"69 yılı olmalı, o sabah Kartaltepe İlkokulu'da dahil, çevrede bulunan hemen bütün ilkokulların öğrencileri, başlarında öğretmenleri olduğu halde, Bakırköy Sahil yoluna erkenden yığılmışlar, o zamanki adıyla Yeşilköy Havalimanı istikametine doğru geçip gidecek "konuğu" bekliyorlardı.

Ellerindeki her iki ülkenin kâğıttan bayraklarını "konuk" geçerken nasıl sallayacaklarını, gülümseyeceklerini, haykıracaklarını öğrencilere günler öncesinden prova ettiren öğretmenlerin davranışlarındaki, yüzlerindeki ifadeye bakılacak olursa, o an duydukları sevinç, 29 Ekim törenlerinde duydukları sevinçten daha fazlaydı.

Sabahın köründe sahil yoluna yığılan küçük bedenler, bir türlü geçip gitmeyen "konuğu" beklemekten yorulmuşlardı.

Sanki,"teftiş heyecanı" yaşayan öğretmenler, şikâyet eden, sırayı bozan, yere çöken çocukları, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramında olduğundan daha sert bir sesle azarlıyorlar, hatta öbür bayrağı Türk bayrağından biraz daha aşağıda tuttuğu için...şamar atıyorlardı.

Nihayet konvoy geçerken, içinde "konuğun" bulunduğu otomobil tam çocuğun hizasında yavaşladı...Otomobilin arka koltuğunda oturan "beyaz puanlı şapkalı konuk kadın"ın, yolun kenarına yığılmış, ellerindeki kâğıt bayrakları sallayan, haykıran çocuklar üzerinde, bir yandan diğerine gezdirdiği "görme olmayan" bakışları, hemen önde, hiç bir şey yapmadan "öyle durmuş bakan" çocukta durdu.

Kırmızı zemin üzerine basılı Atatürk resmi bulunan kâğıt bayrağa bakan çocuk, başını tekrar kaldırdığında, "konuk kadın", İngiltere Kraliçesi yoktu.

Çocuk, bütün bunları gördüğünü, daha sonra, aynı karşılamada bulunan öğretmeni, Kurucu Ulusal Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün, Türkiye'ye ziyarette bulunduğu sırada, yemekte üzerine kahve dökülen İngiltere Kralı'na,  "Herşeyi öğrettiğim bu millete uşaklığı öğretemedim!" dediğini anlattığı sırada, yanağı sızlamaya başladığı anda farketti"...

 

 

"Taking a new step...is what people fear most"

 Dostoyevski


.........


Zülf-i Dilârâ"

-III-

-Beddua edeyim bir de istersen... Cadılık gücünüz böyle durumlarda işlemiyor... "Gücü, onu sevene işleyen iyi kalpli cadı" türü...

-Bu bir cezaymış aslında....

-Cadı olduğunuzu da gizlediniz benden...

-Açıklamaya vakit yoktu...hem

-Plân yapmaktan vakit kalmıyordu, değil mi...

-...söylesem korkardınız....

-?

 -Çok eskiden büyükannelerimden biri, onu çok seven bir genci süründürmüş aylarca...ve de yıllarca...

-Ee?

-Çok çektirmiş çocukcağıza....Çocuk, en sonunda dağ başında ölmüş, gitmiş. Çocuk dediysem, adam...

-Sonra n'olmuş?

-Hiç.. Mağarada donmuş buz kesmiş... Yıllar sonra bulduklarında ilk günkü gibiymiş... Cesedi hiç bozulmamış.

-?

- Niye öyle ters ters bakıyorsunuz?... Bakmasanıza.

-"Çocuğu çok süründürmüş... Çocukta sonunda dayanamamış ölmüş", öylemi?

-Evet...

-Hepsi bu mu?...

-Cadılar Senatosu'nda  gizli bir oturumda, oy birliğiyle büyük anneannemi bu  tuhaf cezaya çarptırmışlar, ta ki...Çok uzun, karışık bir hikâye aslında... Acıklı.

-Belli oluyor... Kaçıncı yüzyılda yaşanmış bu acıklı hadise... Hem hangi dağdaydı bu mağara? Kafkaslardamı, Balkanlardamı?

