"Neş'e ve üzüntü hissi gibi, zafer ve yenilgi de bulaşıcıdır. O halde, muhtemel kırılmaları, hatta lokal yarılmaları, bir hastalık gibi sağına, soluna sirayet etmeden olduğu yerde durdurmak, tekrar düşmanın üzerine çevirmek gerekiyordu. 100 kilometrelik bir cephe boyunca, varlık-yokluk mücadelesi verecek Milli varlığı, savaş meydanına bu ruhu hakim kılacak bir savunma anlayışıyla çıkaracaktı.

...gerçek şudur ki, bir düşünce, bir strateji, esasta ne kadar doğru olursa olsun, onu yaşayacak, mücadelesini verecek insanlar inandırılmadıkça, kıymeti harbiyesi yoktur.
Dehşeti iliklerine kadar hissedilmekçe, geçicidir... şartların güçlüğüne bakmaksızın, bütün güçlüklere rağmen devam edecek bir bağlılığa dönüşemez, yaşatılamaz, davası savunulamaz"

Birlik ve Bütünleşme




"...inatlı ve devamlı muharebeler batı âleminin bizi yenemeyeceğini ve en inatçı mevzi muharebelerinde bile dayanmak kudretinde olduğumuzu göstermiştir"

31 Ağustos 1921


MİLLİ MÜCADELE TARİHİNDEN...

10 Temmuz 21'den 29 Ağustos 22'ye


Akibetleri Yenilgidir...

23 Ağustos - 31 ağustos 1921

Yunan işgal ordusu, 17 Ağustos haber bültenlerinde, basın bildirilerinde, Venizelos yanlısı "Ethnos" ve "Protevoussa" gibi hükümet organı gazetelerde, Anadolu'da, "ırk ve din ayrımı gözetmeksizin halka barış ve adalet getirecek" bir idare kurduğunu ve "Ortadoğu sorununa son vermeye çalışacağını" duyuran Yunan devletinin bu maksadına uygun olarak;

-Türk Ordusunu imha etmek,

-Ankara'yı zaptedip, iş başındaki Millicilere, şartlarını kendi tespit edeceği bir barış antlaşması imzalatarak boyun eğdirmek,

-Böylece güçler ilişkisini Istanbul lehine değiştirmek, yönetimdeki anti-sömürgeci, millici kadroların yerlerini Ankara'ya "muhalif", İngiliz yanlısı İtilafçıların almasına uygun bir siyasi zemin hazırlamış olmak,

-Belkide Merkezidoğu'da, Anadolu'da henüz filizlenenen anti-sömürgeci, Millici yapılanmayı kökleşmesine fırsat tanımadan yıkıp, yerine İngiliz-Yunan kuklası yapılanma kurmak, bu "rejim değişikliği"ni bizzat gerçekleştirmek için, 23 Ağustos sabahı, Türk savunma mevzilerine saldırı başlatır.

Saldırı, genel değildir. Türk Ordusunu güneyden kuşatmakla görevli 2 inci Yunan Kolordusuyla, cephenin Kuzeyinde, Sakarya kavisi içindeki takviyeli Yunan 7 inci Tümeni ilk saldırıya katılmazlar.

Bir tanesi Süvari grubu olmak üzere toplam altı grubtan oluşan Türk Ordusu, cephenin kuzeyinden güneyine doğru, Albay Kazım (Özalp) komutasında Mürettep Kolordu, Albay Halit (Karsıalan) komutasında 12 nci Grup, Albay Kemalettin Sami (Gökçe) komutasında 4 üncü Grup, Yusuf İzzet paşa komutasında 3 üncü Grup, Albay Selâhattin (Adil) komutasında 2. Grup, Albay Fahrettin (Altay) komutasında 5 inci Süvari Grubu ve Albay İzzettin (Çalışlar) komutasında 1 inci Grup (ihtiyat) şeklinde yerleşmişti. Gruplar Kolorduya karşılıktı. Temmuz Savaşlarında olduğu gibi 1 Türk Tümeni, mevcut olarak 1 Yunan Tümeninin yarısıydı.

