Soruları bilince çıkaran cevaplardır...

...

Allah'ın güzel isimlerinden biri de Mürid'dir. Nihayet bu müridin bir Murâd'ı olacaktır. Onun bir adı da Talib olunca bir Matlub'u olmak gerekir. Biri sordu:

"Bu herkes içinmidir? Nihayet ben de önce talip idim"

Dedim ki:

"Herkes talip değildir, o talepten âlem halkı üzerine bir ışık düşse hiç kimse takat getiremez hepsi yanar, mahvolur gider"

Bu taliplerden biri Musa Peygamberdir. Dağda Tanrıdan bir iz aradı; kendinden geçti, geri döndü. Şu halde rastgele herkes nasıl matlub yani aranan kişi olabilir? Manası pek lâtif olan şu beyitdeki nükteye asla itirazın yeri yoktur.

Bizi şehrimizden kovarlarsa ne çıkar?

Şehir dışındaki kırlar bizimdir.

Allah başarı verirse, ben de öyle bir yere gideceğim ki, hiç ses seda gelmesin oraya. Çeşitli yönlerden esen rüzgârlar birbirini kovalasın. Ben bir şey okuyayım, onların kulaklarına üfleyeyim; sen de oraya kulaklarını tutasın"...

...

Tospatlar (Rositsa)

Halkının çoğunluğu Türktür. 300 nüfusu vardır. Anadolu'dan gelen Türklerin yerleştiği diğer bölgelerden, muhtelif tarihlerde, peyderpey buraya gelip, yerleşmeleri ile teşekkül ve meydana geldiği rivayet olunur. Sakarbalkan eteklerinden kaynaklanan dereciklerin birleşmesi ile hasıl olan bol sulu dere vadilerinde verimli arazisi vardır. Halk tarım ve hayvancılıkla geçinir. İlçeye 10 km mesafededir ve şose ile bağlıdır. Aşağı ve yukarı tospatlar olmak üzere iki mahalledir. Aşağı mahallesindeki Türklerin göçmesi ile tamamen Bulgarlar kalmıştır.

Burada Tospat Baba adı ile anılan bir türbe (yatır) vardır. Rivayete göre Osmanlıların Balkanlara akınları sırasında, Varna Savaşına gidiş veya dönüşte, ordunun o bölgede yaşayan halkla karşılaşmasında müsademede barut ve sair silah malzemesi azalmış, hezimete doğru gidildiğini gören salih bir er arkadaşlarına silahlara barut yerine toz koymalarını ve böylelikle silahlarını hazırlayıp ateş etmelerini önermiş, askerlerde buna uyarak silahlarını tozla doldurup ateşlemeye koyulmuş, silahlar kullanılarak düşmana galip gelinmiş. Savaş sırasında bu salih erin şehit düştüğü mahalle defin edildiği, erenlerden olduğu düşünülerek sonradan mezar (türbeye) çevrilmiştir. Tospatlar adının buradan geldiği söylenmektedir.

Medrese ve rüştiye tahsilli kimseler yetiştirmiştir. Ayrıca Avrupa, Amerika ve Türkiye'de ve diğer devletlerde güreşlere iştirak etmiş, galibiyetler kazanmış meşhur Hasan Pehlivan buralıdır. 1930-35 yıllarına kadar gürşlerini sürdüren merhum Hasan Pehlivan'ın yetiştirdiği orta boyda pehlivanlar vardır. Halen oğlu Abdi Pehlivan Bulgaristan'da sağdır.

Hasan Yeşilova

Ankara-1997

...

Radyo Dolunay Yazılar...

-E, doğru, "tıngırtı" müziği... Efendim?... Hayır, müspet manada kullandım. Cazın böyle algılanması normal, ritmi organik değil... Teorik bir şey yani.

-Nasıl yani, anlamadım.

-İnsanın nefes alıp verişiyle, kalp atışlarıyla tutmuyor. Dansedebilirmisiniz?...

-Edilmez değil mi?

-Cazla dans eden adam gördünüz mü hiç?

-Hayır.

-Fakat ben gördüm. Fi tarihinde bir arkadaşın arkadaşı çayda cazla "çayda çıra" oynadı.

-Suyun içinde hem de. Elinde mumlarla mı?