-Unuttum.

-Unuttunuz... Anlıyorum... Bazılarıda hiç unutmuyor bu mağara meselesini... Fikri sabit... Ya seyirci kalınan ortak iftira?... Adamın son nefesini verirken bıraktığı lânet?... "Hak tam yerini buluncaya kadar" eksik olmayacak lânet?... Bunu da unuttunuz mu?...

-?

-Susuz ruhu cayır cayır yanıyor, biliyormusunuz?... Birden fazla lânet var, haberiniz varmıydı?... Bu da yüzyıllar önce "plânlanmış bir buluşma"... Lânetlerin kavşak noktasında, önceden plânlanmış bir karşılaşma...

-?

-Giy şunu ayağına...  Anahtar sesi... Şu aralığa... çabuk...

-Eyvah!

-Bağırma... "Lise talebesi gibi hisset" dediysem, çığlıklarında öyle olsun demedim...

-Ben fısıltıyla bağırıyorum...

-Onlarda fısıltıyla götürürler genellikle...

-Anneciğim... "Akbabanın Üç Günü" gibi bir şey mi?

-Ben "Akbaba" değilim...

-Biliyorum.

-...daha gizli.... Gece bir şeyler mi sayıkladım?

-?

-Ne o, gidiyormusunuz, hayrola?...

-Göremiyorum ki... Hücre gibi yer...

-Elimi bırakma... Belki gençlerdir... Annesinden gizli sigara içen çocuklar, hatta lise talebeleri gelirler bazan...Böyle soğuk gecelerde...Lambayıda kırmışlar... Şuraya... Şu komodinmidir nedir, onun arkasına... Dikkat et karanlık.

-Ah, dizimi çarptım. Çok karanlık.

-Yere yat...Hafif hafif... Kırmadan bir tarafını.

-Yılan gibi sürünerek mi?

-Filmlerdeki, dizilerdeki gibi değil di'mi?... Televizyondan farklı... Bu gerçek çünkü... Seyretmiyorsun, yaşıyorsun...

-Çok sıcak, nefesim daraldı,

-Hışşş...  Bir saniye...

-Saçlarım tutuşacak sanki.

-Şansımıza, tam sıcak su borularının yanındayız... Ne kokusu saçlarındaki, çok hoş, meyveli sanki?... Gidiyor... Dur, acele etme... Siz bir kere burada kalıyorsunuz,  beş dakika içinde gelmezsem, çiftliğe gidersiniz, oldu mu? Tedbir olsun diye söylüyorum.

-Ben sizle geliyorum.

-Tuhaf gürültüler koparsa, durma...doğru çiftliğe. Yolu bulabilirsiniz değil mi?

-Hayır efendim!...

-Düşünmen güzel.... Fakat o filmlerde olur... Karate biliyormusunuz?

-Siz de bilmiyorsunuz.

-Aynı şey değil....

-Yukarıya çıkmak şart mı, sabaha kadar bekleyelim. Hiç yoktan...

-Niye?... Sabaha kadar  kahramanlık hikâyeleri anlatırsınız, bende dinlerim, öylemi?. Sonra ilerde hatırlarız, siz gülersiniz, ben de ayakkabılarımın ucuna bakarım, bunun içinmi?...  Biz orada yaşıyoruz... Orası bizim... Nerde kaldı sorumluluk?

-O beyzbol sopası...

-Hiç yoktan iyidir işte... Burda bekle, dediğim gibi davran... Aklından not tut, sonra bana anlatırsın. Gürültü duyarsan, yukarıya  gelme sakın, oldumu?

-Tamam...

-Ayakkabılarının ucuna değil, yüzüme bakarak.... Oldu mu?

-Oldu.

-Bir yere de buharlaşma.

-Buharlaşmam.

-Bir saniye...

-Ne var?... Niye durdunuz?... yine öyle ters ters...

-N'olur, n'olmaz...

.........

-Az daha boğuluyordum! Oh!

-Ben de...

.........         .........         .........         .........         .........         .........         .........

-Hele şükür!... N'oldu?...

-Kimse yok...gibi.

-?