Mustafa Kemal ve silâh arkadaşları; Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, Genel Kurmay Başkanı Fevzi Paşa ve diğerleri Alagöz köyündeydiyler. Türk Genel Karargâhı bu köye kurulmuştu.

Saldırın ilk günü beklenmedik bir gelişme olur, 1 inci Yunan Kolordusunun 1 inci Tümeni, 2. Grubun sorumluluğundaki Mangal Tepeyi yarım günlük bir çarpışma sonunda ele geçirir. Tepenin tahkimatı, mevzi içine geç alındığından yeterli değildir. 2. Grub ayrıca Türbe Tepeyide savunmakla görevlidir. İkinci gün, kabiliyetli bir komutan olduğunu bütün Sakarya Muharebeleri boyunca gösteren Albay Platis komutasındaki takviyeli Yunan 7 inci Tümeni, 23/24 Ağustos gecesi Beylikköprü güneyinden Sakarya'nın Doğusuna geçer. Tümen, öğleden sonra topçularıda dahil Doğu kıyısındadır. Ani baskınlarıyla Türk Ordusuna epey mesele çıkaran Albay Platis bu köprübaşında tutunacak, 31 Ağustosta Polatlı yakınlarına kadar sokulmayı başaracaktır.

25 Ağustosta da Türbe Tepe düşer. Aynı gün, Prens Andrew'un komutasında, Türk ordusunu kuşatmakla görevli 2 inci Yunan Kolordusuyla, Albay İzzet Çalışlar komutasındaki 1.Grub arasında, o gün için hesapta olmayan şiddetli bir çarpışma yaşanır. Kuşatma taarruzuna hazırlanan Yunan Kolordusuna bağlı iki tümenle, Mangal dağının doğusuna doğru hareketlenen 1.Grubun üç tümeni karşı karşıya gelir. Düşman ordusunun 26 Ağustos sabahı başlayacak genel nitelikteki ilk saldırısı öncesinde, Eskişehir'de, zengin bir Türkün evinde kalan Kral Konstantin, Yunan Komutanlar, "enkaz yığını" olarak gördükleri "Kemal'in ordusu"nu bir kaç gün içinde silip süpürüp, savaşı kazanacakları kanaatindedirler. Aralarında Ankara'ya ulaşan ilk Yunanlı olmak için rekabet halindedirler, öyleki ağzına çabuk davranan Harbiye Nazırı Theotakis, kendisinden görüşmek için randevu isteyen İngiliz Ataşemiliterine, 5 Eylül de Ankara'da randevu verir.

İki tepenin düştüğü, takviyeli 7 inci Yunan Tümeninin Sakaryanın doğusunda köprübaşı tuttuğu ilk üç günde, Türk Savunmasında düşmanın umduğu çözülme olmaz. Bunda, Birinci Dünya savaşı tecrübesine sahip, disiplinli, 100 kilometreyi bulan cephe boyunca durumun icabı olarak pratik kararları hızla alan, bazan aynı yetki derecesindeki grupları birbirinin emrine veren, yeni gruplar düzenleyen Türk Komuta heyetinin soğukkanlı tutumunun rolü büyüktür.

Türk komuta heyeti, Başkumandan Mustafa Kemal Paşa'nın, bütün Grup Komutanlıklarına;

"5 inci Tümenin Mangal dağı mevzilerini elinden çıkardığını koruyamadığını öğrendim. Bu olayı acemilik telakki etmekle beraber, sorumluları hakkında derhal soruşturma açılmasını emrettim. 5 inci Tümenin bütün komutan, subay ve erlerinden, verilecek ilk emirle yıldırım gibi düşman üzerine atılmak ve onu mahvetmek suretiyle şan ve şeref kazanmalarını talep ederim...