-?... Haa... Değil...Girdiğimiz dere çayı değil, içtiğimiz çay çayı da değil, bildiğimiz okul çayı. Baştan sona, şaşırmadan becerdi de. Arkasından düz horon'a geçince olanlar oldu. Ahenk bozuldu, düğümlendi. Yani, kulağı alışkın olmayan adamı dinlerken sarmıyor, o da  "tıngırtı" müziği diyor. Dinlemesi, öğrenilen bir müzik. Siz caz mı yapıyorsunuz?

-Klâsik batı müziğine de  "kapı gıcırtısı" diyenler var.

-Evet, "Kapa şunu kafamı şişirme!" diye bağırırsın adama meselâ...O da inadına açar. Çünkü bilmiyor... Bir de "Bumerang atmasını bilmeyenler dükkân açmasın" sloganı var...

-?

-Bunun bir de şeyi var... Adı gelmedi aklıma. Nasıldı bayram sahi şehirde?

-Aynı.

-Aynı değil mi... Peki, Zuhuratbaba'daki lunapark duruyor mu hâlâ? K.999'sanız. Alo?

-Ateş gibi nehr akıyordu

Ruhumla o ruhun arasından,

-Bahsetti derinden ona halim

Aşkın bu onulmaz yarasından.

-Selâm, iyi seneler, Arap kökenli Türk vatandaşıyım. Kendimi Türk milletine mensup olarak görüyorum. Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları dahilinde doğup büyüdüm. Seviyormunuz Haşim'i?

-Severim. Sârâ Hanımmıydı annesi?

-Evet. Babası Alûsizâdelerden Arif Hikmet Bey.

-Bir saniye. Alo, hemen mevzuya.

-MGK bildirisi, toplantı öncesi yaptığı hazırlıklar arasında, geceleri Amerika'yla kurulan canlı bağlantılarda, "medya temsilcileri"nin ağzından, Türk ulusuna, "Talepleri kabul edilmezse, Türkiye'ye ağır bir bedel ödetmekte kararlı olduğu" tehdidini yöneltmekte bulunan ABD için açık bir yenilgi oldu.

"Sorunun BM kararları ve uluslararası hukukun meşruiyeti temelinde barışçıl yollarla çözümü için gerekli çabaların sürdürülmesinin öneminin vurgulandığı" bu bildirinin, aynı vurgulamanın şu ya da bu şekilde yer aldığı evvelki bildirilere göre ABD ve yandaşları açısından uğranılmış açık bir yenilgi anlamı taşıması, "barışçı yollarla çözüm" vurgulamasının, "ABD'nin Irak'a yönelik olası askeri harekatı konusunda, Türkiye'den beklentilerinin ve son gelişmelerin, Türkiye'nin uzun vadeli çıkarları çerçevesinde değerlendirildiği" özellikle belirtildikten sonra yapılmış olmasından ötürüdür;

 "ABD'nin Türkiye'den beklentileri ve son gelişmeler, Türkiye'nin uzun vadeli çıkarları çerçevesinde değerlendirilmiş ve BM kararları ve uluslararası hukukun meşruiyeti temelinde barışçıl yollarla çözüm sonucuna varılmıştır. Değerlendirmenin konusu olan ABD'nin "Türkiye'den beklentileri", değerlendirmeye çerçeve alınan Türkiye'nin uzun vadeli çıkarlarıyla örtüşseydi, varılan sonuç, asıl sorununun BM üyesi hükümran Irak Cumhuriyeti Devletini yıkmak olduğunu saklamayan ABD'ye "BM kararları ve uluslararası meşruiyet temelinde barışçıl yollarla çözümü için gerekli çabaların sürdürülmesinin öneminin vurgulanması" olmazdı.

"Amerika'nın Savaşı"yla, "Türkiye'nin Savaşı"...örtüşmüyor.

