesat bezirgânlığı aynıdır. Kuzeyden güneye, doğudan batıya, sırf Türk olduğu, kendisini böyle hissettiği ve bundan mutlu olduğu için aşağılama, horlama, hele birbirine düşürme, kırdırma dönemi biteli hayli oluyor...Birbirinden farklı,"din"le "millet gerçeği", hangi din, hangi millet söz konusu olursa olsun, müspet maksatla da olsa birbirine karıştırılamaz, özdeş kılınamaz... Bu, milli birliği engelleyip dağıtma maksatlı bölücülük tuzağıdır. Bu tuzağa düşen milletler iflâh olmamış, "iç cephe"leri çökmüş, enerjilerini, boş lâflarla ziyan ederek, birbirlerini yiyerek güçsüz düşmüşlerdir.

Sağlamlaşma yolundaki milli birlik ve bütünlüğü parçalama maksatlı, etnik veya dinî misyonerlik faaliyeti yürütmemek şartıyla, Gagavuzundan Hazar Türküne, Çerkezinden Kırımda yaşayanına, insanların kendilerini büyük bir aile olan Türk Milletine mensup saymaları, bundan mutlu olmaları, her Türk gibi, bizleride mutlu kılar. Esasen, "etnik milliyetçilik anlayışı"nın tersine, kendisini Türk Milletine mensup hisseden, böyle hissetmekten mutlu olan herkes Türk Milletine mensuptur. Sadece Türk olmak bakımından, şartı, şurtu, kaydı, kuydu yoktur. Zorla Türklük yok. Fakat Türk olmaktan mutsuzluk duymanın mükâfatıda yok.

Kendilerini Türk Milletinin bir parçası olarak kabul etmeyenlerle, şeklen Türk milletinden olmakla birlikte, esas mutluluğu diğerlerinin yanında yakalayan unsurların, etnik köken kışkırtıcılığıyla Türk Milletini birbirine düşürme, kırdırma dönemi kapanmıştır. "Biz milliyetçiler gözleri açık adamlarız"... Türk Milleti her ne zaman birlik ve bütünleşme yolunda adımlar atmaya başlasa, hemen türeyen bu kışkırtmalar karşısında uyanık olun.

Meselâ, Almanya'ya yönelik, "Alman Türkü yaratmak istiyorlar!"... "İki dilli Almanya olmalı" şeklindeki sözlerin Türkiye'deki karşılığı, "Türk ırkçıları, Lâ Pen'leri Türk Kürdü yaratmak istiyorlar!" ve "Çok resmi dilli Türkiye istiyorum"dur... Görünüşte Almanya'ya yönelik bu eleştirilerilerin asıl hedefi varlığı ortadan kaldırılmak istenen Milli-Ulusal Devlet yapısıdır.

Almanya'da ayrı bir "Türk Devleti" veya "özerk Türk bölgesi" talebi olmayan Türklerin "siyasi, kültürel haklarını genişletme mücadelesi"yle, Irak ve Türkiye'de siyasi-idari yapıların etnik temelde parçalanmasına yol açacak rejim değişikliklerini savunanların bu maksada yönelik olan "siyasi kültürel hakları genişletme mücadelesi" arasında bir paralellik kurulamaz. "Üniter devlet yapısından daha güçlü" Alman federal devleti ile, Sevrci federalistlerin işgali, kuşatması altındaki Türk devleti arasında, "ırkçı uygulamalar...ırkçı kafa yapısı"  bakımından paralellik kuranlar, hele bu "benzerliği" Türklük içinde yer alarak keşfedenler, Almanya'daki mücadelenin karşılığının Türkiye'nin parçalanması olamayacağını bilmeli.

"Türk, Kürt, Lâz, Çerkez ayrımı yapılmasına karşıyım" demek yetmez...

Hem gerçek Türk vatanseverlerinin, hem de Türkiye'yi etnik temelde "kukla idarelere, rejimlere" bölmek için faaliyet yürüten iç-dış cephenin "yapılmasını doğru bulmadığı" bu ayrıma, kendini Türk Milletine mensup kabul ederek, bundan mutluluk duyarak, vatanın ve milletin birliği ve bütünlüğünü savunan bir konumdanmı karşı çıkıyorsun, yoksa karşı çıkmaktan maksadın, Türk'ü kurucu asli unsur olma konumundan uzaklaştırmak mı?

Önemli olan bu.


Yücel Atasel