Hata eden her kim olursa olsun derhal kanuna çarpılmak için asla tereddüt edilmeyecektir. Bu emir, 5 inci Tümenin bütün subay ve erleri toplanarak okunacaktır. Okunduğu ve tebliğ edildiği Batı Cephesi Komutanlığı aracılığı ile bana bildirilecektir" emrini verdiği 24 Ağustos tarihli mesajında ve yine aynı gün, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa'nın 2. Grup Komutanlığına;

" Vazife namusunu yerine getirmeyen birliklerin cürümlerini bağışlamak haddimiz değildir. Mangal dağının terkedilmesini gerektiren olay nedir? Bundan sorumlu olan hangi komutan veya komutanlardır?..." diye sorduğu mesajda, ki tepeyi savunmakla görevli 5 inci Tümenin komutanını görevden alacaktır, ortaya koyduğu kesin kararlılığı, bütün savaş boyunca gösterecektir.

Düşman ordusunun kesin sonuç almak umuduyla, bütün cephe boyunca, üç kolordusu ve takviyeli 7 inci Tümeniyle 26 Ağustos sabahı başlattığı taarruz öncesinde, Batı cephesi Komutanı şu emri verir;

"Ordu, 26 Ağustos günü, başlangıçta bütün cephede düşman taarruzunu bekleyecek, mevzilerini kesin olarak savunacak ve muhafaza edecektir... 1 nci Grup, düşman taarruzunda ordu sol kanadını kesin olarak elinde bulunduracak ve gerekirse süvari Tümenlerini feda etmek suretiyle meydan muharebesine ağırlığını koyacaktır"...

Sabahın alacasından gecenin karanlığına, Sakarya Meydan Muharebelerinin en şiddetlilerinden biri olan bu boğaz boğaza kıyasıya çarpışma 16 ıncı saatini doldurduğunda, 1inci ve 2 inci Yunan Tümenlerinin iki yandan taarruzu altında artık tahammül gücünün sınırına dayanmış durumdaki 2 inci Gruba saat 22.45 itibarıyla Batı Cephesi Komutanının emri şudur;

"Tümenler, son erleri ölünceye kadar, mevzilerini kesin olarak savunacaklardır..."

Emrin icabı yerine getirilir, mevziler savunulur.

Bu, Sakarya'nın Türk Milleti için bir varlık-yokluk sınırı olduğunun bilincinde olan Milli Kararlılıktır. Başkomutanlıkça, Batı Cephesi Komutanlığınca, Sakarya Savaşı döneminde yayınlanan bütün emirlerde, mesajlarda, orduya bu bilincle seslenildiği görülür.

"...Bütün gruplar şimdiki mevzilerini son nefeslerine kadar müdafaa edeceklerdir... Düşmanın gece baskınları mutlaka süngü hücumu ile püskürtülecektir" (27 Ağustos)

Başkumandan Mustafa Kemal Paşa


"...Ordu bulunduğu mevzileri kesin olarak müdafaa edecektir" (27 Ağustos)

Batı Cephesi Kumandanı İsmet Paşa


"Ordu tuttuğu mevzileri kesin surette müdafaa ve muhafaza edecektir" (29 Ağustos)

Batı Cephesi Kumandanı İsmet Paşa


"31 Ağustosta ordu elinde bulundurduğu ve yeniden tutacağımız mevkileri kesin olarak müdafaa ve muhafaza edecektir" (31 Ağustos)

Batı Cephesi Kumandanı İsmet Paşa


Şimdi 80 yıl sonra, gizli-açık Sevrciliği, zamanında bir karşı taarruzla tamamen ezmek üzere, kendisini Türk Milletinin bir ferdi olarak gören herkesin, Meclisten medyaya, her yerde göstermek zorunda olduğu bu Milli Kararlılığın temelinde, "Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır" anlayışı vardır

Nutuk'tan;

"...Düşman ordusu, 23 Ağustos 1921 günü vargücüyle cephemize doğru ilerlemeye ve saldırıya başladı. Birçok kanlı ve bunalımlı dönemler ve dalgalanmalar oldu. Düşman ordusunun üstün grupları, savunma hattımızın birçok parçalarını kırdılar. Böylece ilerleyen düşman gruplarının karşısına kuvvetlerimizi yerleştirdik.