-Televizyon açıktı... Mutfak ışığı kapatılmıştı. Odalara şöyle bir baktım, hiç birşey alınmamış, karıştırılmamış... Pencerelerde, kapılar zorlanmamış...Herşey normal gözüküyor... Belki ışığı siz kapattınız hatırlamıyorsunuz...

-İmkânsız!

-İmkânsız diye bir şey yok... Gecenin heyecanından unutmuş olabilirsiniz... Bak, "Cani"de burdaymış. Akşamdan beri ortalıkta yoktu.

-Sizin kedinizmi bu?... Bekçi gibi dikildi karşıma. Gözleri kor gibi.

-Eğitimli ve tembihli... Çok köpek götürdü... Şöyle orta boy....

-Niye söylemediniz?

-Unutmuşum herhalde.

-Adını değiştirelim.

-Kabul ederse olur. Ne diyeceksiniz, minnoş'mu?... Elini ver.

.........

-Fakat bir açıklaması olmalı.

-Seziyorum....Burda birisi vardı. Mutlaka birisi vardı. İnan bana.

-İnanıyorum inanmasınada... Siz n'apıyorsunuz kapının önünde?... O soğukta... Mutfağa gelsenize...

-Hiç.

-Nasıl hiç?  Nedir o minik beyaz silindirik şey?

-Ay, hiç bir şey yok... hayal görüyorsunuz.

-Nasıl yalan söylüyorsunuz gözümün içine baka baka? Bunun mektebi var di'mi?

-İyi tamam, tütün... İçinde tütün var.

-Tütün var.. İyi...Söndür hemen.

-Ama yemeklerden sonra, günde üç tane içebilirdim, anlaşmıştık.

-Yemekten sonra üç dakika içinde olmak şartıylaydı. Söndür...

-Hayır, ne münasebet!

-Pazarlık mazarlık yok... Kaldırma beni şimdi yerimden!

-Vakit bulamadım diyorum.

-İyi, siz bilirsiniz.

-Yere atıp üzerine bastı! Sordunuzmu, izin aldınızmı!

-Anlaşma manlaşma yok artık, bozuyorum, tanımıyorum... Paketi de ver!... Ver!...

-Hayır efendim!

-Öylemi?

-Aa, paketi de yırtıyor! Bireysel hak...

-O meseleyi halletmemişmiydik? Demek ki aklınıza adamakılı sokamamışım...  "Hak arama hakkı"ndan ahlâk çıkmaz!

-Bundan mı çıkıyor!

-Sesini yükseltme!...Ben iyi bir şey yapıyorum. Hakka, hukuka, iyi, doğru, güzel olandan varılır. Benim yaptığım gibi...

-Demokrasiyle uzaktan yakından alakanız yok.

-?

-Vahşet içinizde... Vur, kır, dök... Parçala, yırt!...

-Sizin o demokrasi dediğiniz kelimeyi, "f"ing ön-takısı fiiliyle bileşik halde kullanmayınca, Oval Ofis'te pek tanıyan çıkmaz.

-?

-Bayan Rıce, "Efendim Venezuela'da meclis filan kanun tasarısını 'demokratik olmadığı gerekçesi'yle bir türlü geçiremiyoruz" demiş olsa, alacağı cevap, "Başlatmasınlar şimdi 'f'ing demokrasisinden de, memokrasisinden de... falanca şirket şu kadar içerdeyken çocuk oyuncağı mı bu?"... olabilir. Eski Başkanlardan Johnson'ın sohbetleri mesela...

-?

-"Everything would be so easy if I was a dictator"... ABD yönetimi Başkanı Bush söylüyor bunu... Zaten diktatörlük var. O, tam bilmiyor... Her yerde böyle...

-?

-Biz hariç!...

-İşte gerçek yüzünüz!... Demokrasi düşmanı! Meclis kapatılsın di'mi?!...

-?

-Partiler lağvedilsin, insanları toplayıp üzüm salkımları gibi sallandırın! Oraya buraya saldırın!

-Böyle şeyler mi söyledim!

-"Kapının arkasındaki canavar!"... Pusuda bekliyor!...Terörist saldırılarda da ayrım yapıyorsunuz!