Bildirideki vurgulama, Kuzey Irak'taki ABD destekli yapılanmaya, gerekirse Bağdat'ın da karşı çıkmayacağı bir müdahaleyi bağlamaz. "BM kararları ve uluslararası meşruiyet temelinde barışçıl yollarla çözümü için gerekli çabaların sürdürülmesinin öneminin vurgulandığı" sorunun, Türkiye'de dahil bütün Merkezdoğu'yu birbirleriyle ihtilâflı "etnik federal beylikler"e parçalayacak "Irak Savaşı"ı olduğuna dikkat etmeli, medyanın kışkırttığı "savaş"la, Kuzey Irak'taki "fiili durum"u sona erdirecek, Irak Devleti'nin otoritesini tesis edecek, "Kuzey Irak harekâtı"yla karıştırmamalı. ABD projesiyle parçalanmayı reddetmenin bedeli olarak Türkiye'den, Kuzey Irak'taki ABD destekli "fiili durum"u resmen tanımasının isteneceği, istendiği açıktır.

"Türkiye'de dahil bütün Merkezdoğu'yu birbirleriyle ihtilâflı "etnik federal beylikler"e parçalayacak "Irak Savaşı" kışkırtıcılığının Kuzey Irak unutkanlığı, Türkiye'nin gerektiği taktirde Irak Devletinin, dolayısıyla Türkiye'nin bütünlüğünü korumak için "sadece Kuzey Irak'a müdahalede bulunma" iradesini kırmak içindir.

12 yıl evvel, bir gece içinde Irak Devleti'yle bütün ilişkileri koparan aynı zihniyetin gerekçesi, " Türkiye katılsa da katılmasa da ABD saldırmakta kararlı, dışarıda kalamayız, birlikte olmamız lâzım, olmazsak;

-Kürt Devleti kurulur.

-Masaya oturamayız.

-Petrol bölgesi Kürt Devleti'nin olur"... idi.

Şimdi ise şöyle diyorlar, "ABD, mutlaka  saldıracak, ABD'ye boyun eğmezsek;

-Orda zaten zaten adım adım kurulmuş bir yapı var, ABD hemen tanır... tanısın, bu bir "realite".

-Masaya oturamayız.

-Petrol bölgesi de Kürt Devleti'nin olur"... Ve üstelik "Hem bu yapılanma "lâik", demek ki "müttefik", tanımayalım da, "İslâmi Kürt Devleti"ylemi komşu olalım?"...

91'in bedeli, 12 yılda, "zaten adım adım kurulmuş bir yapı" oldu, bugün birlikte olmanın karşılığı da, bir zaman sonra "zaten adım adım parçalanmış" bir vatan olur.

Şöyle söyleyelim, Birinci Dünya Savaşı sonunda, Mondros mütarekesi yapıldığında Musul'da bulunmamızı, bölgeyi "şekillendirme" iddiasındaki İngiliz saldırganlığıyla gırtlak gırtlağa boğuşmamıza borçluyuz. Musul bize İngilizler tarafından sunulmadı, omuz omuza gelmedik. Musul-Kerkük meselesinde, Atatürk Türkiyesinin batıdan yönelen saldırgana karşı yerli halkla omuz omuza politikası esastır ve Türkmenlerle olan münasebetimiz de bu esasla bağlıdır: Üzerine yaşadığın topraklarda, vatandaşı olduğun devlet eğer yurtsever bir devlet ise...omuz omuza olacaksın, hakkını böyle alacaksın, aksi davranışın adı, tarihin her döneminde hainliktir, ölçüsü bugünde değişmiş değil.

MGK bildirisiyle oluşan şaşkınlık ABD'yle birlikte olan medyayada yansıdı.

Meselâ, MGK bildirisinin tam metninin yayınlanması gecikti, alıntılarla yetinildi. Borusunu öttürdükleri ABD ordusunun "iktidar görüntüleri"ni saliselikte olsa mutlaka gösteren bültenlerden müptelâsı olunan görüntüler kısa bir süre için kayboldu. Suratlar asıldı,  stüdyoların tadı tuzu kalmadı, dil sürçmeleri baş gösterdi. Kulakları kirişte, bir şeyler söylemesini bekledikleri ABD'nin bir açıklamada  bulunmadığı "sessizliğe büründüğü" saatlerde, her meselede daima birlikte oldukları ABD'nin politikalarına aykırı bir lâf da etmek istemediklerinden bocaladılar...