Meydan savaşı 100 kilometrelik bir cephe üzerinde oluyordu. Sol kanadımız Ankara'nın elli kilometre güneyine değin çekilmişti. Ordumuzun yönü batıya iken güneye döndü, arkası Ankara'ya iken kuzeye verildi. Yön değiştirilmiş oldu. Bunda hiç sakınca görmedik. Savunma hatlarımız yer yer kırılıyordu. Ama, kırılan yerin hemen arkasında çarçabuk yeni bir savunma hattı kuruluyordu. Savunma hattına çok umut bağlamak ve onun kırılmasıyla ordunun büyüklüğü oranında çok gerilere çekilmek düşüncesini çürütmek için vatan savunmasını başka bir şekilde ifade etmeyi ve bu ifademde kesin olarak ısrar etmeyi faydalı ve etkili buldum.

Dedim ki;

Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır! Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla sulanmadıkça düşmana bırakılamaz. Onun için, küçük büyük her birlik, bulunduğu mevziden atılabilir; fakat küçük büyük her birlik, ilk durabildiği noktada tekrar düşmana karşı cephe kurup savaşa muharebeye devam eder. Yanındaki birliğin çekilmeye mecbur olduğunu gören birlikler ona tabi olamaz. Bulunduğu mevzide sonuna kadar dayanmak ve mukavemet etmeye mecburdur.

İşte ordumuzun her ferdi, bu kurala göre her adımda en büyük fedakârlığı gösterip, düşmanın üstün kuvvetlerini yıpratarak ve yok ederek sonunda onu, saldırıyı sürdürme gücünden ve yeteneğinden mahrum bir duruma getirdi"...

Başkomutanın, vatan savunmasını, "...savunma hattına çok umut bağlanmayacak ve onun kırılmasıyla ordunun büyüklüğü oranında çok gerilere çekilmek düşüncesini çürütecek" şekilde ifade etme ihtiyacı, "megalo-idea"dan aldığı güçle, "...dört denizle yıkanan ve kendi penceresinden Karadenizi'de seyreden bir memleket olma" hayaliyle saldıracağı besbelli, davasına inanmış, aynı zamanda iyi teçhiz edilmiş düşman ordusunun kuracağı taarruz baskısı altında, Türk savunma hatlarının bazı noktalarda gerileyeceği, kırılacağı, hatta "Temmuz Günleri"nde olduğu gibi cephenin yarılıp, çökebileceği ihtimalinden kaynaklanıyordu... Artık Ankara'yı terketmeden "Temmuz Günleri"nde olduğu gibi gerekli derinlikte stratejik bir çekilme hareketi mümkün değildi. Ayrıca Meclis'te, bunu Millici hareketi tasfiye için kullanacak anti-millici klikler türemişti. Askeri cephedeki çözülmenin, Millicilerin aleyhine bir siyasi çözülmeye yol açma ihtimali görmezden gelinemezdi.

Neş'e ve üzüntü hissi gibi, zafer ve yenilgi de bulaşıcıdır. O halde, muhtemel kırılmaları, hatta lokal yarılmaları, bir hastalık gibi sağına, soluna sirayet etmeden olduğu yerde durdurmak, tekrar düşmanın üzerine çevirmek gerekiyordu. 100 kilometrelik bir cephe boyunca, varlık-yokluk mücadelesi verecek Milli varlığı, savaş meydanına bu ruhu hakim kılacak bir savunma anlayışıyla çıkaracaktı.

"Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Her karış toprağı kanla sulanmadıkça düşmana terkolunamaz!" formülasyonunun Sakarya şartlarındaki anlamı budur; Askeri-siyasi genel çöküşe yol açması muhtemel kırılmaları, bedeline bakmaksızın, ilk fırsatta önlemek.

Fakat, gerçek şudur ki, bir düşünce, bir strateji, esasta ne kadar doğru olursa olsun, onu yaşayacak, mücadelesini verecek insanlar inandırılmadıkça, kıymeti harbiyesi yoktur. Dehşeti iliklerine kadar hissedilmekçe, geçicidir... şartların güçlüğüne bakmaksızın, bütün güçlüklere rağmen devam edecek bir bağlılığa dönüşemez, yaşatılamaz, davası savunulamaz...

"Onun için, küçük büyük her birlik, bulunduğu mevziden atılabilir; fakat küçük büyük her birlik, ilk durabildiği noktada tekrar düşmana karşı cephe kurup savaşa muharebeye devam eder. Yanındaki birliğin çekilmeye mecbur olduğunu gören birlikler ona tabi olamaz. Bulunduğu mevzide sonuna kadar dayanmak ve mukavemet etmeye mecburdur"

Sakarya Savaşı için , "...savunma hattına çok umut bağlamayan ve onun kırılmasıyla ordunun büyüklüğü oranında çok gerilere çekilmek düşüncesine" yer olmayan bir savunma anlayışını esas alan Başkomutanın, bu anlayışı askerlerine benimsetmede ısrarla kullandığı faydalı ve etkili bulduğu söz konusu ifadelerde, kırılma anındaki psikolojinin bir hastalık gibi sağa sola sirayet etmesini önleme gayreti açıktır;

"Arkadaşın düşebilir. Mevzinden atılabilir. Sen bulunduğun bir karışlık toprağı sonuna kadar savunmakla sorumlusun. Ayaklarının altındaki toprak parçası, senin kalendir. Düşman, bu vatanın evlâtları kadar çok bütün kalelerini tek tek ele geçirmedikçe, kazanamamış demektir...

Asker!...Şayet mevzinden atılırsan, en yakın kaya parçasının, bir karışlık toprağın, onu sonuna kadar savunman için hazır olduğunu, seni beklediğini bil... Unutma, milyonlarca kalesi olan bir Milletin ufkunda tek bir kelime yazılıdır. Zafer!"...

"Ankara doğrultusunda Eskişehir'i terkeden son trenlerden birinde"... "...kırık pencereden, dışarda, ay ışığının aydınlattığı çıplak tepelerin üstünde, başları önde sessizce ilerleyen gölgemsi karaltıların... İnce, uzun yürüyüş kolları (halinde) çekilen ordunun göründüğü" geceyarısı, "..küçük bulanık alevi, kırık camdan ıslık çalan rüzgârla her an sönecekmiş gibi görünen isli gaz lâmbasının" loş ışığında, "...dizlerinin üstüne yaydığı bir haritanın üzerine eğilmiş halde...uzun uzadıya bir düşünüşün sonucunu bildirircesine söylediği... Ne önemi var demiryolunun, Eskişehir'in ya da bilmem nerenin?... Hiç! Herşeyden önce ordu gelir ve ordu henüz ayaktadır! Dört haftada düşmanı yenilgiye uğratacağım" sözleri de, aslında vardığı "hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır" kararıdır...


Subayların er gibi döğüştüğü, alayların bir kaç saatte eridiği bir savaştı...

Mesela,

27 Ağustos...

15 inci Tümen 38 inci Alay 1 inci Taburu, üç günlük çarpışmada Tabur komutanıda da dahil 14 subayını şehit verir. 6 subayı kalan tabur, adeta bölüğe inmiştir.