-Ben mi!... O ayrım, sizin marifetiniz!...Haberleri dedemmi hazırlıyor! Amerikan ordusunu saldırtmak için dedemmi program yapıyor?

-Kim?

-Var ya işte yeğeninizin, teyzesinin, kızının, kızkardeşinin neyiydi, bir şeyiydi işte ya?... Dünürümüydü?

-Dıdısının dıdısı!

-Ben gördüğümü söylüyorum. Haberleri okuyanlarda şaşırdı, bir gün "terörist" dediğine, öbür gün "savaşçı", bir başka gün "eylemci", öbür hafta millet adına çoğul ekiyle "Çeçenler", diğer hafta "militan"...Haberleri okuyanların akıl sağlıkları bozulacak... Bozulmayacak gibimi?

-?

-Şu ülkede ki için "terörist" anlamında kullanılan "temsilci", öbür ülkede ki için "Baş konsolos", "Büyükelçi" demek oluyor... Tıpkı,  şu ülkedeki "büro"nun "terörist yuvası", öbür ülkedeki içinse, "diğer çeşit temsilci"nin "ikametgâh"ı anlamında kullanılmasında olduğu gibi...ABD Başkan Yardımcısı Cheney Mart ayında Türkiye'ye geldiğinde, "Sohbetler"de, bir standart terörizm tarifinin nasıl olması gerektiğini tarif etmiştik... ...

-Yine "Sohbetler"de dediniz.

-Artık belli oldu. İşte o "tarifin nasıl olması gerektiğini tarif eden tarif"i okumuş olsanız, "ayrım, mayrım yapıyor" diye iftira atmazdınız. Sizlerde kalbin "k"si yok herhalde diye düşünmeden edemiyorum.

-İftira atan yok.

-Yok etmeye çalışan çok!... 29 Ekim diyemiyorsunuz... Bakıyorum, "Milli kurtuluş savaşı"nı buharlaştırttınız... Milli Kurtuluş Savaşı, komünist savaşı mı?... Sanki Türk Milleti enayi. Görmüyor. Demokrasi şeftali gibi yetişmez...Tabiatta yok... Hipnotizma...İnsan davranışıdır önemli olan. Ahlâk bozuksa, hepsini  bozar...Hatırladınızmı koşarken bir benzin istasyonun yanından geçtik.

-Yaşlı kadın çıktı yine...

-"Bize bakıyor"...

-Yedi mahalleden duyuldu...

-Hatırladınızmı?

-Fröslunda'da....

-İşte bir gece, adamın biri geç saatlerde, ordan geçerken bakıyor ki  istasyonu soyuyorlar... Dikkat et, kanuni bir zorunluluk olduğundan değil, fakat bir insan olarak öyle davranması gerektiğine inandığı için müdahale ediyor, kısa bir boğuşmadan sonra soyguncuyu yakalıyor. Boğuşma sırasında soyguncunun "dirseği sıyrılıyor"...Adam, Kral'ın yakın koruması olarak işe alınmak üzere... N'oldu bu güzel davranışın, sorumluluk duygusunun sahibi adama biliyormusun?... Soyguncunun "dirseğinin sıyrılmış olması", adamın "aşırı reaksiyon" göstermesine bağlandı. "Over-reaction" diye yazdılar. "Aşırı reaksiyon" gösterdiği tespit olunan adam, yakın koruma görevinden oldu. Dirseği sıyrılan soyguncu da, "aşırı reaksiyon" gösterdiği kanunen, hukuken tespit olunan adam hakkında dava açtı.

-Masraflarıdamı ödedi.

-Burda devlet karşılıyor. Yoksa ödeyecekti tabii. Tazminat taleb ettimi hatırlamıyorum, yıllar önce olmuş bir hadise. Nedir şimdi bu?

-"İktisat kurallarını putlaştıranlar, 'mükemmel' hukuk kurallarıyla, ideal ahlâka ulaşılacağını zannedenler, bu kuralları ve onlara uygun kanunları, koruyucu olarak  kalmaları gereken yerden, işte Ev'in hemen bahçe duvarı yanından alıp getirip, mutfağa, oturma odasına, yatak odasına, insan yüreğinin ortasına attılar.