Bundan dört-beş yıl evvel, Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'e sempati beslediğinden şüphelendiği Mümtaz Hoca'ya bu şüphesini stüdyoda soru olarak yönelten Waşington temsilcisinin, "ABD'nin üç gün içinde cevap istediğini, Ocağın sonuna kadar beklemeye tahammülü olmadığını" bildirmesi ve ABD yönetiminin bildiriye cevap olarak, Merkezdoğu'ya yeni gemiler gönderdiğini duyurmasıyla birlikte, "Türkiye'nin uzun vadeli çıkarları"ndan bahsedilmesi hariç, "muğlak" olduğu, "karar almanın 26 Ocak'a ertelendiği... kararı Meclis'in alacağı" yorumları netleşmeye başladı; "ABD saldırmakta kararlı ve Türkiye'de ABD'nin müttefiki olduğuna göre, 'Türkiye'nin uzun vadeli çıkarları'ndan kasıt, 'bölge ülkeleriyle iyi komşuluk ilişkileri temelinde işbirliği' olamazdı. Demek ki, 'Sorunun BM kararları ve uluslararası hukukun meşruiyeti temelinde barışçıl yollarla çözümü için gerekli çabaların sürdürülmesinin öneminin vurgulandığı' bu bildiriyle, aslında 'hayır' denmemiş fakat itirafı hükümete, Meclis'e bırakılmış oluyor"du...

Zamanın gece yarısında, canlı bağlantıda, "Hükümetin cesaretine bırakıldığını" söyleyen "Jane's Defense Weekly" dergisinin Türkiye temsilcisinin MGK bildirisiyle ilgili düşüncelerini alırken, Ntv spikeri hanımın dilinin sürçtüğü üzere sorun, "Türkiye'nin bu işe (savaşa demek istiyor) nasıl çekileceğiydi"... Çünkü AKP'ye oy verenlerin büyük çoğunluğu, bir çeşit "sivil toplum kuruluşu" olan Jane's Defense Weekly Dergisinin temsilcisinin kastettiği kararın alınmasını "cesaret" olarak nitelemeyeceklerini belli etmişlerdi. ABD ise, yeni nesil lisanıyla, bastırıyordu. Dolayısıyla bu insanların, dergi temsilcisinin tabiriyle "hükümetin cesaretine bırakılan" kararı alsınlar diye oy verdiklerine ikna edilmeleri, Türkiye'nin hemen bitişiğinde, mutlak liberalistlerin gökdelenlerin tepelerinden taa aşağıları seyrederken, işte oralardan, sefalet içinde kaynaşan, "çağı ıskalamış kara kalabalıkların kaynaştığı gecekondulardan" fışkırdıklarını teşhis ettikleri "üçüncü dünya despotları"ndan birisinin yaşadığına, neyi ne zaman yapacağı hiç belli olmayan veya her an her şeyi yapabilecek, kitle imha silâhlarını, kimyasal silahlarını, oraya buraya atacak yaradılışta  soykırımcı bir "canavar"la komşu olduklarına, sıcacık odalarında güven içinde olmadıklarına" inandırılmaları gerekiyordu.

Türk medyasının aksine, bombardımanların ve  ambargonun yol açtığı "insanlık trajedisi
"nin görüntülerini gösteren fakat "trajedi"nin sebebini illede  "Saddam's fault" olarak açıklayan BBC tarzı bir tarafsızlık anlayışıyla hazırlanmış belgesellerin gösterimiyle inandırıcılığı artan "telkin kampanyası"na, ki 91 saldırısında uygulananda buydu, o gece hız verildi. Müptelâsı olunan ABD ordusunun "iktidar görüntüleri"nin  bültenlere hemen döndüğünü söylemeye bile gerek yok.

Televizyonun 28 Aralık sabahında, üstelik içinde Mustafa Kemal'in Ankara'ya ilk defa geldiği günün yıldönümünün de bulunduğu bir gün öncesinin "haber özetleri" ise, ABD'yle birlikte olma iptilâsının, "yabancılara hoş görünerek, yumuşak ve nazik davranarak, büyük ülkülerin gerçekleştirilebileceğine inanma aymazlığının" üzerinde durmaya değer, küçük çapta şaheserlerinden birisidir.

...

-O,
sizmisiniz?

-Evet... Bir şey söylemeyecekmisiniz?

-Ne diyeyim, "şehirde bizimdir"...