28 Ağustos

4 üncü Tümen Komutanı Yarbay (Mehmet Erçetin)in, 1 inci Grub Komutanlığına verdiği rapordaki ifadelerle, "...Hücum Taburunda yalnız iki subay kalmıştır. 42 inci Alay Komutanlığı, bir yedek teğmenin elindedir".

1 Binbaşı, 3 Yüzbaşı, 3 Üsteğmen ve 6 Teğmen olmak üzere 13 subayı bulunan 5. Kafkas Tümeni 13 ncü Piyade Alayı 1. Taburunda, bir haftalık çarpışmalardan sonra, 1 Üsteğmen ve 3 Teğmen kalır.


Güneyden kuşatılma tehlikesine ilâveten, 90 kilometreye uzayan cephenin Haymana istikametinde yarılma tehlikesi atlattığı, cephe merkezini savunmada belirleyici öneme sahip Çal Dağının boğaz boğaza savaşan iki taraf arasında adeta bölündüğü, tutulan tepelerin karşılıklı taarruzlarla iki taraf arasında birkaç saatte bir el değiştirdiği günlerde, 10 uncu Yunan Tümeninin Çal tepesinin büyük bölümünü ele geçirdiği 30 Ağustos geceyarısından sonra, düşman üzerine sabahın ilk ışıklarına kadar üst üste,inatla gerçekleştirdiği süngü hücumlarıyla mevzilerini her kaybedişinde tekrar geri alan, terketmeyen 190 ncı Alay, 6 saat içinde hemen bütün subaylarını kaybetmiş, mevcudu 150 ere inmişti.

Aynı çarpışmaya katılan Yarbay Mümtaz komutasındaki 57 inci Tümende, 1 Eylüle gelindiğinde, alay komutanı kalmamış, hepsi şehit düşmüştür. Aynı tümenin bütün tabur komutanlarıda şehit veya yaralı olarak savaş dışıdır. Aynı tarih itibarıyla toplam subay kaybı 85 tir.

26 Ağustos genel saldırısında Türk savunmasını yaramayan, orduyu kuşatamayan Yunan işgal ordusunun tekrar bütün cephelerde saldırı başlattığı 29 Ağustosla, saldırısına bir gün ara verdiği, böylece insiyatifi kaptırdığı 2 Eylül arasında, Çal tepesinin tekrar düşman eline geçtiği o günde dahil, çok tehlikeli anlar yaşamasına rağmen, Türk Ordusu, Sakarya kapanına kıstırdığı üstün donanımlı düşmanın gücünü, her birini kale gibi savunduğu mevzilerde tüketerek bozguna uğratmasını bilmiştir.

Düşman ordusunun ilk defa bütünüyle ele geçirdiği Çal tepesi üzerinden çok tehlikeli gelişebilecek yarma harekâtını devam ettirmek yerine, Türk yüksek komuta heyetini hayretler içinde bırakan bir tuhaf kararla bir gün ara vermesinin nedeni takatlerinin kalmamasıydı. Saldırıya devam edecek dermanları kalmamıştı; Polatlı yakınlarına kadar sokulmuş, 30 kilometre ilerlemiş, fakat o kadar... Nefesleri yetmemiş, tükenmiştiler.

Türk Komuta Heyeti, bu tükenmişliği, o devrin açık-gizli Sevrciliğinin nefesini tutmuş, vatan topraklarından giderken ardında bir de ur gibi işbirlikçi geleneği bırakan düşmanın zaferini beklediği günlerde, daha 31 Ağustosta sezmiş ve de dile getirmişti;

"...inatlı ve devamlı muharebeler batı âleminin bizi yenemeyeceğini ve en inatçı mevzi muharebelerinde bile dayanmak kudretinde olduğumuzu göstermiştir. Bu bizim için en büyük bir kuvvet ve dayanıklılık işareti sayılmalıdır"

Başkumandan Mustafa Kemal Paşa