     Aşk gibi, maddi menfaatin değil, manevi tatminin esas olduğu insanı insan yapan bağları, hukuki kurallarla yönlendirmeye, kontrol altına almaya kalkışırsanız, 'haklarının bilincinde, mükemmel birey'i ortaya çıkarmak adına, iktisadı, hukuku getirir insan yüreğinin ortasına atarsanız, o yürekler küçülür, kurur...  dostluk, arkadaşlık, aşk, bağlılık gibi yaradılıştan mevcut, evvela ahlâkın, sonra hukukun konusu olan insandan insana ilişkiler; duygular,davranışlar, insan yapısı iktisad, hukuk kurallarıyla karışır ve giderekte Yaratıcının ahlâkı demek olan esas ölçülerin yerini, iktisadın ölçüleri ve bu ölçülerin hukuku alır... Böylece insan, 'haklarının bilincinde olan birey'  haline geldikçe sanki ruhundan uzaklaşır... bireyleştikçe insani özünden kopar. Tuhaf durumlar ortaya çıkar. Hatırlarmısınız bilmem, televizyonlarda tartışılmıştı hatta..."

-Bilmişe bak! Ne güzel hatırlıyorsunuz.

-Şimdi hatırladım. Konuşurken... Kahve yapıyorum... Olur mu?

-Canım istemiyor.

-Sütlü olacak.

-Sütlümü?...

-Sütlü.

-O başka, yoksa içmezdim... Demin ki tavrınıza kızgınlığım geçmiş değil de, ondan...

-Tamam anladım hatalıydım.

-Bende pek hatasız sayılmam...

-Hayır, siz hiç hata yapmazsınız!

-Sahi, ayakkabının üzerindeki "Ağustos böceği" şeklindeki toka hakikimi, imitasyonmu? Aşağıda tam göremedim.

-O bir kere fiyonk!... Ne mırıldanıyorsunuz etrafımda?

-"Mississippi River"... J.J. Cale.

.........

-Üç fincan kahveden sonra sizi uyku tutmaz artık.

-Bisküvi de olsaydı keşke... Sütlüsüde oluyormu acaba.

-Kent, Gisella'nın etrafındaki engelleri aşılmaz görüyormuş o "çetin dönemden geçerken" öylemi?...Üç defa deniyor, bırakıyor.

-Doğru değil.

-Bu durumda hangi cümledeki fikir doğru peki... Napolyon'un iki sözünü soruyorum. "İmkânsız, sadece budalaların sözlüğünde bulunan bir kelimedir" cümlesindeki mi, yoksa, savaşın kazanılmasını varlığına bağladığı "imkân"ın adını üç defa tekrarladığı cümledeki mi?

-İkiside... Ne var ki dışarda?

-Bilmiyorum, bir tedirginlik var üzerimde. Bu evde biri vardı...Bir varlık..

-Her yere baktık. Yarın bir daha bakarız, gündüz gözüyle. Pencerenin önünden çekil, yanıma gel.

-İkiside doğruysa, Kent'in durumunu nasıl açıklarsınız?

-Aşk, "imkânsız" değildir. Aşk, o "imkânı" yaratamaz. Her ikisi de doğru görüyorsun. Birincisi teori, Kent inanıyor... İkincisi "fact"... Bu, onun durumu.

-Ulaşamadığına göre.

-O durumunu açıkça söyledi. Yani, aşkın yaratamadığı "imkân"a sahip olsaydı, naz, muhafız, gurur, bunlar engel değil. Engelleri aştığı anda, kadına olan sorumluluğunu yerine getiremeyecek olduktan sonra niye aşsın, bu kadına hakaret olmazmıydı?...Kadına öfke duymamış, durumun böylece anlaşılmamasına üzülmüş, bana böyle anlatmıştı. Nerde sahi o tokalar?

-Kasada!

-Bunlar mı? Karanlıkta ne güzel parlıyorlar.

-Sordunuzmu, izin aldınızmı?

-Sorsam vermezdiniz ki. "Evde kasa, masa istemem!"

-Kasa nerde peki?

-Göle attım! İçindekileri aldıktan sonra...

-Hırsız!... Aklımdan ne geçiyor biliyormusunuz!

-Biliyorum!

-Ne?

-"Ne adam!"